Şiir İçin Barbarlık
 

  

 

Şiirin anlamına ilişkin her tanım veya ifadenin merkezinde bizatihi kendi gerçekliğimiz yer almaktadır. Şiirin neliği kendimizin neliğiyle mukayyettir. Bir şiir anlayışından yana olabilmek için, öncelikle kendimiz hakkında bir karar vermiş olmak gerekir. “Ben ne olmalıyım? Şiirle kendim/benliğim arasında nasıl bir ilişki olacak? Şiirsel sözün hayatımdaki karşılığı nedir? Şiirle neyi (hangi insanlık durumunu), ne şekilde, nereye kadar yaşayacağım? Söze verdiğim anlamı (imgeyi) belirleyen bir üst-değer olacak mıdır?” Bu sorular, kendimize açıkça sormamışsak bile, belli bir  şiir macerası veya poetik söylem içersinde cevabını dolaylı şekilde vermiş olabileceğimiz sorulardır. Eğer bu sorulara cevap olabilecek bir şiir dünyası veya anlayışı ortaya koyamamışsak, şiirle sahici bir ilişki içinde olmadığımız kesinlik kazanır. Piyasa şiiri yazanların en bariz handikabı da budur. Onlar, şiirin bir yaşama ve ‘kendi olma’ kavgası olduğunu  göremedikleri veya görmezden geldiklerinden  bu işin retorik, dil, müzik ve imge yoluyla halledilebileceğini düşünürler. Onlar için bütün mesele okuyucuyu büyülemektir.

Oysa hakiki şiir bir maharet gösterisi değildir. Sözü zarifane şekilde söyleme sanatı diye bir şiir tarifi ise gerilerde kalmıştır. Gelenekle bu doğrultuda kurulmak istenen her tür ilişki anakronik nitelikler taşır. Hakiki şiir, biçimin ve estetiğin gözbağcılıklarından medet ummayacak kadar tabii, yalın ve içten bir söyleyişin ürünüdür. Şairin şiirini kanıyla yazması dediğimiz şey, bu meseleyi bütün çarpıcılığıyla tasvir eden bir metafor sayılabilir. Bu, estetik yaratıştan daha çok, anlam ve duyarlığın gerçekleştirilmesi yönünde bir ruhsal devinim ve mücadeleyi, belli bir mayalanma sürecini ifade eder. Tabii, yalın ve içten oluş, başka bir ifadeyle şiirdeki samimiyet unsuru, burada meselenin can alıcı noktasını teşkil etmektedir. Şiirin hakikati ve şairin Hakikat’le olan bağı, samimi bir duyuşun tecessümü olmak zorunluğundadır. Şiirin samimiyetten uzaklaşması onu tabii, hakiki bir   tecrübenin ifadesi olmaktan da uzaklaştırır. Samimiyetsizlik şiir adına en tehlikeli sapmalardan birisi; tıkanma ve yozlaşmanın habercisidir.

Şiirin meselesi işte bu şekilde açık seçik bir anlam kazanıyor:  Yozlaşmaya karşı insanın savunusu! Sahteliğe, parçalanmaya, metalaşmaya ve hiçliğe karşı “insan!” demek için şiir. Aldanışa, aldatmaya, çirkinliğe, zulme karşı bir tavır olarak şiir. Görüntünün hükümranlığını reddeden, bütün duyargalarıyla hakikate  dönük bir şiir. Bununla bellidir ki, sadece şiire değil aslında insana mahsus bir duruşu/eylemi tarif etmiş oluyoruz. ‘Yozlaşmaya karşı şiir’ derken, dar anlamda şiirin yozlaşmasından öte, insanın ve hayatın yozlaşma hallerini kastediyoruz. Bu da şairi, her şeyden ve herkesten önce kendi benliğiyle ve varoluş durumlarıyla karşı karşıya getiriyor. Bizi özgürleştiren değil de iğdiş eden bir şiirsel edim, şiire yapılan bir haksızlık olacaktır. Şiir insanı özgürleştirir iddiası, ancak şiirle kendi-liği-miz arasında doğrudan bir ilişki kurulduğunda geçerlilik kazanır. Sözkonusu ilişkinin mahiyetine göre şairin konumu değişebilir. O bir  yalancı veya mecnun da olabilir, doğrunun ve hakikatin arayıcısı da. Şiirine bu anlamda vaziyet etmemiş bir şairin durumu ise kritik olmaya devam eder. Bunun için, şiirin insanı özgürleştirmesinin ve sahiciliğin ne demek olduğunu, görüntüyle gerçek arasındaki varoluş farkını bilmek durumundayız.

Hakikat kaygısını taşıyan şiirin ruhu, belli bir zaman bilinci ve hayat algısıyla yoğrulmuş/yoğrulmaktadır. Bu şiirin merkezinde şairin tabii ve hakiki tecrübesinden başka bir şey yoktur. Şair sözkonusu tecrübeyi, samimiyet ölçüleri içersinde şiirsel bir imge ve anlatıma kavuşturarak, algılanır dahası yol açıcı bir anlam dünyasına dönüştürür. Şiir burada gerçekliği yoklayan, eleştiren, bilinmeyene doğru uzanan bir arayıştır.

Şiirin bir hakikat algısı ve arayışı olarak ortaya çıkabilmesi için şairin iradi bir tavra sahip olması gerekmektedir. Şiir sezgiye dayansa bile, bunun bir istikamete doğru yönlendirilmesi belli bir ‘bekleyiş’ ve ‘arzu’ ile mümkün olur. Şiir, hakikati arama, bilme veya hissetme anlamında ne denli saf bir tecrübe ve duyuşu temsil ediyorsa o kadar değerli olabilecektir. Bu da şiiri o nispette radikal ve barbar bir eylem, bir ‘oluş’ haline getirir. İnsanı saflığına döndürme çabası olan bir şiir, dürtülerle zekanın en sahici uyumunu aramak zorundadır. 

Saflık şairin en özgür, en kendi olma halidir. Sezgi ve duyuşlarımızın dünyaya bütünüyle açık olması, hakikatin anlamını/imgesini belirlemede etkin bir düzeye gelmiş olmasıdır. İnsanın kendine uyanışı, kendi duygu ve zenginliğinin farkına varmasıdır. Hakiki şiir işte bu yüzden barbar bir kişilik taşır. İnsanı bütün çıplaklığıyla ifade etmenin vahşice huzursuzluğu ve heyecanı içersinde bir şiirdir o.  Hakikate ve özgürlüğe doğru yapılmış  içsel bir hamlenin ürünüdür.

Şiirin tam da böyle bir hamle olabilmesi için barbarlığın karanlık dünyasına dalması gerekir. Kuralların, kuramların ve değerlerin yerinin tamamen şairin sezgi, zeka ve iradesine boşaltıldığı, iç dünya ile dış dünyanın en dolaysız şekilde karşı karşıya geldiği beşeri tecrübeyle hayat bulmalıdır şiir. Dolayısıyla şair, hem hakikatin bilgisine ulaşmak hem de özgürlüğü için verili olanı yadsıyacaktır. Bu da onun, ‘kendi’ni içine gömülü olduğu her türlü kültürel durum ve ideolojinin dışına çıkartabilmesi demektir. Şiirsel uyanış ve kendini gerçekleştirme, ancak böylelikle şiiri barbarlığın anlam dünyasına taşımakla mümkün olur. Aksi halde şiir, olanı tekrarlamaktan veya hayatın lirik/epik duygu ve heyecanlarını retorik usullerle takdis etmekten çok da öteye gitmez.

Barbarlık hakiki şiir için gerekli bir zemindir. Bu zeminden yoksun şiirsel edimlerde, beşeri tecrübe hiyerarşik oluşumların gölgesi altına alınmıştır. Buysa söz konusu tecrübeyi ve onun ifadesi olan şiiri belli bir yabancılaşmayla malul hale getirir. Şairin en önemli sorunsalı da yabancılaşma dediğimiz bu şey değil midir zaten? Gerek insanın kendine yabancılaşması gerekse hayatın içindeki yabancılaşma olguları, şiirin daha doğrusu barbar şiirin en temel varoluş meselesidir. Barbar şiir, yabancılaşmayla körelen duyu ve duygularımızı uyandırarak bize hakikate dair yeni bilgi ve algılar kazandırır. Hakikatin ve özgürleşmenin zorunlu şartı uyanıklığımızdır. Bunun için barbar şiir, bilinçaltının dışavurumu değil, belli bir farkındalığın sonucu olarak ortaya çıkar. Bilinçaltı, beşeri tecrübeye dahil edilmesi gereken bir unsurdur sadece. Şairin duyu ve keşif alanlarından biridir. Şiirin gerektirdiği uyanıklık ise şaşkınlık ve uyumsuzlukla kendisini gösterir. Uyanıklığımız sayesinde yabancılaşmanın/parçalanmışlığın farkına vararak bir şaşkınlığı yaşar (belli bir dünya ve hakikat algısına ulaşmak), giderek özgürlüğün imkanlarını keşfetmeye başlarız. Şiir, girdiği bu mecrada, insanın ve hayatın anlamını/imgesini oluşturmaya dönük daha bütünsel bir etkinliğe dönüşür. Bütünlük arayışları ne kadar kurmaca etkinlikler olursa olsun, şiir bu bütünlüğü daha hakiki temellere dayandırmak için yapılmış bir girişimdir. Dolayısıyla barbar şiir, kendisini karakterize eden uyumsuzluk ve şaşkınlık nosyonlarıyla, yabancılaşma durumlarına yönelik bir yapıbozumunu gerçekleştirdiği gibi, kendini gerçekleştirmenin imkan ve imgelerini de devşirmekte, böylece varoluşun en hakiki şartlarını oluşturmaktadır.

Şiir elbette yanılsamalardan münezzeh değildir. Dahası barbarlık ne şiir ne de insan için bir kurtuluş reçetesidir. Ama hakiki şiirin bir taşıyıcısı, ruh ve perspektif şartıdır. İnsanın en şahsi ve en deruni ifadesi olan şiir, ancak barbar bir tavırla bizi kendi dünyamızın zenginliğine taşır. Kendimiz olmadan başkalarıyla olmanın sahte anlam dünyası şiire göre değildir. Kendimiz olabilmek için barbarlığın kural dışı dünyasında şiirin gücüne ihtiyacımız vardır. Ortega Y Gasset’nin deyişiyle “İnsanı kuraldışı yapan şey herhalde içinden taşmaya başlayan ve kendisine bir ‘iç dünyası’ yaratan o hayal ve düş bolluğu” olmuştur.” (Gasset 1992, 146)*  Şiirin imge dünyası kuralların baskısını reddeder; bunun yerine istenci yani kendi varoluş arzumuzu koyar. Barbarlık bu arzuyu dillendiren bir meleke, aynı zamanda bir hareket ve ifade tarzı olarak ortaya çıkar.

Barbar şiir, gücünü nihayetinde hayatla kurduğu bağlardan alır. Ne kadar canlı, yalın ve derin bağlar kurabilmişse o kadar güçlü, o ölçüde etkileyici bir tecrübeyle konuşur. Yaşanan her türlü yabancılaşma sürecine karşı insanın özgürleşme ve gelecek umuduna yön verir, ona imgesel ufuklar açar. Şiir ancak barbar ruhuyla bunu kendisine ait bir ayrıcalık yapabilir. İmgenin insanla hakikat ve insanla gelecek arasında bir köprü olabilmesi için şiirin  barbarlıkla aşılanması gerekmektedir.

 

* Ortega Y Gasset, Tarihsel Bunalım ve İnsan, Hazırlayan ve çeviren:Neyire Gül Işık, Metis Yayınları, 1992

 

 

Ali K. Metin

 

                              

           

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön