Arthur Rimbaud (1854-1891) 

 

Sesliler

 

A kara E ak,İ al,U Yeşil,O mavi:sesliler,

Diyeceğim bir gün gizli doğumlarınızı da:

Karanlık koylara,kara sineklere benzer A,

O amansız pis kokular üstünde fır dönerler,

 

Kır çiçeği,buhar,çadır beyazlığında E’ler,

Benzer dik buzullarmızrağına,ak krallara;

Gülüşüne İ,o güzelim,kızıl dudakların,kana,

O pişman sarhoşluklar içindeki,o öfkeler;

 

Çevreler U,yeşil denizlerin çalkantısı,

Sessizliği onca otlakların,yüz kırırşıklıklarının

Bastığı simyanın geniş alınlara damgasını;

 

Kutsal Borazan O,yaban çığlıklar,gürültüler,

Meleklerden,acunlardan geçmiş sessizlikler:

Sen ey Omega,ey o mor ışını Gözlerinin

                                        

 (Çev::İlhan Berk)

 

 

 

 

Sayıklamalar

 

Söz Simyası

 

 

En Yüksek Kulenin Türküsü

 

Dönmeli,geri dönmeli,

O sevdalar çağı

 

Dayandım nasıl da

Unutamam bir daha artık,

O korkular,kaygılardı

Uçup gitti göklere.

Bir belalı susuzluk

Karartıyor damarlarımı.

 

Dönmeli,geri gelmeli,

O sevdalar çağı.

 

Bir çayır gibi tıpkı

Unutulmuş bir kıyıda,

Karamukların,günlüklerin,

Çiçek açıp büyüdüğü,

O yabanıl uğultusunda

Korkunç pis sineklerin.

 

Dönmeli,geri gelmeli,

O Sevdalar çağı

 

Ey mevsimler,ey şatolar!

Deyin kusursuz kim var!

 

Ben de herkes gibi tuttum

Büyülü mutluluğu denedim.

 

Selam Galya horozuna selam

Selam her ötüşüne selam.

 

Hevesten arzudan oldum:

Görün sıfırı tükettim.

 

Yedi bitirdi bu büyü beni

Takat komadı yok etti.

 

Ey mevsimler,şatolar ey!

 

Sıvışma satı,yazık!

Ölüm satıdır artık.

Ey mevsimler,şatolar ey!           

 

(Çev.: İlhan Berk)

 

 

 

Güneş ve Ten

 

Derin sevgilerin, yaşamın ocağı, Güneş

Baygın toprağı kızgın bir aşkla öpen ateş,

Vadide uzanınca insan görüp yaşıyor

Gelinlik kız gibi toprak kanla taşıyor;

Bir elin kaldırdığı geniş göğüslerinden

Akıyor tanrısal aşk,akıyor kadınsal ten,

Köpürmüş besi suyu, ışıklar var içinde,

Nice  can hücreleri kaynaşıyor içinde!

 

Ey Doğa’nın Anası!

 

                             -Ey Venüs, ey Tanrıça!

 

Nerde eski çağların gençliği, kutsal ece,

O peri kızlarının öptüğü nilüferler,

Ağaçları kemirip duran yarı tanrılar!

Kösnülü satyre’ler yok, kır tanrıçaları yok,

Irmağın dalgaları o besi suları yok.

Pan’ın damarlarına koca bir evren  sunan,

Teke ayaklarında toprağı canlandıran

O yeşil ağaçların kırmızı kanı nerde?

Kuş seslsri, göklerin altından perde perde

Dalların arasından seviyi şakıyordu,

Toprak içini diri Doğa’ya döküyordu;

Orda mavi Okyanus ve kuşlar cıvıldayan

Dilsiz dallar, toprak, beşiğimizi sallayan

Tanrıyla kucaklaşan bütün hayvanlar orda!

Nerde geçmiş zamanlar?Bereket Ana nerde?

Derler ki, bir zamanlar yüce bir insan vardı,

Tunç arabalarıyla nice kentler aşardı.

Emerdi Bereket’in memelerini insan

Küçük bir çocuk gibi kucağında oynarken.

Tanrıça ak sütünü cömertçe sunuyordu,

-Eskiden temiz, tatlı, güçlü bir insan vardı.

 

Yazık! Şimdi bir şeyler bildiğini sanıyor

Oysa kör, sağır, dilsiz, sürekli aldanıyor.

-Yine de tanrılardan, tanrılardan çok yüce,

İnsan Kral, Tanrıdır, betiğine gelince;

Aşktır. Ah! Kana kana içseydi o gözeden,

Tanrıların anası Kibele’nin memesinden;

Ve ten çiçeklerinin kokusuyla arınmış

Masmavi dalgaların aydınlığında yunmuş

Köpüklerin yüzdüğü gülpembe göbeğini

Durgun sulara yayan ölümsüz Asterté’yi

Terk etmeseydi keşke. O iri gözlü, kara

Göklerin Tanrıçası Asterté buyurunca

Şakırdı ağaçlarda bülbül,yüreklerde aşk!

 

Tek sensin, Kutsal Ana, inandığım tanrı,  tek.

Mavi Afrodit! Şimdi yollar dikenli, çalı

Öbür Tanrı haçını boynumuza takalı;

Ten, Mermer, Çiçek, Venüs, sana inanıyorum!

-İnsan üzgün ve çirkin. Giysiler, sanıyorum

Çıplaklığını değil, saflığını örtüyor,

Tanrısal  bedenini gizleyip kirletiyor.

Olimpos dağlarının kayaları gibi dik

İnsan bir köle oldu, başı haçlara eğik!

Ki solgun kemikleri ölümden sonra bile

O ilk güzelliğine saygısız şekli ile

Yaşamak sevdasında.-Yücelsin diye erkek,

Yükselebilsin diye sonsuz seviye erkek,

Toprağımız, mayamız Kadın sararıp soldu,

Zincirlere vurulup Tanrıya sunak oldu.

“Kadın mıyım, neyim ben, çoktan unuttum” diyor.

Bu kepazeliğe kargalar bile gülüyor

-Ey tatlı, yüce Venüs, n’olur bizi bağışla!

 

Geçmiş çağlar yeniden gelebilse bir daha!

-Çünkü görevlerini bitirdi artık insan,

Yorgun düştü putları kırıp parçalamaktan!

Tüm Tanrılardan özgür, yeniden dirilecek,

“Madem göklerden geldim, gökler nerde” diyecek.

Ve ölümsüz, yenilmez önderimiz, Düşünce

Yeraltındaki tanrı, yeryüzüne çıkınca

Tutsaklığın düşmanı, tüm korkulardan  uzak

Düşünce, zincirleri kırmaya başlasın, bak

Çivisini çakacak göklerin her katına

Son verecek Tanrının göksel saltanatına.

Düşünce, diyeceksin, benim tek Kurtarıcım;

-Denizlerin bağrında,  görkemli, altın Bacım,

Büyük Evrene büyük sevgiyi sunacaksın,

Koca bir çalgı gibi Dünyamız titreşecek,

Haz dolu bir öpüşle kendisinden geçecek.

Güçlü insan, kucakla, mutsuzları sevindir!

 

-Dünya aşka susamış, susuzluğunu dindir.

.....................

 

 (İnsan, özgür, görkemli başını kaldırdı, bak

O ilk güzelliğimiz nasıl ışıldayacak!

Dize gelecek tanrı, sunağında bedenin.

İçinde yaşadığı bir zaman kesitinin

Armağanıyla mutlu, hüznüyle solgun insan

Her şeyi bilmek , görmek istiyor, usanmadan

-Düşünce, ki çağlardan beri gemlenen kısrak

Şaha kalkıp Neden’in nedenini soracak.

İnsan inanca özgür düşünceyle kavuşur,

Öğrenmeye çalışır, inceler, sorar durur,

-Gökler neden dilsizdir, uzay içinde ne var?

Ve neden kumlar gibi kaynaşıyor yıldızlar?

Yükselsek, hep yükselsek göklere, doruklara

Çoban’a  rastlar mıydık korkunç sonsuzluklarda

İnsan yığınlarını sürüler gibi güden?

Ezgileri bir sesin, çağlardır sürüp giden

Sarsar mıydı boşluğun sardığı dünyaları?

-Peki ama, gerçeği görebilir mi İnsan?

Gördüm: İnanıyorum diyebilir mi İnsan?

Ya düşler düşüncenin sesinden güçlü  ise?

Çok kısaysa bu yaşam, insan erken geldiyse?

Bu bilmecenin gizi bilinir mi, nerdedir?

Belki batan bir gemi gibi Denizlerdedir:

Hücre çekirdekleri, Kalıtımlar, Tohumlar

Kocaman bir  Potanın içinde bekliyorlar.

Sıvayıp kollarını hamarat Doğa Ana,

Niyetli mi insanı yeniden yaratmaya

Başaklarda büyütmek, güllerde sevmek için?..

Hiçbir şey bilmiyoruz!..Ne nasıl olmuş, niçin?

Bilgisizlik, kuruntu, sarmış kuşatmış bizi

Kara bir cübbe gibi, soldurmuş tenimizi!

Ana rahminden düşen insan maymunlarız biz

Saklamış  sonsuzluğu bizden yorgun usumuz!

Öğrenmek istiyoruz:-Kuşkular “hayır” diyor,

Kara kanatları üstümüze geriyor...

-Kaçıyor uzaklara soluk soluğa ufuk!...

 

.........................

 

Kavuşturmuş kollarını ayakta ve dimdik

Duruyor İnsan şimdi, gök perdesi açılmış,

Artık ne bilinmeyen, ne de gizemler kalmış!

İnsan şarkı söylüyor... şarkı söylüyor orman

Ezgiler yükseliyor ırmağın sularından.

Bir mutlu şarkıdır bu, ışığa, güne gülen

-Bu aşktır! Bu aşktır hey! Bu kurtuluştur gelen!..)

......................

Yeniden doğan ülkü, ey yüceliği tenin

Ey kızıl taçlı şafak, utkusu düşüncenin,

Küçük Eros, Kallipyge, donanıyor karlarla.

Kadınlar ve çiçekler güzel ayaklarında

Dizleriniz dibinde açılıp yeşerecek

Tanrılar, Oğulları sizlere baş eğecek!

-Ey büyük Ariadne, güneş altında, beyaz

Kıyılara hüznünü hıçkıran avaz avaz ,

Görünce kaçan Theseus’un ak yelkenini

Sen ey tatlı, ergen kız, geceler nasıl seni

İncitti? Konuşma, sus! Kara üzüm nakışlı

Altın arabasında Lysios, çatık kaşlı,

Kösnülü kaplanlara ve panterlerle kızıl,

Frikya kırlarında geziyor usul usul,

Masmavi ırmakların kıyısında kayıyor

Karanlık köpükleri kırmızıya boyuyor.

-Zeus, Boğa, boynunda Europa çırılçıplak

Küçük bir çocuk gibi sarmış kollarını bak

Tanrı’nın dalgalarla titreyen sert boynuna,

Bırakmış bedenini maviliğin koynuna

Sallıyor Zeus onu sularda, beşik gibi,

Çevirince yüzüne tanrısal gözlerini

Kızın çiçek yanağı sararıyor, soluyor

Tül tül ,Zeus’un güçlü alnına yayılıyor,

Kapanıyor gözleri kutsal öpücüklerle,

Çiçekliyor saçını dalgalar köpüklerle.

 

 

-Zakkum ağacı ile geveze lotüslerin

Arasına kayıyor hülyalı Kuğu, serin

Suların sevgilisi Leda’ya sarılıyor.

-Kirpis acayip güzel, dalgalara salıyor

İri göğüslerini, yuvarlak, kemer gibi,

“Ben bu durgun suların ecesiyim” der gibi

Geçiyor usul usul, Kirpis, tanrı bakışlı

Kar gibi beyaz karnı, kara köpük nakışlı,

-Utku anıtı gibi dimdik, güçlü bedeni,

Aslan derisi ile kaplanmış kıllı teni

Hayvan Eğiticisi, Harekles gökyüzünde

Hışımla ilerliyor bulutların izinde!

 

 

Yarı aydınlık yaz gecesinde, çırılçıplak

Ayakta, saman gibi solgun, düşler kurarak

Ağır dalgası, o uzun, mavi saçlarının

Benek benek uçuk alnında, hülyalı, dalgın

Köpüğün kızardığı alacakaranlıkta

Bakıp duruyor Dryade, sessiz ve sakin ufka.

-Ürkek beyaz Selene, tül örtüsünü atmış,

Yiğit Endymion’un nazla dizine yatmış,

Solgun ay ışığında öpüşüp duruyorlar,

-Uzakta, ah uzakta ağlayan bir Kaynak var

Pınarlar tanrıçası Nymphe’nin gözyaşıdır bu

Köpüklü bir vazoya dayamış da kolunu

Ak tenli güzel delikanlıyı düşünüyor,

“Sularım, alın onu, ban getirin” diyor.

-Gecenin saçlarında serin bir sevda yeli,

Karanlık ormanlarda Doğa Ananın eli

Ağaçları, dalları yoklarken birer birer,

Duruyor ayakta dimdik, korkusuz Mermerler,

Şakrak kuşunun alnında yuvalandığı Tanrılar,

-Dinliyor Dünyamızı ve İnsanı Tanrılar!

                                                                       29 nisan 1870

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

Ofelya

 

Yıldızların uyuduğu, sessiz, kara

Dalgalarda Ofelya iri bir zambak,

Yüzüyor duvaklı uzanmış sulara...

-Avcı borularının ezgisinde bak.

 

Bin yıl geçti, Ofelya yine üzgün,

Uzun sularda kefen gibi akıyor.

Bin yıldır, gündüz gece, deli gönlünün

Hüznünü meltem yellerine döküyor.

 

Açıp sularda salınan tüllerini

Beyaz göğüslerini öpüyor rüzgar,

Söğütler eğmiş omzuna dallarını

Ağlıyor. Uykulu alnında kamışlar.

 

Yöresinde üzgün nilüferler bazan,

Dağıtıyor Ofelya kızılağacın uykusunu,

Bir kanat vuruşuyla dallar yuvadan

-Salıyor yıldızların altın şarkısını.

 

Sen ey solgun Ofelya, kar gibi güzel!

Sulara gelin oldun ergen çağlarda!

-Çünkü Norveç doruklarından esen yel

Acı özgürlüğün tadını öğretti sana:

 

Savuran bir soluk gür perçemlerini

Büyüyordu düşlerinin akışında;

Dinliyordun Doğa’nın ezgilerini

Ağacın, gecelerin yakınışında;

 

Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin

O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu;

Bir nisan sabahı, yorgun bir atlı senin

Dizlerinde sessizce oturuyordu!

 

Gök! Aşk! Özgürlük! Bu nasıl düş Deli Kız!

Güneş vuran kar gibi eriyip gittin;

Konuşma, sus! Seviyi bizlere dilsiz

O mavi gözlerinle çoktan öğrettin!

 

 

-Ve diyor ki Ozan: Aydın gecelerde

Ofelyam çiçekler devşiriyorsun;

Hep böyle yüz ak gelinliğinle suda

Dalgalar beşiğini sallayıp dursun.

                                                                      

   15 Mayıs 1870

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

Asılmışların Balosu

 

 

Darağacı, balıkçıl kuşu,  kara

İblisin arık şövalyeleri

Dans ediyor, dans ediyorlar orda

Selahattin’in iskeletleri.

 

Yüzleri buruşuk, küçük, kara kuklaların

Çekmiş sayın Belzebuth ipini, gökyüzünde,

Şaklatıp alınlarında bir terlik altını,

Oynatıyor, eski bir Noel ezgilerinde!

 

Kara orglar gibi ince, uzun kollarını

Doluyor birbirine çarpışınca kuklalar.

Bir zamanlar aksoylu hanımların sardığı

Göğüsleri iğrenç bir aşka dokunmadalar.

 

Hurra! Şen oyuncular, işkembesiz, dertsiz baş!

Takla atılabilir, sehpalar öyle uzun!

Hop! bilinmesin artık, bu dans mı? ya da savaş?

Gıcırdarken kemanı kudurmuş Belzebuth’un

 

Sert topuklar! ey sandal giyinmeyecek ayak!

Hemen hepsi deri gömleklerini sıyırmış:

Gizli saklı yanları, artık ayıpları yok.

Kafataslarına kar beyaz bir şapka örmüş.

 

Bu çatlak kafalara sorguç olmuş bir karga

O artık çenesinde titriyor bir tutam et:

Sanki dolaşıyorlar ölü karanlıkta,

Çarpıp karton zırhlara bunca kemikten yiğit.

 

Esiyor balosuna iskeletlerin poyraz,

Darağacı inliyor demirden bir org gibi,

Koşuyor ormanlardan aç kurtlar avaz avaz:

Gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi...

 

Yaslı kabadayılar, hop! sallayın beni de

Kırık ellerinizle geçerken sinsi sinsi.

Bir aşk tespihi solgun omuriliklerinde:

Bura manastır değil, ölüler ülkesidir!

 

Heey! İşte ortasında ölüler dansının, bak,

Sıçrıyor çılgın bir iskelet gökyüzüne,

Coşkuyla sürüklenmiş, at gibi şahlanarak,

Sanki katı ipi boynunda duyuyor yine,

 

Çatlayan uyluğunda büzmüş on parmağını

Dalgacı gülüşlere benzeyen çığlıklarla,

Ve bir soytarı gibi barınağına girip

Sıçrıyor kemiklerin şarkılı balosunda.

 

                            Darağacı, balıkçıl kuşu, kara,

                            İblisin arık şövalyeleri

                            Dans ediyor, dans ediyorlar orda,

                            Selahattin’in iskeletleri.

 

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

Doksaniki Ölüleri

 

                                  ...Yetmişlerin fransızları:   bonaparte’çılar,

                                  cumhuriyetçiler,  92’lerdeki   babalarınızı

                                  anımsıyor musunuz, vbg...

                                             PAUL DE CASNAGNAC(Le Pays)

 

 

Özgürlüğün o güçlü öpücüğüyle solmuş,

Doksaniki, doksanüç yılında ölenler, siz

İnsanlığın ruhuna ve alnına vurulmuş

Boyunduruğu sizler kırıp parçaladınız;

 

Acı çekerken bile acılarından büyük 

Yırtık giysilerinde aşkla çarpan yürekler,

Ölüm sizi bozkırda topladı höyük höyük

Yeni bir savaş için. ey unutulmuş erler!

 

Kanlarıyla yıkayan kirli büyüklükleri,

Sizler; Valmy, Fleurus,İtalya ölüleri

Ey milyonlarca İsa, karanlık, tatlı gözlü;

 

Kralların önünde şimdi başımız eğik,

Cumhuriyetle sizi uykulara terk ettik,

-Yalnız Bay Cassagnac’lar söylüyor öykünüzü!

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

 

Gönlümce Bir Kış

 

                                                 O kıza...

 

Küçük, pembe, mavi yastıklı kompartımanda

                Yola çıkacağız bu kış.

Çılgın öpücükler yuvarlanacak her yanda

                 İkimiz rahat, başıboş

 

Akşamın gölgeleri sarkınca pencereden

                O kutların yüzünü,

Ve o kara şeytanları görmemek için, sen

                 Yumacaksın gözünü.

 

Yanağın kaşınacak. N’oldu, böcek mi sokmuş?

Yoo.. çılgın  bir örümcek gibi küçük bir öpüş

                Ensende geziniyor..

 

Eğip boynunu bana: ”haydi ara” diyorsun,

-Bu gezgin örümceği aramak, biliyorsun

               Tatlı zamanı yiyor.

 

                                               Kompartmanda

                                                7 ekim 1870

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

Çapkın Kız

 

Kahverengi bir salon, cila ve meyva kokan,

Kurulmuş koca iskemleye tıkınıyordum,

Bir Belçika yemeği, buyursun canı çeken,

Yeter ki karnIm doysun, aldırmayıp yiyiyordum,

 

Rahattım -oh ne güzel çalar saatin sesi-

Derken, mutfak açıldı, sürünmüş, sürmelenmiş,

Kılık kıyafetine ise biraz boş vermiş,

Yanaştı cilvelenip aşevi hizmetçisi.

 

İstediği tatlı bir öpücüktü sanırım

Belçikalı kızları bakışından tanırım,

Fazla çatal kaşıkları masadan topladı,

 

Dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana:

Bastırıp parmağını şeftali yanağına,

“Buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın “ dedi.

 

                                                                      Charleoi

                                                                       Ekim 1870

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

Çalınmış Yürek

 

Üzgün yüreğim akıyor gemiye,

Bir gevişlik tütün sarması gibi;

Çorba artıkları yüzümde niye?

Üzgün yüreğim akıyor gemiye;

Ya bu kaba saba sözler ne diye?

Adamların bu zevzek gülüşleri?

Üzgün yüreğim akıyor gemiye

Bir gevişlik tütün salyası gibi.

 

Hep belden aşağı edepsiz laflar

Onu nasıl baştan çıkardı, bakın!

Dümende de o biçim resimler var,

Sevişmeler, kalkmış cinsel organlar...

Siz ey beni büyüleyen dalgalar,

Alın kirli yüreğimi arıtın

Hep belden aşağı edepsiz laflar

O’nu nasıl baştan çıkardı, bakın!

 

Tütünün posası çıktı çıkacak

Ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?

Ayyaş hıçkırıkları başlayacak,

Tütünün posası çıktı çıkacak;

Midem boşalıp boşalıp dolacak,

Ben ki, yenmiş yutulmuşsa yüreğim,

-Tütünün posası çıktı çıkacak-

Ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?

 

 

                                              Mayıs 1871

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

Esrik Gemi

 

 

Çığırtan Kızılderililer çarmıha germiş,

Çakmış kanlı direklere yedekçilerimi;

Kendimi özgür Irmaklara kapıp koyvermiş,

Gidiyorum...sular alıp götürüyor beni.

 

Ne İngiliz pamuğu, ne de Felemenk unu,

Ne tayfa patırtısı, ne başka derdim kaldı.

Bitirdi yedekçiler ahret yolculuğunu,

Özlediğim yerlere yelkenlerim açıldı.

 

Geçen kış öfke ile çalkalanırken sular,

Çocuk beyinlerinden daha dilsiz, sağır, ben,

Öyle koştum durdum ki Yarımadalar

Bu yılmamıştı büyük gürültülerden.

 

Sabah uyanışımı fırtınalar kutsadı,

Mantar gibi, on gece dalgalarda oynadım,

Ölüm kervanı sular beni durduramadı,

Fenerlerin budala gözlerine bakmadım.

 

Çocuklar nasıl hazla elmayı ısırırsa,

Öyle iştahla doldu  çam tekneme yeşil su,

Alıp gitti her şeyi; dümen, kanca, ne varsa,

Ne kusmuk kaldı ne de mavi şarap tortusu.

 

Sütbeyazım, yıldızlar akıyor her yanımdan,

Denizin Şiirinde yunduğum günden beri.

Kemirdiğim yeşil maviliğin solgun, hayran

Boşluğuna bazan dalgın bir ölü inerdi.

 

Orada mavilikler, coşkular ve güneşin

Parıltısı, ezgiler bir sönüp bir yanıyor,

Telli sazlardan büyük, alkolden daha etkin,

Aşkın acı kızıllıkları mayalanıyor!

 

Bilirim nasıl döğer kıyıları dalgalar,

Şafağın güvercinler gibi coştuğu anı,

Akıntı ne, hortum ne, gökler nasıl çatırdar,

Ben gerçekte yaşadım düşlerde yaşananı.

 

Gizemli korkularla yüzünde benek benek,

Güneşi gördüm,uzun, mor buzlarla ışıldayan,

Ve dalgalar gördüm usta oyunculara denk,

Ürpertilerini çok uzaklara yansıtan.

 

Denizin gözlerine yükselen bir öpücük

Yeşil geceyi gördüm o büyülü karlarla

Nice besi suları ve sarının, mavinin

Uyanışını gördüm şarkıcı fosforlarla!

 

Aylarca, isterik bir hayvan sürüsü gibi

Sığ kayalara binen çalkantıyı izledim,

Götürsün diye azgın suları, Meryemlerin

Nurlu ayaklarından bir yardım beklemedim!

 

Biliyor musunuz, Florida’ya bindirdim,

Deri panter gözler karışmıştı çiçeklere,

Ve ebemkuşakları denizlerin ufkunda

Dizginlerini çekmişti yeşil sürülere.

 

Kaynayıp mayalanan dev bataklıklar gördüm,

Çürümüştü içinde sazlarla Leviathan!

Ortalık sütlimanken yarılan sular gördüm.

Nice burgaçlar gördüm enginlikleri yutan!

 

Buzlar, gümüş güneşler, kor gökler, sedef sular..

Derken dalgalar beni bir körfeze savurdu,

Tahtakurularının kemirdiği yılanlar

Kara kokularıyla dallardan sarkıyordu!

 

Görsün isterdim, görsün çocuklar altın pullu

Gümüş balıkların o mavi dalgaların!

-Salladı beni beyaz köpükler çiçek dilli,

Kanadına takıldım tarifsiz rüzgârların.

 

Kutbun ve karaların yorgun kurbanı deniz

Hıçkırınca bazan, tatlı tatlı salınırdım,

Ve sundukça sarı dilli çiçeklerini, diz

Çökmüş bir kadın gibi öyle kalakalırdım...

 

Sallanan bir adayım , gidiyorum,  bordama

Ela gözlü, kavgacı, cırlak kuşlar  konuyor,

Ölüler var takılmış iplerin arasına,

Uykuya yatmak için dalgalara iniyor!

 

Kasırganın kuş uçmaz enginlere attığı

Ben, koyların saçları altında yitik gemi,

Bulamaz ne zırhlılar, ne Hanse kadırgaları

Esrik su kemiğine dönen iskeletimi;

 

Duvar gibi kızaran gökyüzünün damını

Bendim özgür, tüterek, sisler içinde oyan,

Tanınmış ozanlara mavilik yosunları,

Ve güneş likenleri, cins reçeller taşıyan.

 

Denizötesi gökleri sopalarla temmuz

Kızgın hunilerin içine çökerttiği an,

Üstümde elektrikli aylar, bütün bir yaz,

Bendim denizaygırlarıyla çılgınca koşan.

 

Nasıl da titriyordum elli mil ötelerden

Korkunç Canavarları duyumsatınca deniz,

Mavi durgunlukların palamarcısıyım ben,

O eski Avrupayı ne özledim bilseniz!

 

Göklerinin kapısı yelkenlere açılan

Takımadalar gördüm, yıldız yıldız adalar,

Dipsiz gecelerde mi, ey geleceğin Gücü,

Uyur, göç edersiniz, ey milyonlarca kuşlar?-

 

Akşamlar ağlatıyor, ağladım, çok ağladım!

Ay ışığı insafsız, güneşler acımasız:

Buruk aşklar elinde uyuşup esrik kaldım,

Yeter, yarılsın teknem! Alsın beni bu deniz!

 

Avrupa’da sevdiğim tek su var: kara, soğuk

Akıyor yarıklardan, burcu burcu tan vakti

Yüzdürüyor diz çökmüş hüzün dolu bir çocuk

Kelebek kadar narin kağıttan gemisini

 

Acılarda çalkalanıp güçsüz düştüm dalgalar!

Pamuk tüccarlarına hayır diyor dümenim,

Artık benim için ne bayrak ne bandıra var,

Bu öfkeli sularda ne de yüzebilirim.

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

Bottom

 

Büyük kişiliğim için çok çetindi ya gerçek, yine de kendimi

hanımımın evinde buldum; kül rengi mavi, iri bir kuş

olmuşum, kanatlarını akşam gölgeleri içinde sürüyerek

tavanın silmelerine doğru havalanan. O tapılası mücevher-

lerini, teninin başyapıtlarını taşıyan yatağın ayakucunda diş

etleri mosmor, göğsünün kılları üzüntüden ağarmış bir ayı

azmanı oldum, gözlerim konsoldaki billur, gümüş takımlar-

da. Gölge oldu, bir yanar akvaryum oldu her şey. Sabahleyin

-kavgacı temmuz şafağıyla- çıktım kırlara: Koca eşek,

anırarak, derdimi sopa gibi sallayarak koştum öyle, ta yöre-

den Sabin kızları gelip kendilerini göğsüme atıncaya dek.

 

 

(Çev: Can Alkor)

 

 

 

 

 

 

 Eski

 

      Pan’ın güzelim oğlu! Çiçekler ve salkımlarla taçlı al-

nının yöresinde gözlerin, değerli küreler, dönüp duru-

yor. Şarap tortusu bulaşık avurtların çöküyor. Işıldıyor

dişlerin. Göğsün benziyor gitara, sarışın kollarında çalgı

sesleri. Çarpıyor yüreğin çifte cinsin uyuduğu karında.

