Pablo Neruda(1904-1973)

 

 

Federıco Garcia

Lorca’ya Yanık Şiir

 

Issız bir evde, 

Korkudan ağlayabilseydim; 

Gözlerimi çıkarabilsem de, 

Yiyebilseydim; 

Senin sesin için yapardım 

Bunları, 

Yaşlı portakal ağacı sesin; 

Senin şiirin için yapardım 

Bunları, 

Çığlık çığlığa fışkıran şiirin. 

Baksana, 

Maviye boyuyorlar hastaneleri, 

Senin için; 

Kıyıdaki kenar mahalleleri 

Ve okullar, 

Senin için büyüyorlar; 

Tüy salıyorlar, 

Yaralı melekler; 

Pullar örtünüyor, 

Düğün balıkları; 

Deniz kestaneleri, 

Göğe uçuyorlar; 

Siyah tülleriyle terzi dükkanları: 

Kanla doluyorlar, kaşıklarla, 

Senin için; 

Ve 

Yutuyorlar, 

Yırtılmış kurdeleleri; 

Öz canlarına kıyıyorlar, 

Öpüşe öpüşe; 

Ve ak sadeler giyiniyorlar. 

Bir şeftali ağacı 

Giyinip de, 

Kuş gibi seğirtirken sen; 

Kasırga gibi fırıl fırıl, 

Bir pirinç gülüşüyle gülerken; 

Türküler çağırdığında; 

Allak bullak ederken, 

Atardamarlarını, 

Dişlerini, gırtlağını, 

Parmaklarını; 

Vay ne şirindin, 

Kahrolurdum ben 

Kahrolurdum ben 

Kızıl göller için: 

Güz ortasında bir şahbaz at 

Ve kana belenmiş bir tanrıyla, 

Beraber yaşadığın. 

Kahrolurdum ben, 

Mezarlıklar için: 

Gece, sesi kısılmış 

Çanlar arasından, 

Suyla, mezarlarla küllenmiş 

Nehirler gibi geçen; 

Nehirler: 

Hasta asker koğuşları sanki, 

Tıklım tıklım dolu; 

Ve matem yağlı ölüme, 

Çürük taçlı mermer şifreli ölüme, 

Nehir nehir gelen ölüme doğru; 

Birdenbire taşıveren nehirler. 

Gece, ayakta, ağlaya ağlaya, 

Boğulmuş çarmıhların geçişini 

Seyrederken sen; 

Kahrolurdum seni görmek için: 

Bak, 

Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun 

Perperişan; 

Garip kalmış köşelerde başın, 

Durmaz ha, durmaz gözlerin 

Ağlar yaşın yaşın. 

Gece ve çıldırasıya yalnız, 

Külleri ısıra ısıra; 

Dumanı, gölgeyi, unutmayı: 

Siyah bir huniyle yığabilseydim, 

Trenlerin, gemilerin üstüne; 

Filizlendiğin ağaç için, 

Yapardım bunları, 

Topladığın, 

Yaldızlı su yuvaları için; 

Sarmaşık için, 

Yapardım bunları; 

Gecenin sırrını sana ileterek, 

Kemiklerini saran 

Sarmaşık için. 

Islak soğan kokusu gelen 

Şehirlerden, 

Seni bekliyorlar; 

Boğuk bir sesle, 

Şarkı söyleyerek 

Geçesin diye. 

Yeşil kırlangıçlar, 

Saçlarının arasına yapıyorlar, 

Yuvalarını; 

Dilsiz sperma sandalları, 

Peşin sıra geliyorlar; 

Sümüklü böcekler, haftalar, 

Yelkenleri düşürülmüş serenler, 

Kirazlar da, 

Dönüveriyorlar ossaat: 

Gözükünce solgun başın, 

On beş gözlü başın, 

Al kan içindeki ağzın. 

Şehrin otellerini, 

İsle doldurabilseydim; 

Hıçkıra hıçkıra, 

Yok edebilseydim 

Çalar saatları; 

Ezik dudaklarıyla yaz ayı, 

Evine nasıl gelecek, 

Göreyim diye 

Yapardım bunları; 

Yığın yığın insanların, 

Melil mahzun tantanalarıyla 

Ülkelerin, 

İşlemez sabanların, 

Gelincik çiçeklerinin; 

Mezar kazıcıların, süvarilerin, 

Kanlı haritaların, gezegenlerin, 

Evine nasıl geldiklerini 

Göreyim diye; 

Yapardım bunları. 

Küllerle örtülü dalgıçların, 

Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş 

Meryem Ana tasvirlerini 

Sürüte sürüte gelen maskelerin; 

Damarların, köklerin, hastanelerin, 

Karıncaların, su gözelerinin, 

Evine nasıl geldiklerini 

Göreyim diye; 

Yapardım bunları. 

İçine kapanmış atlının 

Örümcekler arasında öldüğü 

Bir yatakla, 

Gecenin; 

Kinden, dikenlerden bir gülün, 

Sarıya çalan bir geminin, 

Rüzgarlı bir günle, bir bebeğin; 

Evine nasıl geldiklerini 

Göreyim diye: 

Yapardım bunları. 

Ben, Oliverio, Norah, 

Vicente Aleixandre, Delia, 

Maruca, Malva, Marina, 

Maria Luisa, Larco, La Rubia, 

Rafael Ugarte, Cotapos, 

Rafael Alberti, Carlos, 

Manolo Altolaguirre, Bebé, 

Molinari, Rosales, Concha Méndez, 

Ve daha da unuttuklarım; 

Evine nasıl gelecektik, 

Göreyim diye 

Yapardım bunları. 

Gel de taçlar takayım, 

Gel, sağlık esenlik delikanlısı, 

Gel, kelebek kıravatlı civan; 

Sen ey, 

Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi: 

Pırıl pırıl insan; 

Madem, geç vakitlere dek, 

Kalınamıyor daha kayalıklarda; 

Bari aramızda konuşalım, 

Gel, 

Şöylece bir, olduğumuz gibi; 

Çiğ için olmadıktan sonra, 

Şiirlerde n'olacak yani? 

Bir ağu hançerin, 

İçimize işlediği bu gece için 

Olmadıktan sonra; 

Şiirlerde n’olacak yani? 

Bu tan kızıllığı için, 

Olmadıktan sonra; 

İnsanın vurulmuş yüreğinin, 

Ölüme hazırlandığı, 

Şu viran köşe için olmadıktan sonra 

Şiirlerde n’olacak yani? 

En çok gece, geceleyin: 

Kıyamet gibi yıldızlardır, 

Dolmuşlar hepten ırmağa; 

Bir kurdele gibiler, 

Fakir fukara dolu evlerin 

Pencerelerindeki.. 

 

Bir ölen var, 

Onların evlerinde; 

Bürolarda, hastanelerde belki, 

Belki asansör ve madenlerde, 

İşlerinden oldular. 

Onulur şey değil yaraları, 

Yaratıklar, 

Acı çekiyorlar. 

Her yanda dert yanış, 

Her yanda, 

Vay şuymuş vay bu; 

Pencereler, 

Göz yaşıyla dolu, 

Aşınmış eşikler, 

Göz yaşından; 

Yüklükler ıslak, 

Bir dalga gibi 

Halıları dişlemeye gelen 

Göz yaşından, 

Oysa ki yıldızlardır akar 

Uçsuz bucaksız bir nehirde. 

Federico, 

Dünyayı görüyorsun. 

Yolları görüyorsun, 

Sirkeyi görüyorsun; 

Birkaç ayrılıştan, 

Taşlardan, raylardan gayrı, 

Kimseciklerin kalmadığı, 

Köşeden: 

Duman ha deyince, 

Zalim tekerleklerine; 

Hoşça kalları görüyorsun, 

İstasyonlardaki.. 

 

Her yanda, sorunlar koyuyorlar, 

Çeşit çeşit insan var: 

Kanlı bıçaklı kör var, 

Öfkelisi, ümitsizi var, 

Yoksul var, tırnak ağaçları var; 

Şunun bunun sırtından, 

Geçinmek sevdasıyla; 

Harami var. 

 

Hayat  böyle, Federico, 

Ey babayiğit, 

Ey kara sevdalı adam. 

Sana, 

Dostluğumun sunabileceği şey 

İşte bunlar.. 

Sen de epeyce şey biliyorsun 

Şimdiden. 

Yavaş yavaş, daha da, 

Öğreneceklerin var. 

 

(Çev.: Enver Gökçe)

 

 

 

Güzde Unutulmuş

 

Saat yedi buçuğuydu güzün

Ve ben bekliyordum

Kimi beklediğim önemli degil.

Günler, saatler, dakikalar

Bıktılar benle olmaktan

Çekip gittiler azar azar

Kaldım ortada, tek başıma

 

Kala kala kumla kaldım

Günlerin kumuyla, suyla

Bir haftanın artıklarıyla kaldım

Vurulmuş ve hüzünlü

 

Ne var, dediler bana Paris’in yaprakları

Kimi bekliyorsun?

Kaç kez burun kıvırdılar bana

Önce ışık, çekip giden

Sonra kediler, köpekler, jandarmalar

 

Kalakaldım tek başıma

Yalnız bir at gibi

Otların üstünde ne gece, ne gündüz

Sadece kışın tuzu

 

Öyle kimsesiz kaldım ki

Öyle bomboş

Yapraklar ağladılar bana

Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi

Düştüler son yapraklar

Ne önceleri, ne de sonra

Hiç böyle yalnız kalmamıştım

Bu kadar

Ve kimi beklerken olmuştu

Hiç mi hiç hatırlamam.

 

Saçma ama bu böyle

Bir çırpıda oldu bunlar

Apansız bir yalnızlık

Belirip yolda kaybolan

Ve ansızın kendi gölgesi gibi

Sonsuz bayrağına doğru koşan.

 

Çekip gittim, durmadım

Bu çılgın sokağın kıyısından

Usul usul, basarak ayak uçlarıma

Sanki geceden kaçıyor gibiydim

Ya da karanlık, kükreyen taşlardan

 

Bu anlattıklarım hiçbir şey değil

Ama başıma geldi bütün bunlar

Birini beklerken, bilmediğim

Bir zamanlar.

 

(Çev.: Hilmi Yavuz)

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön