| |
Meselâ, şiir
nereden başlar? Nerede biter? Nerede bulunur? Peki, nedir şiir?
Sadece bir edebî tür mü, yoksa ondan fazla bir şey mi?
Elbette şiirîn
hikmetinden sual olunmaz. Şiir, uzam ve zamanda yer alan bir nesne
gibi bilinemez. Salt bir düşünce de değildir. Derrida’nın deyimle
bir “belki” ırmağında bulunur.[1]
[1] Belki ırmağında örneğin, “yaşam tiksintisi”[2]
[2] duyanlar, yaşamdan uzak kalmak isteyenler bulunur. “Belki” bir
kenosis’dir.[3]
[3] Boşluk açmaktır; alışılagelen pılı pırtı bakışları,
düşünceleri bir kenara iterek, yeni bir anlama alanı, yaşam alanı[4]
[4] açmak. “Ayaklarım nereye basıyorsa baba yurdu oradadır”[5]
[5] diyenlere karşı. Şiir bir baba yurdu değildir!
Şiir küre çatma
anlamında bir “belki”! Dünyaya, şiir küreler çatmak gerek,
şiiryuvarlar! Dünya, şiiryuvarlar içre solunursa dünyadır.
Ayağımın bastığı yer nasıl vatanım olabilir? İçinde 1. Yârim 2. Şiir
küre yoksa? Dünyayı yuvarlayıp küreselleştirenler, “yâr”larını
unutuyorlar. Hiçbirinin yâri yok çünkü.[6]
[6]
Şiir bir yurt
tutma işidir, Heidegger’e yakın anlamıyla: Bir oikêsis dir. Yâriyle
yurt tutar insan. İçindeki dışındaki yâriyle. Yâr şiiri besleyen bir
erktir, güçtür, enerjidir. Erôs’tur, libido’dur, wille’dir.
Yâr, küreye yuvarlanmış insana cinsel nesnedir, yatak arkadaşıdır.
Şiiryuvar yoğun bir dünyayı ayakta tutan bir güç kaynağıdır
oysa, “belki ırmağında” yürürsek. Pılı pırtı, ıvır zıvır[7]
[7] dünyasının zıppırları olan entelektüeller, dünyayı kavramlara,
sözcüklere boğarlar.[8]
[8] Sözcüklerin çökeltisi altında, canı çıkmış dünyada, şiiryuvarlar
çatamazsanız!
Şiirin geldiğini
ayak sesinden anlarız. Ivırla zıvırla dolu dünyada bu ses duyulmaz!
Fizikte olduğunun aksine, şiirin ayak sesleri ancak boşlukta
duyulabilir! Şiirin sesini ileten ortam boşluktur. Oysa, tıklım
tıklımdır dünyamız, hınca hınç doludur. Bu boşluk yokluğu, bu tehî
olmayan dünya, şiiri buyur etmez. Şiir bir eldir, yabancıdır, itilir
sınır kapılarından dünyanın. Şiire karşı bu düşmanlık[9]
[9] , onun yeryüzünde “mevzûn, mukaffâ” söz olarak anlaşılmasına yol
açar. Kapıdan kovdukları şiiri, bacadan manzume olarak alırlar,
kendilerine şair diyen zıppırlar! Arada bir düştükleri
geçici boşlukları şiirsel boşluk sanırlar. Orda değildir oysa
şiir. Şiir yurt tutabilmek[10]
[10] için “kalıcı”
[11][11]
boşluklar ister.
Şiire belki
ırmağından gidilir. Bu ırmakta yürünürse, görülür ki içimizdedir
şiir!
Unutma, içimizde
çoğu zaman
Ateşli bir şiir
vardır uyuyan.
[12][12]
Şiir ateşlidir.
Yârin ateşidir, ateşi. Öteki’nin ateşi! Batı kültürünün öteki’si,
Levinas’da doruğuna varan biçimiyle, Yahudi-Hıristiyan gelenekten
izler taşıyarak, bizim dilimizdeki şiir kürede yâre dönüşür! Dolular
âleminin zıppırları yârin peşinden gitmeyi budalalık sanırlar. Şâir
bir budaladır, boşlukta duyduğu ayak seslerinde dolayı belki
de!
Kolla düşlerini:
Bilgeler budalalar
kadar güzel düş göremezler.[13]
[13]
Yüreğimizin bağ
bozumu sürekli olarak gerçekleştiği için şiirle, sürekli hasadı
alındığı için gönlümüzün, hasta derler bize, biz şâirlere.[14]
[14]
Kalbimiz bir kez
bağ bozumuna uğradı mı
Sayrıdır gayri
yaşam. Bilsin herkes bu gizi.[15]
[15]
Sayrı olan,
sağlıksız olan bu vıdı vıdı dünyadır. Gönlümüzden hasat alınmasına,
şiir devşirilmesine dayanamaz. Şâiri manzumeci yapar. Manzumecilere
sözde saygı gösterip, “çok büyük ruhlular”[16]
[16] dese de, onların kötülüklerinde de büyük olabileceklerini
düşünür.
Çok büyük
ruhluların çok büyük kötülüklere, çok
büyük iyilikler
kadar güçleri yeter.[17]
[17]
Bu denli güçlü
olan şâir ruhu, şiirin oyuncak olmadığını bilir. Şâirlik zordur,
şâiri susturmak zordur çünkü. Şâiri susturamazlar, onun anası
sütsüzdür. Sütü olmayan bir anadan, boşluktan, hiçlikten emen şâiri
hiçbir ninni susturamaz. Mehmed Hasib Dûrrî (1844-1915) söylüyor:
Şâirin şi’rine eyler kuberâ istihzâ
Lu’b-i sıbyan mı sanırlar acabâ bu fenni
Mâderi sütsüz olan
tıflı avutmak müşkil
Sesi kesmez ne
kadar dense de neni neni
“Erbâb-ı teşaür
çoğalıp, şâir azaldı” dermiş Muallim Nâci. Teşaür, şâirlik
iddiasında bulunan, şiir kurnazı, zorluğu yaşamadan şiir tavrını
gerçekleştirmeden şâir olmaya kalkandır.
Şâirlik zordur,
şiir zor. Boşluktan söz devşirmek.
Her şey zor! Acı öyleyse,
Sen herkesten çok
şâire
Amacı coşkudur
çünki,
Çünki en zor iş
onunki.
Affet şâiri,
şiiri![18]
[18]
Şiirin zor, şâirin
zor olduğu anlaşılsa da, şiirin, şâirin ne olduğu anlaşılmamıştır.
NELİĞİ ÜSTÜNE
ŞİİRİN
Şiir bir varoluş
biçimidir. İnsan dünya gezegeninde varlığını, nice zorluklarla da
olsa, sürdürebildi; bir anlamda da sürdürebiliyor. Karnını
doyurabiliyor, neslini sürdürebiliyor. Bir ölçüde doğal
felaketlerle, kıtlıklarla baş edebiliyor, oldukça çok fire verse de
bu kavgasında. Kendi kendisiyle savaşıyor, kendi kendini kırıp
geçirebiliyor.
Tutunuyor
ama sonunda. Hâlâ bu gezegende var. Tutunma bilgisini geliştiriyor,
bilimde, tıpta, teknolojide bilgisini genişleterek; daha güçlü
tutunmaya çabalıyor.
Mağarasında
yaşarken, ava çıkıyor, çevresiyle kavga ediyor, tutunuyor, türünü
sürdürebiliyordu. Tutunma kültürü, bu gezegendeki binlerce
yıllık tarihi içinde insanı var kıldı. Tutunma kültürü bugünde bugün
de egemenliğini sürdürüyor. Yarışmacı, neoliberal düzende, insan
tutunmak için koşturup duruyor.
Şiir bu
tutunma kültürünün dönüşmesiyle ortaya çıktı. Karnı doymuş
mağara insanı, cinsel açlığını da biçimde giderdikten sonra ya da bu
açlığın yarattığı enerjiyle, belki de mağarasından, yeni doğmuş aya
bakarak, belki de kuşluk vakti çiçek açan ağaçları alaca karanlıkta
fark ederek ilk çığlığını attı: yere göğe inledi: Şiir, bir
kültür olarak, bir tavır, bir yaşam biçimi olarak bu
inlemeden çıktı.
Şiir kültürü,
tutunma kültürü içinden, tutunma kültürü sonrası doğdu: Ardından iki
yeni kültürü doğurdu: Anlam ve bezeme kültürünü.
Tutunma
koşuşturması içinde attığı çığlık, onu türkülere, müziğe götürdü.
İçindeki duygu ve düşünce güçlerini uyandırdı. Bu koşuşturmanın
anlamını aramaya başladı. Kimi yerlere, kimi nesnelere, kimi
insanlara kutsallık atfetti. Değerlerini oluşturmaya başladı. Dili,
düşünce ve duygularının gelişmesiyle gelişti. Demek ki şiir
dilden önceydi, bir çığlıktı, bir böğürme, bir homurtu. Dil
şiirden sonra doğdu!
Kendini ifâde
etmeyi denedi, bu arada. Tutunma kültüründen, şiir kültürüne, oradan
anlam ve bezeme kültürüne geçişte, duvarlara resimler yaptı, onlara
büyüsel anlamlar verdi, büyüyle “kerâmetler” gerçekleştirmeye
çalıştı. Dünyayı araçlarla bezedi. Araçları tutunma kültürünü
geliştirmek için kullanırken, verdiği anlamlarla yeryüzünde evler,
tapınaklar yaptı, totemler yarattı! Ahlâk ve estetik kaygıları
gelişti, bu gelişmeyle değerlerini daha belirgin kıldı; dilini,
müziğini, resmini, heykelini, mimarîsini, şehirciliğini geliştirdi;
anlam ve bezeme kültürü giderek tutunma kültürüyle bütünleşti.
Bu dönüşümleri
sağlayan şiiri, tutunma, anlama ve bezeme kültürleri, kendi
içlerinde çoğu zaman gizil olarak, arada bir de şiir olan
yapıtlarla, yaşamlarla, tutumlarla etkin bir biçimde hep taşıdı.
Şiiri, tutunma yoğun bir yaşam içinde ürün olarak anlamaya
başladı, onun bir tavır, bir duruş, bir algılama olduğunu unuttu
çoğu kez. Müziğe kattı şiiri, türkü söyledi; resimlere, heykellere
kattı, büyüsel bir kılık verdi şiire, inancına kattı. Dinsel
ayinlerde, tapınmalarında kullandı. Kutsal saydığı metinlerin diline
işledi.
Tutunma yaşamında
bilgisini yığma bilgi olarak kullandı çoğu zaman hâlâ da öyle
yapıyor. Bilgisini süzmeye başladığında, anlam kültürünün etkisiyle
“hakîkati” aramaya başladı. Bilimi ve felsefeyi oluşturdu.
Unutmayalım, yığma bilgiyle hakîkat aranmaz.[19]
[19]
BELKİ IRMAĞINDA
ŞİİR YOLCULUĞU
Şiir, yaşanan
dünyaya belli bir duruşla başlar. Duruş olan şiir, şiir
yolculuğunun başında durur. Şiir âleminin kapısıdır. Şiirin, salt
bir edebî ürün olmadığını söylemiştik. Bir insan şiir olabilir: Bir
yaşam. Yaşamının, kendinin şâiri olabilir insan. Bu, deyim
yerindeyse eko-genetik bir niteliğidir, potansiyelidir
insanın. Gücüdür. Çevresi ile bedensel yapısının etkileşimi içinde
ortaya çıkmış bir özelliktir.
Mağara insanı, bir
çığlıkla, bir inlemeyle, bir feryatla duyurmuştu, şiirsel duruşunu
dünyaya. Bir duruş olan şiir, insanın bedeninden yayılır, duygu ve
düşüncelerini etkileyerek çevresine.
Belki olanağını
keşfeden insan, tutunma kültüründen, kendine yeni bir kapı açtı.
Duruş olan şiiri gerçekleşti, dünyayı, kendi içinden, bedeninden,
duygularından, aklından, ilişkilerinden, çevresinden süzerek
geçirdi. Bu, dünyayı, kendini süzgeç kılarak süzme, ona,
anlam kapılarını, dünyayı ve kendini (kendisi dünyadır zâten!)
bezeme pencerelerini açtı. Kendini kendine, dünyaya, çevresindeki
gerçekliği şiirden geçirerek takdim etme, sunma olanağını
buldu. İnsan, kendini şiirlemeyi, şiir olarak takdim etmeyi öğrendi.
Duruşuyla kendini
arındırdı tutunma yoğun yaşam doluluğundan; boşalttı içini kaplamış
tutunma dünyasını, içinde ve dışında kendine yer açtı.
Olanaklarını
araştırdı. Açılan yere, tutunma yoğun bir yaşamda edindiği dilinin
sınırlarını zorlayarak, düş gücünün yardımıyla, farklı olanı
koymayı denedi. Farklı olanı araştırdı. Kendi kültürünü,
destanlarla, türkülerle, tutunma yoğun kültür içinde şiirin bu
farklı duruşuyla besledi. Söylencelerini masallarını kurguladı. Şiir
duruşuyla kendine, ilişkilerine, diline, duygu ve düşüncelerine,
bedenine farklı bakmaya çabaladı. Kendine, kendini anlatacak
ifâde aradı şiirle! Bir duruş olan şiir, kendini edebiyatta,
seyirlik oyunlarında, resimde, heykelde ürünler olarak gösterdi.
Tutunma dünyasının ifâde biçimlerinin ötesinde ifâde
yollarını keşfe çıktı.
Şiirsel takdim,
şiirsel bezeme, şiirsel kendini ortaya koyuş, tutunma kültürü
dışında anlama yolları açtı ona. Bedenindeki oynama
dürtüsüyle birleşince tutunma dünyasında kendini sınırlayan
etkilerden kurtulmayı denedi; bakışında, kavrayışında, anlayışında
özgürleşmeye çalıştı. Homo ludens, oyun oynayan insan, şiirleyen
insanla örtüştü.[20]
[20]
Şiirleyen
duruşuyla insan, belki ırmağında yol almaya başladı, dilin
sınırlarında dolanmayı denedi. Dilin olanaklarını keşfe başladı.
Böylece yola
düştü. Bir duruş olan şiirden, bir yola düşme, yola
çıkma olan şiire doğru ufuklarını genişletmeye çabaladı.
Belki ırmağı onu
beri âleminden, bu tarafta olan dünyadan, ötede olan
dünyaya doğru taşımaya başladı.
Yola düşme olan
şiir süresi, dinleme tavrı, becerisi, eylemi ile gerçekleşir.
Dinleme, kendini, kendindeki sesi, evrenin doluluğundan, o doluluğun
içinden gelen sese açar insanı. Dinleme insanın sabrını dener.
Dinleme insanın kalıplarını kırıp, tüm bedeninin, duygularının ve
aklının kulak kesilmesini ister. Oysa tutunma yaşamı içindeki insan,
içini savunma mekanizmasıyla, alışkanlıklarıyla, kendini koruyup,
sürdürmeye yarayan taktik ve stratejilerle donatmıştır. Bu doluluk,
onun dinlemesini, kendini kollamayı bırakıp dinlediğine kendini
açmasını, adamasını engeller. Bundan dolayı duruş olan şiirle
başlamak gerekir: Duruş olan şiir boşaltır yer açar çünkü. Bu açılan
yerin boşluğunu taşıyabilmek zordur, insan boşluğa kolay kolay
katlanamaz, belki bir yansıtma (projection) mekanizması sonucu
doğanın da boşluktan kaçtığını söylemiştir.[21]
[21] Oysa, Lucretius’un bir başka bağlamda söylediği gibi[22]
[22]
gösterir ne çok
daha az boşluk var içeride[23]
[23]
sözü, içinde
boşluk bulamayan, içindeki pılı pırtı doluluğuna şaşan
insanın sözü olmalıydı. İçinde şiiri alacak boşluk olmayana şiir
gelmez. “Ne çok daha az boşluk” olduğunu görünce, boşluk azlığını
görünce kahrolan insandır, şiir duruşundaki insan. Belki yukarıdaki
dizeyi
gösterir ne çok boşluk azlığı var içeride
diye
yorumlayabiliriz! İnsanın boşluktan değil, boşluk azlığından
korkması gerekir. Nedense tersi olmaktadır. Boşluğa dayanması için
tutunma kültürü içindeki insanın sabır gücünün son derece gelişmiş
olması gerekir, belki ırmağındaki yolculukta. Evrenin sesine,
varlığın, yokluğun sesine açılan bir kulağın korkusu, yalnızlığı,
çok şiddetli olabilir.
Burada Doğu
hikmetinden alınacak dersler vardır: “Belki” yaşantısı şiir
yolculuğunda yumuşaklık (docilité, soumission) gerektirir.
Uslu olmak, teslim olmak, boşlukta boşluk olmak, varlıkta
varlık.
Yola düşen,
yeterince direnir, sabır ve yumuşaklığını (itidal!) koruyarak,
içindeki ve dışındakini dinlemeyi bilirse, üçüncü aşamada dönüşmeye
başlar! Dönüşüm bir coşku ve isteme gücü oluşturur. Buradan dördüncü
aşamaya sıçranır. Bir geçiş olan şiire. Bu dünyanın, bu
dilin, bu düşünme biçiminin ötesinin kapısı aralanır. Beride olan
dünya ile vıdı vıdı dünyası ile ötede olan dünya arasında belki
ırmağı boyunca şiir durur! Geçiş aşamasında dönüşmeye dönüşen,
sürekli dönüşme olan bir yaşama varılır. Dünya salt bir dönüşme
kesilir. Şiir, dönüşmeye durur.
Bütün bu ırmak
boyunca yaşanan şiir serüveni ürüne dönüşürse, bu ürünler ne olarak
çıkar önümüze?
Sanat yapıtı
olarak çıkabilir. Düşünce yapıtı olarak da, sanatta, edebiyatta,
bilimde, felsefede.
Bir tavır oluşumu
olarak kendini ortaya koyabilir şiir. Tavrımız şiirsel bir ürün
olarak sunabilir kendini. Bir karakter oluşumu da olabilir. Şiir
olur insan. Şiirleyerek kendini. Nihayet, bir yaşam biçimi de
olabilir şiirsel ürün: Yaşama biçimimiz şiir olabilir.
ŞİİR ve HİKMET
İnsan yaşam
karşısında savrulan bir varlık. Çoğu zaman, savrulmayı istemediği
hâlde savrulur. İtilip kakılmak, sürüklenmek istemez. Değişik
kültürlerdeki hikmet, yaşam deneylerimizin süzülerek,
içselleştirilerek düzenlenip, kuşaktan kuşağa sözel ya da yazılı
olarak aktarıldığı bilgiler yumağı olarak, karşımıza kendini bilen,
olgun, onurlu insan tipi çıkarıyor, örnek insan beklentisi içinde.
Örneğin, bizim kültürümüzde rastgele seçeceğimiz şiir formunda bir
örnekte bunu görebiliriz.
Ne olurdu beni
dünyâya gelirken yâ Rab
Âlim ü kâmil ü
fâzıl olarak halk etsen
Kimseden etmez
idim şimdi temennâ-yı edeb
Beni meşmûl-i
fezâil olarak halk etsen[24]
[24]
Kendi kendine
yeten, erki kendinde bulunduran, nâmerde muhtaç olmayan bilge tipi,
özellikle Stoa felsefesinin beslediği Roma kültüründe pek etkindi.
Hikmet, bizim kültürümüzde Allah’tan başkasına muhtaç olmayan, kâmil
insanların oluşumunu öngörür. Örneğin, aşağıdaki gibi sözler bir
zaman evlerimizde, hat sanatının incelikleriyle yazılarak
duvarlarımızı süslerdi:
Yarab, beni muhtacına muhtac itme,
Muhtac isem ancak sana muhtac olayım.
Peki, bu kemâle
ermeye çalışan insanın çabasında şiir nerede durur?
Öl ve ol: Gerçek bu al!
Ya bil sen bunu ya da
Zavallı bir konuk kal,
Bu karanlık dünyada.[25]
[25]
Goethe, Doğu’nun
sesini duymanın heyecanıyla tavrını almıştır: Öl ve ol! Şiirin belki
ırmağında duruş, yola düşme, dönüşüm ve geçiş evrelerini bu
dörtlüğün içinde çarpıcı biçimde görüyoruz. Hikmet şiiri, şiir
hikmeti yoğuruyor. Duruş olan şiir, bir ölümdür, bir boşluktur, bir
hiçliktir çünkü. Bu dünyanın vıdı vıdısına, pılı pırtısına sahip
çıkma tavrını yok ederek, ölerek, ırmağa düşebilir, yolculuğa
başlayabilirim. Tasavvufun odağını oluşturduğu hikmetimizin, başka
bir kültürdeki şiir tarafından şiir ırmağına konularak, şiirsel
yolculuğa çıkılması ilginçtir.
Şiirin
hikmetinden sual olunmaz demiştik; elbette, hikmetin şiirinden de
sual olunmamalıdır. Bunlar birbirlerini besleyebilir,
güçlendirebilir, örneğin Yunus’ta olduğu gibi.
Bizim kültürümüzde
şiirin kerâmet sayıldığı olmuştur. Örneğin Hacı Bayram Velî, “nazm
evliyanın keramatındandır. Zorla değil, hâlle söylenir,
görünüşündedir.”[26]
[26]
Şiiri hikmeti
taşıyan önemli bir olanak olarak görmektedir. Örneğin, Nâbî şöyle
diyor:
Hikmetâmîz
gerektir eş’ar
Ki meâli ola
irşâda medâr[27]
[27]
Oysa Mevlânâ
Nefahat’ında şöyle diyormuş:
Şiir de nedir ki
ondan laf edeyim
Şâirlerin
hünerlerinden başka bir hünerim var benim[28]
[28]
Şiir hikmetin
hizmetçisidir, hikmet şiirden fazladır, Mevlânâ’ya göre.
Şiir, cilâlı boş
sözlerden oluşmuşsa, bir söz yığını ise, zâten şiir değildir, bu
yazının çerçevesi içinde. Bundan dolayı Divân-ı Lügât-it-Türk’de
şöyle deniyor. (I, 419)
Bulmaduk neng-ke
sevinmeng
Bilgeler anı
yirer[29]
[29]
Şiir yitirdiğimiz
şeyleri bulma taklidi olamaz. Boş söz olamaz, olursa hikmet sahibi
kişiler bunu eleştirirler. Bilgeler, şiirin hikmet, hikmetin şiir
olmasını ister. Elbette, Mevlânâ’nın öngördüğü gibi hikmet şiirden
fazladır, şiir dışında da kendini ortaya koyabilir: Bilimle, dinle
örneğin.
SÖZ
Şiir sözden önce
vardı demiştik. Şiirin söze önceliğinde, bedene, doğaya daha yakın
olması özelliği bulunur. Söz, gelişen tutunma kültürünün önemli bir
aracı oldu. Aynı zamanda söz, şiirle oluşan dönüşüm sonrasında,
şiiri taşıdı, devamını sağladı.
Eski Yunan
kültüründe epos, Homeros’un metinlerinde, duygusal açıdan
etki yapmayı, ahlâkî niyetlerimize seslenmeyi amaçlayan bir söz
olarak geçer. Şarkıyla söylenen etkili sözlerdir. Söz, bu anlamıyla,
geleneği, geçmişi, geleceğe taşır. Sözün etki gücü duygularımıza,
duygularımızla yaşadığımız ahlâk ve estetik yaşama yöneliktir. Batı
kültürünü örnek aldığımızda, söz, başlangıçta, tutunma yaşamının
yanı sıra şiirin de hizmetindeydi. Dinin sözü ele geçirmesi, şiirin
sözü yakalamasından sonra gerçekleşti. İnanma, güvenme, bağlanma
gereksinimimiz kökeninde tutunma yaşamında yer alır. Bu gereksinimin
tinsel boyutu şiir tutumuyla ortaya çıkmıştır. Şiirsel duruş,
kalıpları kırıp öteleyen tavrıyla tinselliği doğurmuştur. Zamanla
kokuşan tinsellik, kaynağındaki şiiri yadsımaya çalışmıştır.
(Örneğin Platon’da!) Bunda elbette bir tutum olan şiiri, basma kalıp
söyleyiş hâline getiren, onu teknik kılığa sokup, sömüren şâirlerin
de payı vardır. Şiirin unutulması, tutunma yoğun bir yaşamın
gücünden gelir, bu yaşam, yalnız şiiri değil, şiirden doğan
tinselliği de almış, götürmüş, kokuşturmuştur. Değerler, şiirin
yitimi sonucunda kokuşmaya başlamıştır!(Nietzsche!)
Sözün sınırları
eyleme kadar uzanıyor Eski Yunan’da. Eylemle söz birbirinden
ayrılıyordu.[30]
[30]
Sözün müzikle
yürütülmesi, etkileme, güç kaynağı olması, şiirden yansımasındandır.
Şiir, poiêsis anlamında Eski Yunan’da konumuz çerçevesinde
bakıldığında 1. İcât 2. Hüner 3. Büyü 4. Uyarlama 5. Kazanç 6. ürün
oluşturmak, meydana getirmek, yoktan var etmek 7. Tören yapmak
anlamlarına geliyor. Tutunma kültürü içinde ilginç bir yerde
duruyor! Büyüsel bir gücü var. Bir başarıdır, ortaya koymadır, ürün
vermedir! Sözün sınırlarını aşar şiir.
Eski Yunan’da
şiirin, teknik olarak anlaşılıp, kullanılma eğilimi vardı. Bundan
dolayı, marangozun, demir ustasının, ayakkabıcının ürünleri de
“şiir” di! Meydana getirme, doğurma, ortaya koymanın kendisiydi
şiir, hangi alanda, nasıl olursa olsun! Bu anlayışın ardında şiirin
tutunma kültürünü dönüştürme gücünün izlerini görürüz. Sanki bir tür
kültürel mutasyondur, kültür tarihinde: Kökten bir
dönüşümdür, üstü bastırılmış, güdük kalmış bir dönüşüm. Şiir bundan
dolayı, söze (epos) eylem dışında, etki yaratıcı türküler olarak
gelmişse de tutunma yoğun kültürün etkisiyle, yaşam sorunlarının
büyüsel, “teknik”, “ icâd”a dayalı katkıların adı olmuş. Poiêsis
anlamında şiir, tutunma kültürü içinde sonuca ulaşma, meydan
getirme becerileri olarak ortaya çıkıyor. Poiêsis
gerçekleştiren kişi, bir anlamıyla şâir, poiêtikos, yaratıcı,
üretken biri oluyor. Bu üreticinin yapıp etmeleri, ahlâk eylemleri (prattein)
değildir.[31]
[31] Şâirin ürünleri, prattein alanından, ahlâk ve siyaset
alanından uzaktır. Şiirin araladığı tutunma kültüründe, siyaset ve
ahlâk şiire uzak görülüyor, görülmek isteniyor.
Oysa, Arapça’dan
dilimize girmiş “şiir”, “şuur” la ilgilidir. Şe’ere fiilinden şu’ur
ve şiir tıpkı birbirine dolanan sarmaşıklar gibi birbirine
girmiştir. Bir bilinçtir şiir. Tutunma kültürü ardından gelen şiir
atılımı, Arap dilinde “bilinç” olarak kendini duyurmaktadır. Eski
Yunan Kültüründe üretmek, ortaya koymak olarak görünürken, bedevî
Arabın bilincinde yansımasını bulmaktadır. İnsan türü, şiir denilen
üstü örtülmüş dönüşümü farklı kültürlerde farklı biçimlerde
yaşamıştır. Bunlar arasında tutunma kültürü etkisiyle ortak noktalar
vardır: Büyü özelliği, müzik aracılığıyla şiir söylemek gibi… Arap
insanı, şiiri, sezgi derinliğiyle bilmek, kavramak olarak anlamış,
yüceltmiştir. (Özellikle İslâm öncesi dönemde yapılan şiir
yarışmaları düşünülürse!) Şiir derinden duyurmak, fark ettirmektir.
Tavır olarak şiirin yoğun biçimde yansıdığı kültürlerden biridir
Arap Kültürü: Şuurlanmadır. İncelik görmektir. Şaşırtıcı biçimde bu
dilde şe’re (çoğulu şe’arat) “kıl” anlamına gelmektedir. (Örneğin
“la kedre şe’re” “bir kıl genişliğinde değil!” demektir.) Hayvan
kürkü, saç, kıl anlamına gelen sözcüğün “şu’ur” la, “şi’ir” le ne
ilgisi olabilir? Bu bir rastlantı mıdır? Belki bir “inceliği”, kılı,
fark etmeyle, şu’urla ilgili görüyordu bu kültür! Yine aynı kökten
bir sözcük olan “şa’a’îr” köçek anlamına gelmektedir. Şiirin oyun,
eğlence yanı mı ortaya çıkmaktadır bu sözcükle? “Kıl” ve ”köçek”?
Şiir böyle mi gelecek? Şâ’irîye, şiir gücü, şiir yetisi,
yaratıcı şiir alanı, şiirsel karakter demek olan bu sözcük (çoğulu
şâ’ irîyât) ne gibi oyunlar oynamaktadır Arap dilinde? Elbette uzman
görüşlerine karşı boynumuz “kıldan ince” dir. Fakd eş şu’ur, bir
şuur eksikliği midir, şiirin kaynağına varmayı engelleyen? Bir
bilinçtir şiir, dünyaya karşı “farklı” bir bilinç, şâ’irîyât doğuran
bir bilinç. Derin bir bilinç. Arap çöllerinde çınlayan. Dünyevî
hesap kitap altında, kendine, çöllerde yankı arayan bir çığlık.
Türkçe’ye nasıl
görünür şiir denilen bir kültürel sıçrama: Bir tavır olan
farkındalık? Yır, yıra, ır gibi sözcükler çerçevesinde,
örneğin, Divân-ü Lügât-it Türk içinde düşünürsek ‘yır’
sözcüğünün koşma, türkü, hava gibi anlamları vardır. Yır aynı
zamanda ‘yer’le ilgilidir. Ülkeyle. Şiir bize bir “yer” olarak
görünüyor. “Yarmak”, parçalamak anlamlarına da yakın duruyor.
“Yer”mekle de ilgili.
Elbette, tutunma
kültürünün yarılması, yerilmesidir, şiirsel dönüşüm. Şiir kültüre
kendi varlığını ‘yer’ olarak duyuracaktır, göçebe bir kültüre;
yerecek ve yaracaktır, çünkü onu uzağa çağıracaktır. (Yıra:
Uzaklaşmak, ırak olmak!) Uzağa çağıracaktır, yarıp; şiir
ötede dir; bu dünyaya yaramak, yaraşmak için bu
çağrısını yineleyecektir.
Şiir, Türkçe’nin
pınarında ırak bir yerdir, kendine yaraşan bir yaşamı çağıran,
çığıran bir türküdür. İçinde, yaşanan sıradan dünyayı yermeyi de
barındırır, bu dünyadan bir utanmadır.(yır, ır, ıra: Utanma!)
DİLE VURAN ŞİİR
Tutunma kültürünün
“bir noktaya” gelmesi ile oluşan şiir kültürü, tutunma kültürü
içindeki bilimi, sanatı, inanç düzenlerini etkiledi. Tutunma kültürü
içindeki şiir, damarını, şiir gücünü, şâ’ irîyâtı kendi amaçları
doğrultusunda kullanmaya çabaladı. Şiirin gücü Eski Yunan-Roma
kültüründe retorik olarak dönüştürüldü. Siyasal, toplumsal
konum elde etme çabasında, Eski Yunanca’daki “rheô” “konuşuyorum”
dan yararlandılar. Konuşan, anlamı tutunma kültüründe
buharlaşmış, geriye “lakırdı” olarak çökeltisi kalmış şiir gücüydü!
Konuşarak ikna etmeye çabaladılar. İkna ederek güç kazanma
amacı taşıdırlar.
Şiir bizde, Divân
Edebiyatı çerçevesinde “mevzun mukaffa” söz olarak anlaşıldı. “Nazm”
olarak ortaya çıkan şiir kültürü, içinde sıra ve düzeni, “ipliğe
inci dizmeyi” barındıran bir özellik taşıyordu. Konuşmanın, sözün
bir “cânı olduğuna”, çok etkin olduğuna inanılıyordu. “Nutkun cânı
var” deniliyordu. Batının ikna yoluyla güç elde etmeye çalışan
retoriği önünde , söze saygıyla yaklaşan, sözün yaşam içinde etkin
olduğuna, değişebilir, dönüşebilir özellikler taşıdığına inanan
Osmanlı, nazma dönüşen şiiri, Aşkî’nin sözleriyle şöyle dile
getiriyordu;
Vasf-ı dendânınla
dürr-î nazma deryâdır gönül
Nutk sâhil akıl
gavvâs u dürr-î şehvâr şi’r
Yârin dişinin öyle
bir özelliği var ki nazm incisini taşıyan deniz oluyor, gönül. Nazm
incisi olarak gönlüne düşmüştür insanın. Öyle bir denizdir ki o,
sahili söz, dalgıcı akıl, iri taneli incisi ise şiirdir. Sahili söz,
dalgıcı akıl olan gönül denizinin incisi şiirdir, nazm dır! Şiir
incisi gönül denizinde oluşur. Bu inciyi ise akıl, dalar çıkarır!
Aklın, sözün,
gönlün ve şiirin bu çarpıcı birlikteliği Batının pragmatik yararcı
retoriğinden oldukça farklıdır. Şiir, tutunma kültürü içinde yok
olup gitmez, insanların gönlündedir! Gönlü olanın ise, Divân-ı
Lügât-it Türk’de dendiği gibi[32]
[32] dilinden iyi sözler çıkar.
Tılda çıkar edgü
söz
Belki Batılı, bu
sözleri bir verbum inane[33]
[33] olarak görecek, belki non est bonum verbum[34]
[34] ya da non est malum verbum[35]
[35] diyecektir. Bizde söz, Batılının kaygılı, mücadeleci dünyasının
anlayamayacağı biçimde, gönül denizinin kıyılarını oluşturur. Şiir,
kültürel dönüşüm içinde, onu duyan gönüllerin denizinde inci
oluşturmuştur. Şimdi onu çıkaracak akıl aranmaktadır. Bu “vasıftaki”
akıl ise, tutunma kültürünün tutsağı olduğu için ortaya
çıkamamaktır.
Ne yapılmalıdır
öyleyse? Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca adlı yapıtının
sonundaki şiirde bunu çarpıcı biçimde yanıtlamaktadır.
Güzeldir
karşılıklı susuşmak
Daha güzeli de
gülüşmek,[36]
[36]
Akla yardım,
susmakla olur, karşılıklı susuşmayı başararak akılla, tutunma
kültürünün sürekli konuşturup iş yaptırdığı akılla karşılıklı
susuşmayı öğrenmek gerek: Susuşarak sonradan gülüşeceğiz, birlikte.
Şiir, belki ozanın gönül denizinde aklın dalgıçlığına kendini
hazırlayabilecek!
HAKÎKAT PERDECİSİ
ŞAİR
Şâir, dil öncesi
tutunma kültürü içindeki şiirsel dönüşümün izlerini dilde
arayan, bulan insan. Çok çok eski bir tarihte, tarih öncesi bir
tarihte, kültüre giren şiir kültürünün ortaya çıkardığı şiir
duruşunun izlerini dilde arayan kişidir, şimdi şâir. Bu
duruşu yaşayabildiğinde, şuuruyla, bu tarih öncesi tarihi
kendinde yaşayabilir, bu ruhu kendinde duyabilir, bir tür
büyücü olur, bir tür şaman! Mücessem bir kelâm oluverir, bedenlenmiş
bir söz. Büyücüdür, büyüdür şâir, sözü aşan şâir olduğunda.
Şiir duruşu,
yalnız bugün edebiyat türü olan şiire değil, diğer edebiyat
türlerine de, öyküye, romana, denemeye etkisini duyurmaktadır.
Yalnız edebiyatta değil elbette, sanatta, düşüncede, kültürün hemen
her alanında şiirsel olanın ortaya çıkmasının ardında, bu tarih ve
dil öncesi şiirsel dönüşüm bulunmaktadır.
Belki de evrenin
yaratılışındaki şiiri görmekle gerçekleşti, tarih ve dil öncesi
şiirsel dönüşüm. “Tanrı şâirdir, insanlarsa yalnızca aktörlerdir”
der Balzac.[37]
[37] Şâirler, şiirsel dönüşümün ardında, dilde bu dönüşüm izlerini
arayıp bulan, bunu yazan; bir anlamda sahneye koyan, sahnede oynayan
aktörlerdir. Oysa, şâirin gücü hakîkati bulmaya yeter. Önünde doğa
vardır, doğayı örnek alıp, hakîkatin kılavuzluğunda yürümelidir.[38]
[38] Tutunma kültürü içinde görünen hakîkatin perdelerini
kaldırabilir şâir: Şâir hakîkatin örtülerini kaldıran, hakîkat
perdecisidir. (Perdeci, perde yapan anlamına da gelebilir!)
Bu perdeyi
kaldıracak şâirin sıcak kanlı, ateşli, coşkulu olması gerekir.
Goethe’nin Doğu-Batı Divânından dinleyelim.
Şiir yazmak
coşkudur hem de nasıl coşku
Bu konuda ulaşamaz
hiçbir azar bana!
Sıcak kanlı kişi,
yoksa içinde korku
Şendir, özgürdür,
her şeyiyle benzer bana[39]
[39]
Şen ve özgür
şâir, hakîkate yaklaşan yolculuğa çıkabilir. Yalnız onlar mı, tâze
olanlar, kanlı canlı olanlar, şiir kapısından içeri girebilir. Yine
aynı şiirde, Goethe konuşuyor:
Şiir yazmak
coşkudur hem de nasıl coşku!
Sürükler savurur
dalgalandırır yapısı.
Dostlar,
hanımlar, tâze olanlar, yok hiçbir kuşku,
Buyrun yalnız
size açık şiir kapısı![40]
[40]
İçi kurumamış
insan, salt Goethe’nin anlattığı coşkulu biri değildir, iç
sıkıntısını (ennui!) yoğun biçimde yaşayan da perdecidir. Bu
sıkıntıyı yaşamıyormuş gibi yapan okur da, şâir de, içtenlikten
uzaktır, iki yüzlüdür. İç sıkıntısı da şiir kapısını açar.
Baudelaire’i Okura adlı şiirinin son dörtlüğünde dinleyelim:
İç sıkıntısı!-
Gözü yaşlı istemeden,
Darağaçları
düşler, yakıp çubuğunu.
Kibar canavar o,
okur tanırsın onu
-
İki yüzlü okur,-
benzerim, - kardeşim sen.[41]
[41]
Coşku ve can
sıkıntısı, iki karşıt uçta birleşir. Coşku ve iç sıkıntısı savurur
şâiri. Hakîkat yolculuğunda başlangıç ve son birleşir, yolun
bitmeyişi başlayamamaya yol açar.
Büyüklüğündür
bitiremeyişin,
Hiç
başlayamayışınsa kaderin.
Şiirin sanki
yıldızlı gökkubbe
Başıyla sonu
aynı, hep dönmekte,
Ortanın
getirdiğiyse âşikâr
Sonda olan
herneyse baştada var.[42]
[42]
Goethe bu şiiri
Hâfız’a adamış. Hakîkat’e duruşunda şâirin tutumu burada:
Başlayamama ve bitirememe.
Başlayamama ve
bitirememenin dünyası, bir su dünyasıdır, belki. Âlem-i
âb’ın, su dünyası içinde bir gemidedir şâir. Kadeh alır, “sefine-i
şiir” verir, şiir gemisi. Şiir mecmuası! Şeyh Gâlib’in su
dünyasında, işi, kârı budur, belki de kazancı! Bir kadehe, bir gemi
dolusu şiir vermek, şiir dolu bir defter vermek. Burada, “zevrak”
da, sefine de, gemi, kayık anlamına gelebilir. Şâirin kadehi de
şiiridir belki, aldığı da verdiği de şiir. Başı da sonu da.
Seyr eyle kârın âlem-i âb içre Gâlib’in
Zevrak alır sefine-i şi’r ü gazel verir
Zevrak gönül
kadehidir; şiir gemisi, gönül kadehidir. “Zevrak-ı derûn”, iç kadeh,
içimizdeki kadeh, “derd-i derûn”umuzdur, yürek yanıklığımızdır.
“Derûn-i hâne”mizde, ev içinde, hakîkat dolanır; şâirizdir, nasıl
yakalayacağımızı bilemeyiz, düşüverir gönlümüzden kadeh, taşlı yola
düşer; taşlı yol, şâire, şiiri, haram eden hayattır. Şeyh Gâlib’den
dinleyelim:
Yine zevrak-ı derûnûm kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-î seng-sâre düştü
Şâir, “reh-î seng-sâr”da
dolanır, taşlıklı yolda. Sırca yüreğini, gönül kadehini düşürür
durur, kırılıverir yürek, yayılır kâğıtlara paramparça şiirler
olarak.
Sonra o
paramparça kadeh kırıntılarında hakîkat yansır, ışıldar bir ok
olarak, gelir saplanır, şiirin yüreğine. Bu ışıltılarda aşk, kanlı
canlı bir varlık olarak ortaya çıkar, şiir giysisiyle görünür
insana, taşıdığı hakîkatle.
Nefis şiirlerden, saf hakîkatle
Bir oktur, gelir
saplanır gönlüme!
Aşk bu, ete kemiğe
bürünüp de
Çıkar şiir
giysisiyle önüme[43]
[43]
Bir gün kapınızı
çalıp gelebilir şiir, hakîkatin bir görünüşüyle, örneğin Erôs
olarak,
Erôs’tu görüp geçirmiş
Gelip çalmıştı kapımı.
“Kim” dedim “o yumruklayan?”
“Erôs! Açın hadi” dedi[44]
[44]
Siz beklemeyi
bilirseniz şiir duruşuyla, bir gece apansız Erôs yumruklar
kapınızı, alırsınız içeri, ellerinde oku ve mızrağıyla gelir,
görkemli Erôs, yer gösterirsiniz oturur ve konuşursunuz.
Mücessem bir söz olarak, bedenli bir söz olarak, Erôs, Şiir,
gelir, konuşursunuz.
ÖTE’DE ÜRPERİR
ŞİİR
Öte de ürperir
şiir. Yeri orasıdır çünkü. Dilden önceydi. Tarihten önce. Dilden ve
tarihten sonra da olacaktır. Öte, başlangıcı bir anlamda olmayan,
başlangıcı dilde belirtilemeyen. Başlangıcı olmayanın, bitişi de
olmayacaktır. Öteye geçme o, saptanamayan önceye dönmedir. Şiir bir
edebiyat türü olarak yazılı hâliyle yalnızca bir hatemdir:
Bir mühür. Hatem, bir bitiş demek aynı zamanda. Üzeri yazılı, mühür
olarak kullanılan yüzük de demek. Şiir, öteyle bu dünyayı bağlayan
mühürdür, mührün mumudur da. Mum sözdür. İki dünya arasında köprü
olan. Mühür mumu. Şiir sözü. Bu mührün bitişi göstermesi ilginçtir.
Hatem-î dünyâ. Öte, şiirin sözüne açılmıştır ya, şâir ne kadarını,
nasıl görecektir? Öte, bilinseydi, öte olamazdı. Yazılsaydı öte
olamazdı. Bir tutum olarak şiir yazılamaz, yaşanır. Duyulur. Öteyi
yazdığınızda, beriye çekilmiş olursunuz. Örneğin, Yolculuğa Çağrı[45]
[45] şiirinde Baudelaire şöyle betimliyor öteyi.
Orada her şey güzellik, dinginlik
Yalnız düzen, keyif ve zenginlik[46]
[46]
Baudelaire’e göre
güzellik (beauté), dinginlik (calme), düzen (ordre), keyif (volupté)
ve zenginlik (luxe), ötenin özellikleridir. Hâşimin O Belde’sine
hem yakın hem uzak bir yer mi acaba? Öte, bir yer (topos)
midir? Öteyi, edebiyatın bir türünün yazarı olarak şâir bir yer
olarak görmek eğilimi taşır, bir ütopya olarak, Oraya
yolculuk yapılacaktır.
Yeni yi,
farklı olanı, bulmak için, cennet de olsa, cehennem de olsa,
bilinmeyenin dibindeki yeni yakalanmaya çalışılacaktır. Yine
Baudelaire’in Yolculuk’unda[47]
[47] görürüz bunu.
Dalalım uçuruma cennet cehennem fark eder
mi?
Dalalım dibine bilinmeyenin bulmaya
yeniyi![48]
[48]
Buradaki öte
tutkusu, başlangıçtaki şiir kültürünü, dil öncesi şiir tutumuna
yönelik arayışı yansıtıyor. Bilinmeyenin ardına düşmüş, yeniyi
arayan şâir, öteye geçmeye hazırlanmaktadır. Ötede ne bulacaktır?
Dil öncesi dönemdeki o büyük dönüşümün izini arayan şâir, doğanın
kendini ortaya koyuşunda yaşadığı etkilenimi doğaya doğa koymak,
doğaya doğa olmakla karşılamaktadır. Doğanın verdiğini kendisi doğa
olarak ödeyecektir. Doğanın altında kalmayacaktır! Öte, bu dünyanın
altında kalmamakla sınırlarına varılacak bir alandır. Öteye, beriye
beri koyarak, dünyaya dünya koyarak, dünyaya dünya olarak gidilir.
Walt Whitman’ın sözleriyle:
Göz kamaştırıcı dehşetli büyüklüğüyle ne
çabuk öldürürdü beni gün doğumu,
Şimdi ve her zaman kendimden gün doğumları
göndermeseydim ben.[49]
[49]
--------------------------------
Ahmet İnam
Nisan
2005, İstanbul
NOTLAR
1. “Perhaps”, vielleicht, peut-être! Derrida, bu deyimi Nietzsche’nin
dostluk anlayışını tartışırken, kullanmıştı. Bu metinden esinlenip
yorumlayarak alıyorum, “belki” yi. Bkz. Jacques Derrida,
Politiques de l’amitié, Editions Galilée, 1994
2.
Taedium vitae
3.
Kenos, boş; kenosis boşaltma anlamında.
4.
Lebensgebiet
5.
Ubî pedes ibi patrîa
6. Çünkü,
yârları yok, yarılmışlıkları, dünyanın herhangi bir yerine yurdum
diyemeyen!
7.
Eski Yunanca da kenos’un, boşluğun, zıttı olan pleôs,
mestos, plêrês gibi sözcüklerin yerine, Türkçe de “pılı
pırtı”yı, “ıvır zıvır”ı, kullanıyorum!
8. Tıpkı, şu an, benim yaptığım gibi!
9. Hostilité
10. Oikêsis
11. Bebaios
12.
Souviens-toi qu’en nous il existe souvent
Un poète endormi,
toujours jeune et vivant
Alfred DE MUSSET
A Sainte-Beuve
Türkçe dışındaki
dillerden çeviriler benimdir.
13. Garde
tes songes:
Les sages n’en
ont pas d’aussi beaux que les sots.
Baudelaire, Les Épaves
XVII-La voix
14. “Biz”
içinde, bu satırların yazarı olan “ben” yoktur!
15. Quand
notre coeur a fait une foi sa vendange
Vivre est un mal.C’est
un secret des tous connu.
Baudelaire, Les Fleurs du Mal, XL
16.
Grandes âmes
17. Les
plus grandes âmes sont capable des plus grands
vices, qussi bien
que des plus grandes vertus.
Descartes, Discours de la Methode,
Premiere Partie
18.
NOTHING is easy! Pity then
The poet more
then other men:
And since his aim
is ecstasy,
And since none
work so hard as he,
Forgive the poet,
poesy’
James Stephens
19.
Eğitim sistemimizde hâla mâlûmâta boğulan gençlerimizin üstüne
“bilgi” yığılıyor. Oysa, bilgilenen insanın bu bilgiyi süzebilmesi
gerekli. Yığma bilgiyle bilim ve felsefe yapılamayacağı gibi şiir de
gerçekleştirilemez. Sanat yapılamaz!
20.
Homo poîêsis diyebiliriz belki ona!
21.
Natūrā abhorret ab vacuô.
22. De Rerum Natura, I. 367
23.
dedicat et multo vacui minus intus habere
24.
Mahmut Kemâleddin-i
Fenârî’nin “Kıt’a” sı.
25.
Goethe, Doğu- Batı Dîvânı’nda, Mutluluk Veren Özlem (Seelige
Sehnsucht) şiirinden:
Und so long du
das nicht hast,
Dieses: Stirb und
werde!
Bist du nur ein
trüber Gast
Auf der dunklen
Erde.
26.
Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ethem Cebecioğlu,
Rehber Yayınları, Ankara, 1997, s. 675
27.
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Maarifet
Yayınları, İstanbul, 1999, s.499
28.
a.g.y. s.499
29.
Bulmadığınız şeylere sevinmeyin/ (çünkü) Bilge kişiler bunu
yererler.
30.
Örneğin, Platon,
Yasalar 879 c’de söz ve eylemi ayrı ayrı düşünür!
31.
Örneğin, Platon, Kharmides, 163 b
32.
III, 160
33.
Boş söz
34.
İyi söz değildir.
35.
Kötü söz değildir.
36.
Schön ists, miteinander schweigen
Schöner,
miteinander lachen,-
37.
Dieu est la poète et les hommes ne sont que les acteurs.
J.L. Guez Balzac,
Socrate Chrétien, Discours VIII.
38.
Victor Hugo, Odes et Ballades, Préface’da şöyle diyor: “Le
poète ne doit avoir qu’un modèle, la nature; qu’un guide, la vérité.”
Şâirin örnek alması gereken tek şey doğadır, tek kılavuzu ise
hakîkattir.
39.
Dichten ist ein Übermut,
Niemand schelte
mich!
Habt getrost ein
warmes Blut
Froh und frei wie
ich.
Derb und Tüchtig
(Canlı ve Gücü Yeten) adlı şiirden.
40.
Dichten ist ein Übermut!
Treib’ es gern allein.
Freund’ und Frauen, frisch von Blut,
Kommt nur auch herein!
41.
Au Lecteur şiirinden:
Ćest
l’ Ennui!- L’ oeil chargé d’un pleur involontaire,
Il rêve d’
échafouds en fumont son houka.
Tu le connais
lecteur, ce monstre délicat
-Hypocrite
lecteur- mon semblable, - mon frére!
42.
Goethe’nin Doğu-Batı Dîvânı’nda Unbegrenzt (Sınırsız) adlı
şiirinde:
Dass du nicht
enden kannst das macht dich gross,
Und dass du nie
beginnst, das ist dein Los.
Dein Lied ist
drehend wie das Sterngewölbe,
Anfang und Ende
immerfort dassselbe,
Und was die Mitte
bringt, ist offenbar
Das, was zu Ende
und anfangs war.
43.
Goethe’nin Doğu-Batı Dîvânı’nda Süleika (Züleyhâ) şiirinden.
Süsses Dichten,
lautre Wahrheit
Fesselt mich in
Sympathie!
Rein verkörpert
Liebesklarheit
In Gewand der
Poesie.
44.
Anakreon’a (M.Ö. 563-478) atfedilen şiirin bir bölümü şöyle:
tôt’ Erôs
epistatheis moi
okheas thurôn
ekopton.
“tis” efên “thuras
arassei
ho d’ Erôs anoige”
fêsin.
45. L’ invitation
Au Voyage
46. Là
tout ńest qu’ordre et beauté,
Luxe, calme et
volupté.
47. La Voyage
48.
Plonger ou fond du gouffre, Enfer ou Ciel, qu’importe?
Au fond de l’
Inconnu pour trouver du neouveau!
49.
Song of Myself (Kendimin Şarkısı) şiirinden:
Dazzling and
tremendous how quick sun-rise would kill me,
If I could not now
and always send sun-rise out of me.
|
|