| |
“Yetenek
onay beklemez. Ozanların yaşı birdir” der Melih Cevdet Anday;
özellikle gençlerin usta belledikleri yaşlı şairlere şiirlerini
göstermesini doğru bulmaz. Şair adayının istediği eleştiri değil
övgüdür de ondan. Şairliğin, ustalığın yaşla ilgisi yoktur zaten
deyip geçmeli, gençlerin yazdıkları üstüne toptancı yargılarda
bulunup, onları kırıp dökmekten kaçınılmalıdır aslında. Böyle demek
iyi de, pratikte öyle olmuyor bu. Kendinden sonra gelenleri
beğenmemek geleneği sürüyor. “Usta şair”, “genç şair” ölçütünün
belirsizliği ya da yanlışlığı içinde, bazen genç şair cephesinde
“saygısızlık”, yaşça daha büyük olan şair cephesinde “azarlama”
(karşı saygısızlık) noktasına vardırılıyor bu iş. Ne eleştirene
yarıyor ne de eleştirilene. Her meslek sahasında olduğu gibi bir
süre için usta-çırak ilişkisinin şiirde de yararlı olabileceğinde
birleşilse de, bu sürecin olabildiğince kısa tutulması gerektiği
üstünde durulmalıdır. Öyle ya, öğrenmek, bilgilenmek, deneylerden
yararlanmak diye bir şey de var. Şiiri yazmak kadar, bir süre için
yazılanın izinde yürümek, birileriyle (yaşlı şairler de dahil)
konuşmak, bu yolla da öğrenmek var. Meseleye böyle bakan “genç
şair”, yeteneğin yetmediğini, şiirin öğrenmekle çok ilgili olduğunu
hemencecik kavramış, biraz da yaşınıza, adınıza hürmeten olsa gerek
şiirlerini bazen tek tek bazen de dosya halinde sürüvermiştir
önünüze. Yeteneklidir belki, sanıldığı gibi onay da beklemiyordur.
Görüşlerinize değer veriyordur, şiirlerinizi kendine yakın
buluyordur ve göstermeden edemiyordur. En azından teknik anlamda bir
aksaklık varsa sizin gözünüzle görmek istiyordur. Olabilir.
Önyargılı olmamak gerek.
Şiir Odası
dergisinde çıkan “Şiirlerini Göstermek” başlıklı yazıdan sonra
azalmış olsa da, zaman zaman yazdıklarını bana gösterme gereğini
duyan gençlerle karşılaşıyorum. Düzeltmeler yapmama razı olanlar
bile var bunların içinde. Ortak noktaları şu: Dergilere ısrarla şiir
yollamalarına karşın yayımlamayı başaramadıkları konusunda
birleşiyorlar. Onlara göre bu işin baş sorumlusu hep yakın
çevresindeki insanların şiirlerini basan, onlara öncelik veren dergi
yayın yönetmenleri. Şiir Odası döneminde, imalı bir biçimde
de olsa benzer suçlamaların muhatabı olmuştum. Oradan da biliyorum.
Yine bu genç insanlara göre hatır-gönül şiirin önünde gidiyordu.
Dergi yayın yönetmenleri şiiri değil şairi, daha doğru bir deyişle
kendi yakınındaki şairi önceliyorlardı. Öncelemekle yetinseler iyi,
yalnızca onları yayımlıyorlardı. Şiirde de tarihin çöplüğünde yerini
çoktan almış olması gereken ”cemaatleşme”, buna bağlı olarak da
“şeyh-mürit” ilişkisi sürdürülüyor, genç şair adayı bir kapıya kul
olmak durumunda bırakılıyordu. Her dergi bir iktidarın yayın
organıydı onlara göre, her dergi yönetmeni ya da adı ustaya çıkmış
şairler bu iktidarın başıydı. Şu dergiye göre yazmazsan
yayımlanmıyor, o ustanın izinde değilsen fark edilmiyordun. Hem
şiirin bir kişilik sanatı olduğu ısrarla vurgulanıyordu hem de kendi
kişiliğine sahip çıkmana izin verilmiyordu. Ne yaman bir çelişkiydi
bu?
Onları biraz dinlemeyi, anlamayı göze aldığınızda
sarkaç bir ruh haliyle karşılaşmış oluyordunuz. Böyle
düşünüyorlardı; böyle düşündükleri içindir ki hırçındılar,
umutsuzdular. Kendilerine yer bulamayan dergi yönetmenleri, ünlü
şairlerin kötü şiirlerini koyacak yer buluyorlardı ama. Adı ustaya
çıkmış bazı şairlerin her yazdığı bir öncekini aratıyorsa,
çekilmesi, adını ve şiirini koruması, böylelikle de gençlere yer
açması daha doğru değil miydi? Öyle ya, biri zamanında gidecekti ki
öbürü zamanında gelebilsin.
Yaşça büyük
gördükleri ya da deneyimli buldukları için sana geliyordu. Bu şair
adayını önereceğin bir dergiciyi tanıyordun büyük bir olasılıkla.
Senin selamın, önerin işe yarayabilirdi. Olabilir de, şairi dergiye
sokmak bir adamı işe sokmaya benzemezdi pek. “Hamili kart
yakınımdır” yöntemi burada işe yaramazdı. Şiirdir şairini işe (?)
sokan, odur onu bir yere getirecek olan. Zaman içinde anlaşılır bu.
Yine de genç şair adayının bu heyecanını, çaresizliğini vaktinde
anlamak gerekirdi.
Şu da var: Zaman zaman dergiler çıkaran biri olarak,
daha baştan şunu hatırlatman fazla bir işe yaramayacak olsa da
hatırlatırsın. Hiçbir dergicinin iyi bir şiiri yayımlamama gibi bir
lüksü olamaz. Tanışmaların, arkadaşlıkların görece bir avantajı olur
elbette. Ama iş iyi şiire gelince akan sular durur. Şiir öne geçer,
engel tanımaz, editör tanımaz. Editörün iyisini heyecanlandırır iyi
bir şiiri yayımlamak.
Kumaşın kalitesini anlamak için koca bir topu açmak
düşmez elbette; daha ilk yazdıklarından, ilk ip uçlarından bellidir
şair. Ama bunun aksi de mümkündür ve edebiyatta örneklerine sıkça
rastlanır. Zaman içinde kötü çıkışını silebilir adam, hiç ummadığın
kadar geliştirebilir yazdıklarını. Şiir yetenek işidir de, “yetenek
önemlidir ama işin yüzde biridir ancak” diyen kimdir peki?
Araştırmak, bilgi sahibi olmak, birikimli bir hale gelebilmek çok
daha önemlidir. Bunları bildiğin içindir ki, genç şair adayına hak
ettiğinden fazla bir zaman ayırmadan da edemezsin.
Yanlış olan nedir peki? Asıl yanlış şuradadır: Genç
şairin usta bildiği başka bir şaire yazdığını düzelttirmeye
kalkmasıdır. Diyelim ki, bunu bile bile aldın kalemi eline, sana
uzatılan şiiri düzeltmeye başladın. İyi de ne olacak? Onun yerine
hemencecik sen geçeceksin, onun sesi senin sesinde erimiş olacak.
Ona ait ne varsa, sana ait olanın altında ezilecek, kaybolup
gidecek. Senin dize kurma tekniğin, yapıdan ne anladığın alacak onu
yerini. O bir bahane olacak da sen kendi şiirini yazmaya
başlayacaksın. Genç şair adayı kaş yapayım derken bir kez daha göz
çıkarmış olacak.
Orhan Koçak, eleştirmen Harold Bloom’dan hareketle şöyle
der: “Her şair kendi imgelemsel alanını açabilmek için şiirsel
babalarıyla (ustalarıyla, A.B.) boğuşmak, onları hem içerip hem de
geçersizleştirmesini sağlayacak stratejiler geliştirmek zorundadır”
(Virgül, Nisan 2001, sayı: 40).
Bunları düşüne düşüne giderim bana şiirlerini
gösterecek genç insanla buluşacağımız yere. Şunu da unutmadan ama:
Gösterdikleri şiirler üstüne ya da o günlerde yayınlanan yeni
şiirlerden konuşurken kendi beğenimi, kendi şiirimi de gözden
geçirme fırsatını yakalayacağımı bilirim. Onun şiirine bakmak, kendi
şiirime, en azından son yazdıklarıma bir daha bakabilme olanağıdır
sanki. Bir süre sonra o genç insana değil de, başka bir şaire,
Abdülkadir Budak’a bazı şeyleri söylemeye, ona sert sayılabilecek
eleştiriler getirmeye başlarım. Bir şairin ötekine ait şiirinden
konuşması demek kendi şiirinden konuşması demektir de ondan.
Pratiğimden de biliyorum bunu; Varlık’ta “Bende Kalan
Dizeler”i yazdığım dönemlerde az mı eleştiri aldım bu yüzden.
Sende kendini
arar şair dediğin
Evet, öyledir. Bırakın gençleri, adı sanı duyulmuş,
usta bellenilen şairlerde bile bir yakınını, benzerini arıyor gibi
oluyorsun. En azından bir “ruh akrabalığı”nı. Onu biraz daha farklı
bir yere koyuyor, kendi içinde öne çıkarıyorsun. Şiir üstüne yazılan
şair yazıları da öyle değil midir? Her yazı bir savunmadır aslında.
Kendi şiirini (gözden kaçar korkusuyla belki de) bir yere koyma,
yazı yoluyla da inşâ etme isteğidir. Şair, sevdiği şairleri
söylerken de, uzak durduklarını belirtirken de kendi şiirini
seçiyordur aslında. Yukarıda da dediğim gibi, “seçmek seçilmektir”
sözü bu yüzden doğru olsa gerektir. Seçtiğin seçilenden çok seni
gösterir. Zevkini, eğilimini, şiirden neyi anlayıp neyi
anlamadığını. Yine başa dönecek olursam, yanlıştır yayımlanmamış bir
şiiri başka bir şaire göstermek. Kişilik uçup gidebilir; o kişiliği,
kendine özgü bakışı ortaya koyan biçem dediğimiz şey ötekine
geçebilir. Bir şairin öteki şaire düzelt diye verdiği şiir, “kendi
biçemine çevir, kendi şiirini benim aracılığımla yaz” demektir. Kim
göze alabilir ki bunu? Bunu göze alandan, alışkanlık haline
getirenden şair olur mu? Şairi var eden biraz da eksikliğidir,
bıraktığı boşluklardır. En önemlisi de, günün gözde eğiliminden
uzakta durmaktır, yabanıl ve yalnız olmayı göze alabilmektir. İlkin
yaşıtlarınla, yola birlikte çıktıklarınla, daha sonra da usta
bellediklerinle sınayacaksın kendini; onlara rağmen kendin
olabileceksin. Korkmayacaksın yanlış yapmaktan, yalnız kalmaktan.
Kendi deneyimimden bir örnek vermem gerekirse;
zamanında karşı çıktığım görüşün tastamam yanındayım bugün. Yine bu
dergide, yıllar önce Cemal Süreya’nın ve Edip Cansever’in de
katıldığı açık oturumun bir yerinde şöyle bir sözü vardı Turgut
Uyar’ın: “Genç şairler mükemmeliyeti ararken kişiliklerini
yitiriyorlar”. O zamanlar genç şair olarak görüyordum kendimi (şimdi
de öyle ya), yanıt hakkımı kullanıyor, bir şiirle karşılık
veriyordum Turgut Uyar’a: “Mükemmel olmasın mı yazdıklarım / Bunca
yanlışlıktan sonra”
gibi dizeleri içeren şiirimin bir yerinde bombayı (kendi
elimde ama) patlatıvermişim: “Kişilik bir şiire başlamakta belirir /
Bitmiş hâli sonra gelir ey usta!” Ve benzer dizeler (Varlık, Mayıs
1983). Zaman içinde öğrendim ki usta haklıymış. Genç şair
yanlışlıklar yapmaktan, çelişkilere düşmekten, acemiliklerden
korkmamalıymış. Saygısızlığa vardırılmayan bir özgüven ile söke söke
almalıymış hakkını.
Tam burada sevgili şairim Ülkü Tamer’in kulaklarını
çınlatmak isterim. Şiirlerimle çöp sepetlerine katkıda bulunduğum
yıllardı. Ustalarımdan biri (Ülkü Tamer), dergilerden birinin (Sanat
Olayı) başındaydı. Kayseri’de, o ıpıssız taşra koşullarındaki
çırpınışlarımı, beklentilerimi, sevimli sayılabilecek bir dik
kafalılıkla şiir formunda yazmış, adını “Genç Ozan” koymuş ve
yollamıştım Ülkü Tamer’e. Elbette kendimi de kastederek “Hak etti
aranıza sokulmayı ustalar” çığlığını bastığım şiirdeki içtenliği,
özgüveni sevmişti anlaşılan, bekletmeden yayımlamıştı (Sanat Olayı,
Mart 1981, sayı: 3). Onun gibi yazmıyordum ama devamı geldi bunun,
yolladığım öteki şiirlerimi de bastı.
Şimdi düşünüyorum da, gençliğin getirdiği o
pervasızlık güzelmiş. Daha güzel olanı ise ısrarlı, inatçı bir
tutummuş, şiir adı verilen “alkolün kana karıştığı” o coşkulu
yılları yaşamakmış. Memet Fuat bir şanstı benim için, Ülkü Tamer de.
Şimdiki gençler isterlerse şanslarını kendileri yaratabilirler; daha
doğru bir deyişle işi şansa bırakmazlar. İnandıracaksın insanları
şiirsiz yapamadığına, ufak ufak söz alacak, şiir ortamını, -ustaları
da- sorgulayacaksın. Yılmak, küsmek, kaçmak yok.
İsterse yanlış anlaşılsın; kendi pratiklerimden örnek
vermek, daha bir içeriden konuşma fırsatını sağlıyor bana. “İlk
şiirlerimi yayımlamaya başladığımda ben böyle yapıyordum, siz de
böyle yapın” demeye getirmiyorum da, şiir bu anlamdaki etkilere
verilen estetik düzeyde bir tepkidir hatırlatmasında bulunuyorum.
Biraz daha açacak olursam, şiir, ortama, gidişata eleştiri getirmek
anlamında da kullanılabilir diyorum; yazıda olduğu gibi. Yaşadım ve
gördüm çünkü. Öteki iyi şiirleri okuya okuya, yazdıkça, yırtıp
attıkça, yeniden yazdıkça ve yayımladıkça bulur genç şair adayı
kendi şiirini. Kendi anahtarıyla açar kapıları. Şiirlerini ona buna
göstererek, düzelttirerek değil. Sonra hangi birine göstereceksin
şiirini? “Ustaların seçtikleri” için bana şiirlerini yollayan
gençlerden kimbilir kaçı Ece Ayhan’ından Adnan Özer’ine, Hilmi
Yavuz’undan Sina Akyol’una, Gülten Akın’ından küçük İskender’ine
uzanan farklı kişiliklerin kapısını çalmadılar mı bu vesileyle?
Öyleyse, hangi şairin beğenisine göre yazacak bu gençler? Usta
saydıkları bu insanlara eşit mesafede durulabilecekler mi? Hem sonra
ustalar yeni bir şair görmekten çok ardılını görmek isterler; fazla
sokulmaya gelmez.
Bu konuda bir örnek: İlk kitaplarımı yayımlarken
Behçet Necatigil’i sevdiğimi biraz fazla belli etmiştim de, Cemal
Süreya’dan zılgıtı yemiştim. “Necatigil’in havarisi Abdülkadir
Budak” demişti “En Gençler” başlıklı yazısında. “Havari” adını
taşıyan bir yanıt şiir de ona (Yazko Edebiyat, Ekim 1981, sayı: 12).
Son dizesine bakar mısınız?
Kim İsa olabilmiş havari olamadan?
“Ustaların
seçtikleri” meselesi
Yeri gelmişken bir inceliğin, alçakgönüllülüğün
altını çizmeliyim. Enver Ercan bir egoyu kırmayı başarıyor burada.
