| |
Saf şiir,
kısaca, dil ile bu dilin insanlar üzerinde yarattığı etki arasındaki
o, biçimden biçime giren çeşitli ilişkiler üzerine yaptığımız
öylesine önemli bir çalışmada bize yol gösteren ve genelde, şiir
hakkındaki düşüncemizi belirlememize yarayan gözlemlerimizin
doğurduğu bir kurgudur.
Dünyada büyük
bir gürültü koptu (en değerli ama en yararsız nesneler dünyasında
demek istiyorum), şu iki sözcük çevresinde büyük bir gürültü koptu
dünyada: Saf Şiir. Bu gürültü patırtıdan biraz da ben sorumluyum.
Birkaç yıl önce, dostlarımdan birinin şiir kitabına yazdığım
önsözde, aşırı bir anlam yüklemeden ve şiire ilgi duyan düşünen
insanların, bundan birtakım sonuçlar çıkarabileceklerini
hesaplamadan bu sözcükleri kullanacak oldum. Bu sözcüklerle ne demek
istediğimi çok iyi biliyordum, ama edebiyat meraklılarının
dünyasında böyle bir yankı, böyle bir tepki uyandıracaklarını
bilmiyordum. Hiçbir şekilde bir kuram ortaya atmak, hele hele bir
öğretiyi tanımlamak ve bunu paylaşmayacak olanları aykırı düşünceli
insanlar olarak görmek gibi bir niyetim yoktu, dikkatleri bir olgu
üzerine çekmek istiyordum yalnızca. Benim gözümde bütün yazılı
yapıtlar, dil ile ortaya konan bütün yapıtlar az sonra ele
alacağımız ve şimdilik şiirsel olarak adlandıracağım özelliklere
sahip bazı öğeler, ya da parçalar içerirler. Sözün, düşüncenin en
dolaysız, yani en duygusuz biçimde dile getirilişinden bir tür sapma
gösterdiği her seferinde, bu sapmaların salt kolaycı dünyadan ayrı
bir ilişkiler dünyasını, bir an-lamda, duyumsattıkları her
seferinde, bu alışılmışın dışındaki dünyanın büyültülebileceğini az
çok kavrarız ve yetiştirilip geliştirilmeye yatkın soylu ve güçlü
bir özün parçasını yakaladığımız duygusuna kapılırız; bu öz işlenip
kullanıldıkça, sanatın varlığını ortaya koyan şiiri oluşturur.
Bütün bir
yapıtın, duygusuz olarak adlandırdığım dilin öğelerinden oldukça
farklı, oldukça ayırdedici özelliklere sahip öğeler yardımıyla
meydana getirilebilmesi, -bunun sonucunda, şiirselleştirilmiş olsun
ya da olmasın, bir yapıt yardımıyla, bir yandan düşüncelerimiz,
kafamızdaki imgelerimiz, arasında, öte yandan anlatım yollarımız
arasında eksiksiz bir karşılıklı ilişkiler dizgesinin, -yani
özellikle, ruhumuzda bir coşku anının yaratılmasına uygun
düşebilecek bir dizgenin varolduğu izleniminin verilebilmesi. İşte
saf şiirin sorunu kabaca budur. Fizikçinin saf sudan söz ederken
kastettiği anlamda saf diyorum. Sorunun, şiirsel olmayan öğelerden
ayıklanarak saflaştınlmış bir yapıtın meydana getirilmesi yolunda
başarılı olunup olunamayacağının bilinmesinde yattığını söylemek
istiyorum. Bunun ulaşılamayacak bir amaç ve şiirin de ülküsellikten
öteye geçmeyen bu duruma yaklaşmak için bir çaba olduğunu
düşünmüşümdür hep ve hâlâ da böyle düşünüyorum. Sonuç olarak bir
şiir olduğunu söylediğimiz şey, bir söylemin içinde yer alan saf
şiir parçalarından oluşur. Çok güzel bir dize şiirin çok saf bir
öğesidir. Güzel bir dize ile bîr elmas arasında yapılan bildiğimiz
beylik karşılaştırma, düşünen herkesin saf bir nitelik taşımanın
değerini bildiğini göstermektedir.
Saf şiir
ifadesinin sakıncası ahlâki bir saflığı akla getirmesidir ve bu tür
bir saflık da, saf şiir düşüncesi benim için, aksine, temelde
çözümsel bir kavram olduğundan, burada söz konusu değildir. Saf
şiir, kısaca, dil ile bu dilin insanlar üzerinde yarattığı etki
arasındaki o, biçimden biçime giren çeşitli ilişkiler üzerine
yaptığımız öylesine önemli bir çalışmada bize yol gösteren ve
genelde, şiir hakkındaki düşüncemizi belirlememize yarayan
gözlemlerimizin doğurduğu bir kurgudur. Daha iyisi, saf şiir yerine,
belki de mutlak şiir demek olacaktı, ve o zaman bu ifadeyi sözcükler
arasındaki ilişkilerden, ya da daha çok, sözcüklerin kendi
aralarındaki anlayışlarının birbirleriyle olan ilişkilerinden
kaynaklanan etkilerin araştınlması anlamında kullanmak gerekecekti;
bu da, kısaca bize dilin egemen olduğu bütün bir duyarlılık alanının
keşfedilmesini esinlemektedir. Bu keşif rastgele yapılabilir. Zaten
genellikle de böyle yapılmaktadır. Ama bir gün dizgesel bir
çerçeveye oturtulması da ihtimal dışı değildir.
Şiir sorunu
konusunda kesin bir düşünceye, ya da en azından, bu sorunla ilgili
olduğunu sandığım daha kesin bir düşünceye sahip olmaya çalıştım ve
şimdi bu düşünceyi aktarma çabası içindeyim. Bugün bu düşüncelerin
yaygın bir ilgi uyandırması dikkat çekicidir. Bu kadar geniş bir
okur kitlesi yalnız şiirle değil, şiir kavramıyla da hiç böylesine
ilgilenmemiştir herhalde. Tartışmalara katılıyorlar, eski
dönemlerdeki gibi çok az sayıda amatörün ve deneycinin katıldığı çok
kapalı gruplarla sınırlı olmayan denemelerin yapıldığı görülüyor;
fakat işin harika yönü şu ki, çağımızda neredeyse ilahi
diyebileceğimiz bu tartışmalara halkın azımsanmayacak bir bölümünün
ilgi, hatta bazen tutku derecesinde bir ilgi duyduğu görülmektedir,
(örnek olarak, esinlenmeyi, emeği, sezginin değeri ile sanalın
çarpıtıcı değerinin karşılaştırılmasını tartışmaktan daha ilahi ne
olabilir? Bu sorunlar ilahi lütuf ve yaratı sorunuyla pek güzel
karşılaştırılamaz mı?
Aynı şekilde,
şiirde de öyle sorunlar vardır ki. geleneğin saptayıp belirlediği
kuralların karşısına kişisel deneyimin ya da özduygunun verileri
çıkarıldığı için ilahiyat alanında karşılaştığımız, kişisel algılama
ve tanrısal olayların herhangi bir aracı olmaksızın öğrenilmesi
konusu ile farklı dinlerin öğretileri, kutsal kitaplardaki metinler,
dogmatik biçimler konusu arasında gözlemlenen sorunlarla tıpatıp
benzerlik göstermektedir...)
Ben yine de,
salt saptama düzeyinde kalacak, ya da basit bir akıl yürütmenin
sonucu olacak hiçbir şey söylememek kaydıyla konuya geliyorum. Şu
şiir sözcüğünü yeniden ele alalım ve önce bu güzel ismin farklı
niteliklerde iki kavrama yol açtığını görelim. Hem “şiir”deriz, hem
de “herhangi bir şiir”deriz. Bir manzaradan, bir durumdan, bazen bir
insandan sözederken bunların şiirsel olduklarını söyleriz, Öte
yandan da şiir sanatından söz ederiz ve “falanca şiir güzeldir”deriz.
Ama birinci durumda söz konusu olan, hiç kuşku yok ki, bir tür
heyecandır; birtakım koşulların etkisiyle, büyülendiğimizi, coşkuya
kapıldığımızı hissettiğimiz zaman içinde bulunduğumuz durumla
karşılaştırılabilecek bu kendine özgü etkilenmeyi hepimiz biliriz.
Bu durumun belli bir iradeyle ortaya konan yapıtlarla bir ilgisi
yoktur; ruhsal ve bedensel düzenimiz ile bizi duygulandıran (gerçek,
ya da ideal) koşullar arasındaki bir tür uyumdan doğal biçimde ve
kendiliğinden meydana gelir. Ama öte yandan şiir sanatı, ya da
herhangi bir şiir dediğimizde bir öncekine benzer bir durumu
doğuracak, ya da bu tür bir heyecanı yapay olarak yaratacak
vasıtaların söz konusu olduğu açıktır. Hepsi bu kadar değil. Dahası,
bu durumu yaratmaya hizmet edecek vasıtaların konuşulan dilin
işleyişine ve özelliklerine ait vasıtalardan olması gerekir. Sözünü
ettiğim heyecan nesneler aracılığıyla yaratılabilir; dilin
vasıtalarından tamamen başka, mimari, müzik v.b. vasıtalar
aracılığıyla da yaratılabilir, ama gerçek anlamıyla şiirin özünde
dilin vasıtalarının kullanılması yatar. Bağımsız şiirsel heyecana
gelince, bunun insana ait diğer heyecanlardan eşsiz bir nitelikle,
hayranlık duyulacak bir özellikle ayrıldığını belirtelim. Onun bu
özelliği de bize yanılsama duygusunu, ya da bir dünyanın (yani
içindeki olayların, görüntülerin, varlıkların, nesnelerin, sıradan
bir dünyayı dolduranlara benzeseler bile bir yandan da bütün duyarlı
yönümüzle yakın ama, açıklanamayan bir ilişki içinde bulundukları
bir dünyanın) yanılsamasını vermesidir. Nesneler ve varlıklar
-ifademi bağışlayın, müzikleştirilmişlerdir; karşılıklı yankılanır
duruma gelmişler ve öz duyarlılığımızla uyum içine girmişlerdir. Bu
şekilde tanımlanan şiir dünyası düş durumu ile, en azından bazı
düşlerde oluşan durum ile büyük benzerlikler gösterir. Düşlerimizi
belleğimizde yeniden yokladığımızda anlarız ki, bilincimiz
kavrayışımızın ürünü olan sıradan oluşumlardan, kendi kanunları
içinde dikkati çekecek kadar farklı, bambaşka oluşumlarla dopdolu,
doyuma ulaşmış, ya da uyarılmış durumda bulunabilmektedir. Ancak,
bazen düş sayesinde tanıyabildiğimiz bu heyecan dünyasına öyle
istediğimiz gibi dalıp çıkamayız. O bizim içimizde kapalıdır ve biz
de onun içinde kapalıyız, bu, elimizde onu değiştirmek için etkili
olabilecek hiçbir olanağımızın bulunmadığını ve buna karşılık onun
da bizim dış dünyaya dönük daha güçlü eylem yönümüzle bir arada
yapamayacağını gösterir. Geçici bir hevesle ortaya çıkar ve keyfince
kaybolup gider, ama insan bütün değerli ve geçici olgular için
yaptığını, ya da yapmayı denediğini bunun için de yapmıştır: Bu
keyfi durumu yeniden oluşturma, arzu ettiği zaman onu yeniden bulma
ve sonunda duyarlı varlığının doğal ürünlerini yapay olarak yayma
yollarını aramış ve bulmuştur. Son derece belirsiz bu oluşumları, ya
da bu yapıları doğadan elde etmesini -ve kör zamanın akışından çekip
kurtarmasını bir anlamda bilmiştir; bu amaçla daha önce belirttiğim
bir çok vasıtayı kullanmıştır. İşte şiirsel bir dünya meydana
getirme, bu dünyayı bir daha, bir daha oluşturma ve zenginleştirme
vasıtalarının içinde en eskisi, belki de en saygını, bununla
birlikte en karmaşık ve kullanımı en güç olanı dildir.
Bu noktada,
modern çağda şairin görevinin ne derece incelik istediğini ve bu
görevinde şairin ne kadar güçlükle (şükür ki her zaman bunun
bilincinde değildir) karşılaştığını iyice anlaşılır kılmak ve
belleklere yerleştirmek zorundayım. Dil herkesin kullanımına açık,
ortak bir öğedir; bu yüzden zorunlu olarak kaba bir vasıtadır, çünkü
herkes onu kendi gereksinimlerine göre kullanır, yönlendirir ve
kendi kişiliğine uygun olarak değiştirir. Bize ne kadar yakın olursa
olsun, düşünme olayı söz biçimine dönüşerek ruhumuzu ne denli
yansıtırsa yansıtsın, dil yine de sayılamalı bir kökene dayanır ve
salt genel kullanıma dönük bir özellik taşır. Oysa şair bu yaygın
kullanıma dayanan vasıtadan özüne herkesin ulaşamayacağı bir yapıt
yaratma yollarını bulup çıkarmayı kendisine sorun edinmelidir.
Sizlere daha önce de söylediğim gibi şair için söz konusu olan,
herkesin uyguladığı düzen ile hiçbir bağıntısı bulunmayan bir dünya,
ya da bir nesneler düzeni, bir ilişkiler dizgesi yaratmaktır.
Bu görevin
bütün güçlüğünü kavratabilmek için başlangıç durumunu, şaire sunulan
verileri, imkânları ve nesnesi yine de onunkinden çok farklı olmayan
başka bir türün sanatçısıyla karşılaştıracağım. Şaire verilenler ile
müzisyene verilenleri karşılaştıracağım. Ne mutlu müzisyene! Onun
sanatındaki gelişme yüzyıllardan beri kendisine, tamamen ayrıcalıklı
bir konum sağlamıştır. Müzik nasıl oluştu? İşitme duyusu bize
gürültüler dünyasını verir. Kulağımız kendisine rastgele bir düzen
içinde gelen pek çok miktarda duyumu alır ve bunları dört ayrı
nitelikte değerlendirir. Oysa ilk çağlara dayanan gözlemlerimiz ve
çok eski bilgilerimiz sayesinde, özellikle sade ve ayırdedilebilir
ve özellikle birtakım bağdaşımları, birleşimleri oluşturmaya
elverişli olan sesler dünyasını gürültüler dünyasından
ayırabiliyoruz, kulak, ya da anlama yeteneği daha bu gürültüler
ortaya çıkar çıkmaz bu bağdaşımların ve birleşimlerin yapısını,
bağlantısını farklılıklarım, ya da benzerliklerini algılar. Bunlar
saf öğelerdir, ya da saf öğelerden oluşmuşlardır, yanı
ayırdedilebilirler; kesin olarak tanımlanmışlardır ve en önemlisi,
aslında gerçek ölçü aletleri olan aletlerle sürekli ve birbirlerine
benzer biçimde üretilme yolları bulunmuştur. Bir müzik aleti,
ayarlanabilen ve belli hareketlerle hiç değişmeden belli bir sonucun
elde edilebileceği biçimde kullanılabilen bir alettir. Ve işte
işitme alanındaki bu düzenlenmenin sonucu: sesler dünyası gürültüler
dünyasından çok ayrı olduğu için ve kulağımız da zaten bunları
açıkça ayırdetmeye alışık olduğundan, sof bir ses, yani kısmen
olağan dışı bir ses kendisini duyurduğunda hemen özel bir havanın
doğduğu olur, duyumuz özel bir bekleyiş durumuna girer ve bu
bekleyiş genel olarak oluşan heyecanla aynı türden, aynı saflıkta
heyecanları doğurmaya yöneliktir neredeyse. Bir salonda saf bir ses
yayıldığında, bizde her şey değişir, müziğin ürettiğini bekleriz.
Şayet, bunun tersine, bir karşı durum meydana gelirse; bir konser
salonunda bir parçanın çalınışı sırasında bir gürültü duyulursa (bir
iskemlenin düşmesi, uyumlu olmayan bir sesin çıkması, ya da
salondakilerden birinin öksürmesi gibi) o zaman bizde bir şeylerin
kesintiye uğradığını, özde bir şeylere karşı gelindiğini, bilmem
hangi birleşim yasasının çiğnendiğini hissederiz ; bir dünya
kırılır, bir büyü dağılır.
Böylece
yaratıcı düşüncesi, işine elverişli ortamı ve yollan ilk anda, hem
de yanılma ihtimali olmadan bulabilsin diye müzisyenin önünde
çalışmasına başlamadan önce her şey hazırdır. Müzisyenin malzemeyi
ve araçları değiştirmesi gerekmeyecek; sadece her şeyiyle
belirlenmiş ve hazırlanmış öğeleri biraraya getirecektir.
Ancak bu olup
bilenler şair için nasıl bir farklılık gösterir acaba! Onun önünde
şu herkesin kullandığı dil, amacına uygun olmayan, kendisi için
yapılmamış olan vasıtalar topluluğu uzanıp gider. Bu vasıtaların
birbirlerine uygunluklarını kendisi için belirleyebilecek bir
fizikçisi yoktur; gam yapımcıları yoktur; ne diyapazonu, ne de
metronomu vardır; bu bakımdan bir doğruluk güvencesine sahip
değildir; elinde sözlük ve dil bilgisi gibi kaba aletlerden başka
bir şey bulunmaz. Üstelik şair, müzisyenin, emirlerini kendisine
zorla kabul ettirdiği, işitme gibi tek ve belli bir konumda bulunan
ve zaten beklentiyi ve dikkati seven üst düzeyde organa sahip bir
duyuya değil, genel ve dağınık bir beklentiye seslenmek zorundadır,
ve bunu da birbiriyle ilişkisiz iç tahriklerin çok tuhaf bir
karışımı olan dil vasıtasıyla yapar. Hiçbir şey dildeki özelliklerin
garip bileşkesinden daha karmaşık, daha güç çözümlenebilir değildir.
Ses ile anlamın ne derece ender uyuşabildiğini herkes iyi bilir; ve
ayrıca bir söylemin çok farklı nitelikleri açıklayabildiğini de yine
herkes iyi bilir: Bir söylem mantıklı ama her türlü uyumdan yoksun
olabilir; uyumlu ama anlamsız olabilir; açık seçik ama her türlü
güzellikten uzak olabilir; düzyazı ya da şiir olabilir; bütün bu
birbirlerinden bağımsız değişken nitelikleri özetleyebilmek için
dilin çeşitliliğini işlemek ve onu çeşitli görünümleriyle incelemek
amacıyla ortaya konan bilimlerin hepsinin adını anmak yeterlidir.
Dil sırayla ses ve buna eklenen ölçü ve dizem açısından
yargılanabilir; bir mantıksal ve bir de anlamsal yönü vardır.
Belagatı ve sözdizimini içerir. Bütün bu farklı bilim kollarının
aynı metni birbirlerinden bağımsız pek çok biçimde
inceleyebildiklerini biliyoruz.., İşte, demek ki şair başta karşı
karşıya gelinen bu çok çeşitli ve zengin, sonunda, birbirine
karıştırılacak kadar zengin niteliklerin hepsiyle bir çatışma
içindedir; sanatının nesnesini, şiirsel heyecanı üreten makineyi bu
çatışmadan elde etmek zorundadır; yani kolay kullanılan aleti,
herhangi biri tarafından yaratılmış bulunan kaba aleti, saniyelik
gereksinimler için her dakika kullanılan ve yaşayanlar tarafından
her an değiştirilen aleti, duyularımıza ya da ruhumuza ilişkin
sıradan yaşamımızı oluşturan ve belli bir süreye tabî olmaksızın
rastlantıyla ortaya çıkan bütün durumlardan çok farklı bir heyecan
durumunun cevheri olmaya zorlar; dikkatini şiire ayırdığı süre
içinde yapar bunu. Sayısız koşullara ve gereksinimlere bağlı olan
her mizaçtan insan onu kabul edip diğer insanlarla ilişki kurmak
için kendi arzusuna ve çıkarma uygun olarak en iyi şekilde
kullandığına göre, ortak dilin ortak yaşamdaki karışıklığın meyvası
olduğunu abartmadan söyleyebiliriz; oysa şairin dili, bu sayılamalı
karışıklığın ürettiği öğeleri zorunlu olarak kullansa bile,
herkesten uzak yaşayan bir insanın herkesin bilip kullandığı kaba
bir malzemeyle, yapay ve ideal bir düzen yaratmak için harcadığı
çabayı gösterir.
Eğer bu
çelişkili sorun tamamen çozümlenebilseydi, yani şair, içinde
düzyazıya ait hiçbir şeyin bulunmayacağı yapıtlar, müzikse! bir
akıcılığın hiçbir zaman kesintiye uğramayacağı, anlamsal
bağıntıların da uyum ilişkileriyle hep bir tutulacağı, düşüncelerin
birbirleri içindeki dönüşümlerinin her türlü düşünceden daha önemli
görünebileceği, yanaçlarla yapılan sözcük oyunlarının kişinin
gerçeğini kapsayacağı şiirler oluşturmakta başarı sağlayabilseydi, o
zaman var olan bir şeyden söz eder gibi saf şiirden söz
edilebilirdi. Ama durum böyle değil; Dilin genel kullanıma, ya da
günlük olaylara dayanan yönü, mantığa uygun biçimler ve
alışkanlıklar ve, daha önce de belirttiğim gibi (kökenlerin sonsuz
sayıda çeşitlilik göstermesi, dil kavramlarının çok farklı
dönemlerde ortaya çıkması yüzünden) söz dağarcığında rastlanan
karışıklık, usa aykırılık, bu tür mutlak şiir ürünlerinin ortaya
çıkmasını imkânsız kılmaktadır; ama ülküsel ya da düşsel bir duruma
ait temel bilginin, ele alınabilecek her türlü şiirin
değerlendirilmesinde çok yararlı olduğunu kolayca tahmin edebiliriz.
Saf şiir
düşüncesi, ulaşılamayan bir örneği, şairin çabalarının, gücünün ve
arzularının gelip dayandığı son noktayı gösterir...
Paul
Valéry
Çeviri:
Cengiz Ertem
|
|