| |
Güzellik
kavramı olmadan işin içinden çıkamayacağımız ortadadır. Bu kavrama
gereksinmek yüz karası değildir, ama yine de kişiyi kararsızlığa
iter.
Anlatım
Olarak Şiir
Şiir, anlatım
olarak nitelendirildiğinde, böylesine bir nitelemenin tekyanlı
olduğu bilinmelidir. Bireyler kendini anlatmaktadır, sınıflar
kendini anlatmaktadır; çağlar ve tutkular anlatımlarını
bulmaktadırlar; sonuçta dolaysızca insan anlatır kendini. Bankerler
ya da siyasetçiler birbirlerine kendilerini anlattıklarında, bir
şeyin ticaretini yaptıkları, bir şeyi ele aldıkları bilinir; hasta
kişi bile ağrısını anlatırken, doktora ya da çevresindekilere bir
şeyleri işaret eder, yani o da bir şeyleri ele alır. Ama şairler
konusunda söylenen şudur: Yalnızca arı anlatımı sundukları; öyle ki,
ele alışlarının, uğraşlarının yalnızca anlatmaktan oluştuğu,
amaçlarınmsa olsa olsa kendilerini anlatmak olabileceği. Bu ya da şu
şairin başka insanların savaştığı gibi savaştığını kanıtlayan
belgelere rasgelindiğindeyse, evet, böyle bir şiirde de, savaşın
kendini anlattığı söylenmiştir. Şu ya da bu ozanın başından kötü
şeyler geçmişse acısının güzel bir anlatım bulduğu, bundan dolayı da
acılan önünde içyü-kümlülüğü duyabileceği söylenir; bir şeyi ortaya
koymuştur acılar, şairi iyi anlatmışlardır. Şair, acılarını dile
getirirken işlemiş, değerlendirmiştir onları; ola ki bir parça
yumuşatmıştır da. “Acılar geçip giti ama, şiirler kaldı” denir
cinfikirlice ve eller oğuşturulur. Ama ya acılar geçip gitme-mişlerse?
Şarkı söyleyen adam için olmasa da, şarkı söyleye-meyenler için
kaldıysa acılar ya? Ama başka şiirler de var; örneğin yağmurlu bir
günü ya da bir lale tarlasını betimleyen şiirler; kişi bunları okur
ya da dinlerse yağmurlu günlerin ya da lale tarlalarının sebep
olduğu bir ruh durumuna girer; yani kişi. yağmurlu günleri ya da
lale tarlalarını bir ruh durumuna girmeden, etkilenmeden izlese de,
şiirler aracılığıyla bu ruh durumlarına girer. Ama böylece kişi daha
iyi bir insan, olmuştur; tat alma yetisi daha gelişkin, daha
incelikli duyumsayan bir insan olmuştur; bu da etkisini ola ki
herhangi bir zaman, herhangi bir biçimde gösterecektir.
(1927)
Şiir ve
Mantık
“îyi de, neyi
kanıtlar bu?”
Goethe’nin
İphigenie’smi okuduğunda bir matematikçi “İyi de neyi kanıtlar bu?”
demişti. Tümce burada yerini bulmamıştı, ama binlerce ve binlerce
şiir karşısında tümüyle yerindedir. Böylesine şiirlerin
eleştirilmesi istendiğinde kişi ikircimlere düşer; ortada
eleştirilebilecek hiçbir şey yoktur, olsa olsa bu şirlerin yazılmış
ve basılmış olması eleştirilebilir. Şu bizim matematikçinin
istemleri, yalnızca onlan yerine getirebilecek bir yapıta
yöneltildikleri için tümüyle geri çevrilmezler. Matematikçiye
îphigenie’nm neyi kanıtladığı söylenebilir; herhangi bir yapıtın
neyi kanıtladığı söylenemiyorsa bu önemli bir yapıt değildir. Hiçbir
anlamı olmadığı için önemli bir yapıt değildir.
En yalın istem,
bir şiirin kendi ruh durumunu okura da iletme konumunda olmasıdır.
Bu aktarma, belirsiz ve pek bir şey söylemeyen, denebilir ki
biçimsel bir edimdir. Bir şiirin aktarma yetisi yere göre, kişiye
göre, mesleğe göre, ulusa göre, sınıfa göre sınırlanmış olabilir.
İnsanı en çok ‘havaya sokan’ şiirlerin en iyi şiirler olması
gerekmez. Halkın söylediği her zaman halk şarkıları değildir. Halk’ı
‘havaya sokmayan’ halk şarkıları da vardır. Şu, kafamızda açık
olmalı: Aktarma olgusunu şiirin en yüksek biçimlerinde olduğu gibi,
en aşağı biçimlerinde de buluruz; ucuz operet şarkısında, doğum günü
şiirinde olduğu gibi, sokak şarkısı ve sonede de.
Bir şiirin ruh
durumunu birine, dahası sana aktarabi-liyor olması, onun hiçbir şeyi
kanıtlamasına yetmez (yani sana onu okuman gerektiğini daha
kanıtlayamam). Görünene bakılırsa, birşey kanıtlamak konusunda
şiirlerin işi daha güçtür. Tutalım ki, şu bizim matematikçi pisagor
teoremini kanıtlayan bir şiirle karşılaştırılmış olsun; bu şiirin
birşey kanıtladığını mı söyleyecekti? Belki de söylerdi; ama biz de
belki de karşı çıkardık ona, îphigenie’nm hiçbir şey kanıtlamadığını
söylediğinde nasıl karşı çıktıysak Öyle. Şiir, şiir olarak boş
olsaydı, şiirin bir yüzü, bir gerekçesi olmasaydı, ona karşı
çıkardık. Matematikçi bu nedenlerle bir ruh durumuna girmiş de
olsaydı, ona belki yine de karşı çıkardık.
Güzellik
kavramı olmadan işin içinden çıkamayacağımız ortadadır. Bu kavrama
gereksinmek yüz karası değildir, ama yine de kişiyi kararsızlığa
iter. Çünkü o kertede belirsiz, öylesine çok anlamlı bir kavramdır
ki bu —görünene bakılırsa, ‘herkeslerce bilindiği gibi’ bireysel
olan ‘ağız tadına, zevklere’ bağlı bir kavramdır— ‘tartışılmaz.’
İşlevbilimsel
açıdan yola çıkarak, tadı maddî anlamda da alsak, tartışma güçleşir
yine de. Ağzımıza bir lokma alır, yüzümüzü buruşturur ve ‘çok ekşi’
deriz. Bir şiir dizesini de böyle kendi kendimize söyleyebilir ve
tıpkı tadı kaçmış, tatsız tuzsuz, uyarıcılığı kalmamış, dahası mide
bulandırıcı bir şey karşısında olduğu gibi bir isteksizlik
duyabiliriz.
Yine de
işlevbilimsel tatta bile ‘tat bulmak’, ‘tadı bulmak’ gibi birşey
vardır. Bu bir tür öğrenme edimiyle de gerçekleşebilir, yalnızca
başka koşullar içine girmemizle de. Tat duyusu —işlevbilimsel olanı
da— gelişebilir.
Mimariden bir
Örnek alabiliriz. İleri mimarlarımız son onyıilarda nesnel denilen
bir yapı sanatını yaymaya çalışıyorlar. Kısaca söylenirse pratik
olan’ı güzel buluyorlar. İşçilerin buna karşı davranışları ilginç:
Bu yapı sanatını tümüyle reddediyorlar. Bu cetvelle çizilmiş gibi
yapılmış evleri güzel bulmuyorlar; kışla, hapisane diyorlar bu
evlere; yeni, amaca uygun döşe-dayaya, da tatsız-tuzsuz diye
sövüyorlar. Tüm nesnel yapı sanatı, ağızlarında tatsız-tuzsuz bir
tat bırakıyor.
Neden?
Pek çoğu ileri
olduğu İçin, yüzünü severek, isteyerek en ileri, en önemli sınıf
olan işçilere çeviren mimarlar, bir iş-Çi için evin ne anlama
geldiğini unutuyorlar da ondan. Ev işçi için hiçbir biçimde yalnızca
bir barınma yeri, yalnızca tüm yükümlülüklerini olabildiğince pratik
olarak yerine .getirmesi yönünden önem taşıyan bir fabrika değildir.
(30’lu yıllar)
Şiirleri
Yolmak
Acemi kişi bir
şiirsever olduğu kertede şiirlerin yolunması demlen şeye, soğuk bir
mantığın işe sokulmasına, bu ince, çiçeksi oluşumdan sözcüklerin,
imgelerin koparılıp çıkarılmasına güçlü biçimde karşıdır. Bunun
karşısında denilmesi gereken, çiçeklerin bile bir şey batırıldığında
solma-dığıdır. Şiirler —eğer yaşama yetileri varsa— yaşamak
konusunda çok dayanıklı, çok yeteneklidirler, en derinlere işleyen
işlemleri atlatabilirler. Kötü bir dize, bir şiiri hiçbir biçimde
tümüyle yıkmaz; nasıl iyi bir dize bir şiiri kurtara-mazsa öyle.
Kötü dizeleri bütünün içinde sezmek onsuz, ‘şiirlerden tat alabilme
yetisi’nin sözünün bile edilemeyeceği bir yetinin öteki yüzüdür:
Bütünün içinde iyi dizeleri sezme yetisinin. Bir şiir kimi zaman çok
az iş, çok az çaba ister, kimi zaman da pek çok iş, pek çok çaba
gerektirir. Acemi kişi, .şiirleri yanına varılmaz sayarken bir şeyi
unutur: Şairin de ulaşabileceği o hafif ruh durumlarını,
duygulanmaları onunla paylaşabilse de, bu ruh durumlarının,
duygulanmaların bir şiirde dile getirilişinin bir çalışma süreci
olduğunu ve şiirin duraksatılmış bir ‘uçucu kaçıcı şey’ olduğunu,
yani görece biçimde oylumlu, dolu, maddî bir şey olduğunu unutur.
Şiiri yanaşılmaz sayan, şiire gerçekten yanaşamaz. Alınan tadın ana
bölümü ölçütlerin kullanılışındadır. Bir gülü yol da bak, güzeldir
her yaprağı. (30’lu yıllar)
Şair Akıldan
Korkmamalıdır
Şiirlerini
okuduğum birkaç kişiyi kişisel olarak tanıyorum. Bunlardan kimisinin
şiirlerinde öteki dışavurumlarında gösterdiğinden çok daha az
‘akıllılık’ göstermesine şaşar dururum. Şiirleri katıksız duygu işi
olarak mı alır? Böylesine katıksız duygu işlerinin olabileceğine
inanır mı? Böyle bir şeye inanıyorsa da, hiç olmazsa duyguların da
düşünceler kertesinde yanlış olabileceğini bilmesi gerekirdi. Bu da
onu daha dikkatli kılmalıydı.
Kimi ozanlar,
özellikle de şiire yeni başlayanlar, kendilerini belli bir ruhsal
etkilenme içinde, bir duygulanma durumunda duyumsayınca, akıldan
gelenin bu ruh durumunu dağıtacağından ürküyor gibidirler. Bu
konuda, bu ürküşün ancak aptalca bir ürküş olduğu söylenebilir.
Büyük şairlerin ‘işlik raporları’ndan bilindiği gibi, onların ruh
durumları hiçbir biçimde yüzeysel, kararsız, kolayına uçup gidive-recek
ruh durumları değildir ki, kavrayıcı, dahası serinkanlı bir düşünme
onlara zarar verebilsin. O bilinen ayağa kalkma, uyarılma durumu
hiçbir biçimde soğukkanlılığın tam karşısında yer almaz. Dahası,
düşünsel ölçütlere vurmaktaki isteksizliğin, söz konusu ruhsal
durumun daha derindeki bir verimsizliğine, kısırlığına ‘işaret
ettiğini’ kabul etmelidir. İşte o zaman, bir şiiri yazmayı orada
bırakmak gerekir.
Şiirsel bir
girişim rastgiden bir girişimse, duygu ve us uyum içinde çalışırlar.
Birbirlerine mutluluk içinde, sevinçle seslenirler: Haydi ver
kararını!
(30’lu yılların
sonu)
Bertolt Brecht
Çeviri: Hilâl Çelik
|
|