Kendini dergi merkezinden olabildiğince çekmeye çalışıyor. Gençler
üstünde kolayca kurulacak bir tahakkümden kaçınıyor. Hâl böyle iken,
hazır size “usta” sıfatı verilmişken gençlere şablonlar sunmaktan,
onları kırıp dökmekten –özellikle burada- kaçınmalı diye düşünüyorum
doğrusu. Şiirde de usta-çırak ilişkisinin bir süre için yararlı
olacağını hatırlatarak ama.
Ben de yapmışım zaman zaman; ustalığın yaşla ilgili
olmadığını bile bile, vaktinden önce olgunlaşmalarını isteyip,
gençleri doğal yörüngesinden ayırmaya çalışmışım. Birbirlerine
benzediklerini, sözcük oyunlarına, zekâ gösterilerine kendilerini
kaptırıp, ilgili ilgisiz dize yığınlarına şiir adını verdiklerini
ileri sürmüşüm. Cümleyi dize ile, manzumeyi şiir ile
karıştırdıklarını da. İmgeyi yanlış anladıklarına değinip, değişik
zamanlarda, mekânlarda, ruh hallerinde yazdıkları dizeleri alt alta
ya da üst üste getirip şiir diye yayımladıklarını hatırlatmışım
onlara ve “şiir parçalanmışlıklardan elde edilen bir bütündür”
demişim. “Kendinden sonra gelenleri izlemek” başlıklı bir yazı
yazdıktan bir süre sonra da eni konu vazgeçmişim bundan. Niye mi?
Gençleri kıyasıya eleştirmek, yerin dibine geçirmek ustalığın değil
olsa olsa yaşlılığın belirtisidir de ondan. Bu kanıya vardıktan
sonra da, konuya ilişkin son cümlemi kurmuşum:
Usta en kısa zamanda terk edilmesi gereken rehberdir.
Yürümek ya da
yolda kalmak şairin elindedir
Zaten öyle değil midir; çokları başlar da birileri
sürdürür bu işi. Yeteneğin önü kesilemez; yeteneksiz birini de değil
bir usta, onlarcası bir araya gelse bir yere getiremez. Her dönemde
olduğu gibi adları duyulur sadece; dergilerde görünürler, kimi
yayınevlerinden kitaplarını çıkartmakta zorlanmazlar, kimi ödülleri
de kazanabilirler. Ama şiir yazarı olmak başka bir şeydir, şair
olmak başka bir şey. Şair zamandan önce tutar elini. Zamandan önce
kendi kendini ayıklar şair. Elenme konusunda yeteneksizin,
birikimsizin acelesi vardır çünkü. Bir de senin acele davranmana
gerek yoktur. Bir sürü insan aslında birkaç şair için çalışır. Bu
bir gerçeklikse tepeden tırnağa şair olan birine yaşı genç diye yol
gösterilemez; ötekilerine ise yol
göstermek şöyle dursun yol yapsan nafiledir.
Tersi de geçerli bunun. Adam yirmisinde bile değil,
her şeyin farkında. Bırakın birlikte yazmaya başladıklarını,
kendisinden çok çok önce yaşamış ve ölmüş şairlerin de farkında.
Ustalarını seçmiş, seçmeyi bilmiş. Böyle iyi bir şaire, yaşının
küçük oluşuna bakarak yol göstermek olur mu?
Bir örnek vermek gerekirse, Nilay Özer’den ve onun
ilk şiirlerinden biri olan “Çırak”tan söz edebilirim bir daha.
Gençken yaptığımı yapmış ya da çırak gibi duran bir şairin usta işi
bir şiir yazmış olmasından mıdır nedir, çok sevmiştim onu ve Cemal
Süreya’ya özenerek “Çırak adlı şiiriyle uçtu bu çocuk” demiştim
(Şiir Coğrafyamız 1998, Damar Yayınları, Ankara). Şu kısacık zaman
dilimi benden çok onun yazdıklarını haklı çıkardı.
Sahi, ne diyordu Hasan Ali Toptaş?
“ Yazmaya başlarken yalnızsın, bitirdiğinde daha da
yalnız...”
Abdülkadir Budak
(Varlık, Aralık
2001)
|
|