Gezin geceleyin oynatıp tatlı tatlı, o kalçanı, bu kalçanı

ve şu bacağını.

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

Krallık

 

 

        Güzel bir sabah, tatlı mı tatlı bir halkın içinde, onur-

lu bir erkekle bir kadın bağırıyordu genel alanda: “Dost-

larım, ece olsun istiyorum bu kadın!” “Ece olmak istiyo-

rum!” Gülüyordu ve titriyordu kadın. Ermiş, sınavdan

geçmiş dostlara sesleniyordu adam. Karşılıklı kendilerin-

den geçiyorlardı.

        Ve, lâl rengi duvar kağıtlarının evler üstünde yüksel-

diği bütün bir sabah, ve palmiye bahçelerinin kıyısında

yürüdükleri bir öğlensonrası gerçekten  kral oldular.

 

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

 

Cassis Irmağı

 

Bilmediği vadilerde yuvarlanıyor,

     Cassıs Irmağı. Nice

Kargalar onunla çığrışıp duruyor,

     Meleksi sesleriyle:

Rüzgârlar üstüne abanıyor

     Çamların devinimiyle.

 

Yuvarlanıyor her şey, gizemli, hırçın

     Eski çağ kırlarından;

Yüreğinden bahçelerin, burçların

     Akıyorlar kıyılara, duyulan

Ölü tutkusudur gezgin şövalyelerin

     Ey yel, cana can katan!

 

Bu geçide sevgiyle bakan yolcu

     Daha nice yollar aşar.

Sizler, Tanrının gönderdiği korucu

     Sevgili, tatlı kargalar!

Kovun bu kurnaz köylüyü, kuru

     Bir dal kırdı, yine kırar.

 

                                         Mayıs 1872

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

Sabah Dileği

 

İlkyaz, sabahın dördü, sürüyor

Yatakta aşkın derin uykusu

Tanla, kutlu akşamın kokusu

    Koruda buğulanıyor.

 

Dülgerler şurda, şu büyük yerde,

Üzerlerinde sadece gömlek,

Hesperus Kızlarının güneşinde

    Çalışmaya başlamış bak.

 

Köpükten çöl içinde, usulca

Tavan kaplaması hazırlıyorlar,

Şenlensin diye kentin görkemi

    Yapay gökler altında

 

Bir Babil kralının uyrukları

Bunlar, Venüs, bu büyülü işçiler

Bırak biraz taçlı Aşıklarını

    Sevini bunlara da ver.

 

    Ey çobanların  Ecesi!

İçki sun, bak seni gözlüyorlar,

Akıt dudaklarına bengisu,

Öğlen denizini özlüyorlar.

                                             

                                       Mayıs 1872

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

Brüksel

 

                                Regent Bulvarı

 

Sevimli Jüpiter sarayına dek

Horozibiği sahanlıkları

-Biliyorum Sensin, Sahra mavini

Getirip katan bu yerlere, tek tek!

 

Onların da oyun alanları var

Gül, güneşin çamı, sarmaşık gibi;

Karşıdaki küçük dulun kafesi.

                                  Şunlar hangi

Kuş sürüleridir! iaio, iaio!

 

Eski tutkular var, evler var, durgun

Köşkü, aşkla çıldırmış Deli kızın

Ve dalları var gülağaçlarının,

Juliette’in loş ve basık balkonu.

 

Juliette denince, o tren istasyonu,

Dibinde binlerce mavi iblisin

Dans ettiği bir bahçe gibi tepenin

Ortasındaki Henriette gelir akla.

 

İrlandalı Kız’ın cennet yelinde

Gitar çalıp şakıdığı yeşil ova,

Güyan vari yemek salonu sonra,

Çocukların, duvarların gevezeliği.

 

Ve sen, guguk kuşunun penceresi

Güneş altında uyuklayan şimşirin

Ve salyangozların hantallığında çalan!

                             Sonra?

Her şey güzel! çok, çok güzel! Susalım.

 

Ne devinim, ne tecim var bulvarda,

Susmuş her tür acıklı gülünç oyun,

Sonsuz sahnelerde seni tanıyor

Ve sessizce sana tapınıyorum.

 

                                Temmuz 1872

 

(Çev.:Erdoğan Alkan)

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön