Ve sular toprağı kemirince

Büyük ateş düşünce boşluğa

İnsan kara deliklere kovulunca…

 Zifir/Tuğrul Keskin

 

  

 

 

İlk kitabı Bir Suyun Kıyısında’dan bu yana tanıdığımız Tuğrul Keskin ZİFİR adlı dosyasıyla 2004 yılı Yunus Nadi Şiir Ödülü’nün sahibi oldu. Kırılan kar Sesi, Babek, Tacir ve Cinayet, İpekler Çoğaltmaya kitaplarının ardından Zifir, şairin şiir serüveninin son halkasını oluşturmakta.

 

Bir şairin şiir dünyasına girmek, onu yorumlamak, anlamak, kritik etmek çabanız varsa son çalışmalardır elbet, size en çok sözü söyleyen. Ancak unutulmamalı ki bir şairin şiirinin ilkeleri, eğer o gerçek bir şairse, daha ilk yapıtlarıyla bunun ipuçlarını verecektir. Çünkü şair, söyleyecek sözü olandır. Dünyayı sözüyle değiştirme utkusu olandır. Çünkü şair için şiir; insanı, yaşamı bütünüyle kapsayan bir deneyimdir.

 

Buradan Tuğrul Keskin şiirine baktığımızda, daha ilk yapıtla başlayan ;ama ve elbette son yapıtıyla net bir bütünlük kazanan, durduğu yeri seçmiş, seçtiği yerin bilinçli farkındalığıyla sözünü üreten bir şairin şiir dünyasıyla karşılaşıyorsunuz “ Bir şiir yalnızca sözel bir gerçeklik değildir, bir edimdir aynı zamanda. Şair konuşur, ve konuşurken kurar. Bu kurma her şeyden önce kendini kurmadır. Şiir yalnızca kendini bilme değil, kendini yaratmadır.”(1) Zifir’e gelindiğinde okur böyle bir yaşam deneyimiyle karşılaşır. Ki şairin kendini  ve dünyayı yeniden yaratma deneyiminin bir parçası da o olur.

 

 ZİFİR…Peki, ama neden  Zifir?Şairin dünya algısı daha ilk adımdan sizi karanlıktan bir yolculuğa hazırlar. Karanlıktan çıkılır yolculuğa ; ama yol zifiri bir karanlıkla kaplı değildir. Aydınlık hep aklımızın bir köşesinde kalır. Ha çıktı ha çıkılacak bir aydınlık. Belki de hiç görünmemesi imgesini daha da güçlendirmektedir. Karanlıkta kalınmadan karanlığı bilmeden aydınlık şarkıları söylenmez der, neredeyse tüm şiirler.

 

Sizi şairin evrenine çeken ikinci adım, bölüm başlarında  yer alan Seyid Nesimi’nin deyişleri. Her bölüme okuyucuyu hazır etmek ister gibidir şair. Diğer bir şey de gelenekle kurduğu organik bağ, bilinsin, tanınsın, bir tavır olarak da alınsın, içselleştirilsin isteğidir. “ mende sığar iki cahan, ben bu cahana sığmazam/ Gövher-i la mekan menem, kövn-ü mekana sığmazam” dır ilk söz. Tene sığmayan can, canın sığamadığı cihan…mekansızlığa götürür insanı; ki mekansızlık zaman algınızı da alt üst eder, zamansızlığa götürür ister istemez sizi. Ki sayfalar çevrildikçe şiirlerin yiten masumiyet çağına birer ağıt olduğunu görürsünüz ki bütün romantikler için şiir, masumiyetin yeniden ele geçirilmesidir.(2) Ve zaman bütün anlamlarıyla karşımıza çıkar, şair zamanın akla gelen tüm imgeleriyle kavga halindedir. Şikâyet zamandandır.

 

Dünden şimdiye, şimdiden geleceğe varoluş serüveninin, evrenin sonsuzluğun, zamanın, oluşun, varlığın; kısacası evreni kapsayan her şeyin sorgulanması söz konusu  Zifir şiirlerinde. Tanrısal zamanın macerasıyla dönen dünya bir yandadır, bir yanda da bu maceradan dışarı fırlatılmış, yalnızlaşmış ve yabancılaşmış öznenin Zifir halidir şiirler. Durmadan kanayan, yeniden yeniden kanayan bir açık yara…bu acıya aşkla katlanılır elbet, ve yaraya tuz basmaktır aşk aynı zamanda.

 

Kalbimi söküp alıyor göğsümden bu şehir/ çöplerde oynaşan kediler gibi ölüme gidiyorum

 

Hüzün ve yalnızlık o denli yoğundur ki ancak gerçeğin büyütülmüş abartılmış halleriyle yankısını bulur. “dünyanın yalnızlığına üzülüyorum” demiş bir şairin yalnızlığı tün boyutlarıyla ve hüznüyle iliklerine dek algılama hali, duygusu koyulaşarak, Zifiri bir hal alarak devam etmektedir. Bu nedenle hızla çürüyen dünyada onun arkadaşları geçmiş zaman mitleridir. Geçerken Dünyadan Kardeşim Olan Şairler’de şöyle seslenmektedir:

 

Yusuf! An’la öpüş/ki insan/yok vaktin içinde…hazma! Gülü okşa/o gül/yok vaktin içinde…İsrafil! Kendine yer bul/şu cennet/ yok vaktin içinde…mi dediler aslında.

 

Modern dünyanın tanrısını öldürdüğü günden bu yana başlayan yalnızlığa ‘sisiphos işkencesi’ gibi zamanın sonsuz tekrarı içinden uzayıp gitmesine katlanamaz özne. söylenen gün nerededir tufan var mı, ne gündür… Belki de bu yüzden tarihin olmadığı, zamansız bir zaman düşler şair. akan hep akan/bu yapışkan şey mi zaman…yitirilmiş masumiyet kaybedilmiş cennet şairin kendi yaratıcı serüveninin içinden aranmaktadır. Ama zordur yolculuk…Zifir’dir. “ Her şair kendi mitolojisini yaratır ve her mitoloji farklı inançların, yeniden keşfedilmiş mitlerin ve kişisel saplantıların bir karışımıdır.”(3) der Paz. Zifir’in dünyası böyle bir dünyadır.

 

iyi şeyler olmayacak besbelli derinliğe yerleşiyor kan/neyi anlatabilir dünyanın saatleri/süzülen zerrecikler olmasa kum saatinden/büyük mor çizgi bölecek yeryüzünü incecikten/ anlayacaksın!hep bizimleydi o büyük tufan…  

 

Peki neden böyle hissetmektedir şair? Ne olmuştur ki o şimdi yaralı bir komünisttir. Zulümdür önü ardı. Tarihin nedenselliği içinde kendini var eden insanı tarih ve tarihin zamanı zehirlemiştir. Modern yalan zamanlara dayanamayan şair-özne gelenekselin içinden, modernist dünyanın verili kodlarını reddederek yeniden bir dünya kurmaya çalışmaktadır.

 

Üstümüze batının kirli gölgesi düşüyor kalk/doğuya dön yüzünü, güneşi uyandır/yıldızları uyandır kalk/bozkırın rüzgarı acıtsın bedenini yalayarak/suları uyandır kardeleni uyandır/ durmadan ağlayan iki göz kör olur kalk…

 

Kalk şiiri dosyanın en tartışılası şiirlerinden. Söyleyişe baktığımızda doğrudan doğruya geleneksel olanı moderne taşıma görüntüsüyle karşı karşıya kalıyorsunuz.-ey maral, celali sancı,zulüm, geçim derdi,tüfengi toprak altında palanmış çocuk.,bir hazan yaprağı gibi sararıp durmak,aşk menzile girdi,…-gibi eskitilmiş, benzetme ve iğretilemelerle bu şiirlerde çokça karşılaşıyoruz. Şiirin ne olup ne olmadığını iyi bilen bir şairin bilinçli seçimleri olarak bu söyleyişler bizim karşımıza çıkıyor. Çünkü şair Kalk şiiri başta olmak üzere özellikle birinci bölümde yer alan Devrim Önleri, Ah Ki, Korsokof Ölümün Adı şiirleriyle eskimiş, unutulmuş;eskitilmiş, unutturulmuş ; örselenmiş, çürümeye yüz tutmuş bir ideolojik duruşun da sorgulamasını yapmaktadır. Yani gelenek çift taraflı işlemektedir. Biri diğerinin atmosferini yakalamak için gereklidir. Ses de söyleyiş de anlam da şiddet uygulamaktadır buralarda okuyana. Zorunlu bir evrilme, bir değişim…şair zorlamakta dünyayı ve insanı…uyandırmaya…

 

Başaklar ölüyor kalbime yazılı her ilde/Korsakof’un ölüm olduğu günlerde/uzaktaki Allah esniyor  ama seviyor bizi/ aşk seviyor, hanımeli seviyor, sen seviyorsun/devlet her nasılsa sevmiyor bizi

 

Evrenin sonsuzluğunda bir zerre olduğunu bilen, bu bilinçle bütün mahlukata , şair, sıradanın içinden, gündeliğin içinden zamana, aşka, evrene, yaradılışa…her şeye abdal bir şaşkınlıkla bakmaktadır.

 

 Tıklayan hayat gibi kalbim,tıklardı öylece üzgün…,dumanı bitmeyen sigara buğulu rakı bardağı/gibi tünemiş dururdum kıyıcığına sehpanın...,Yüzünü döndü güneşe sen geldin diye susi/ sen geldin diye pat, kokusunu saldı kasım/ağrı karlar gönderdi sen geldin diye/nil akıp geldi evimize/konuğumuz palandöken sırf sen geldin…bir yaz aktı içeri,bir bahar kuruldu evimize/ geldin ya yaralı kurtlar ulumaz artık içimde…

 

Şiir yazmaktan çok, söyleyen bir şair Tuğrul Keskin. Aileden gelen aşık geleneğinin izleri, sanırız, uzayıp giden şiir serüvenini içinde küçümsenmeyecek bir yer teşkil etmede. Modern öykü edebiyatımıza çok geç girmiştir ama tahkiye geleneğimiz çok eskiler dayanır. Bunu da tartışmasız aşık geleneğine borçlu Türk edebiyatı. Bu geleneği farkındalıkla kendi modern şiirinin içinde dönüştürmeye çalışan şair hikaye anlatan değil ama hikayesi olan şiirler yazmaktadır. On İkide Bozulan saat, Devrim Önleri, Mutsuzluk Evi…şiirlerine Nezaket Fantastik Bir Aşk Şiiri gibi şiirleri ve tümü ikinci bölümü oluşturan ve çatısı bütünüyle bir yaşantı üzerine oturtulan Akdenizli Hena için yazılan şiirleri sayabiliriz.

 

Şiirin düzeni, ozan için, şu ya da bu özel gerçekle karışmaz mutlaka, ama onların hepsinin üstüne çıkar ve dünyayı sürekli olarak tartışma konusu yapar. Bu nedenle her ozan bir ‘durum’ ozanıdır:Egemeni olmadığı belli bir durumu yanıtlamak için yaratır.(4)Paul Eluard’ın cümlelerine karşılık gelecek bir şiir , dosyanın en sarsıcı şiirlerinden olan FANTASTİK BİR AŞK ŞİİRİ. Şairin diliyle söylersek “ kör ve beyaz şeytanın laneti/yani ki gazabı savaşların/gezegenimizden uzak olsun için” dir yeryüzüne armağan edilen bu şiir. Varlık yokluk alemini, zamanı-zamansızlığı,ürküyü, boşluğu, şiddeti, savaşı, kıyameti, kıyamet gibi yaşananları dehşeti görenlerin, kıyamete tanıklık edenlerin bilgece yalınlığı ve saydamlığıyla bize geçiriyor olduğu gibi anlatıcı:

 

yorgundular bin yıllardır/kaçmaktan kovalanmaktan..o boşluktan ötekine çekerdi/vahşi bir duygu onları sanki..her yanda renksizliğin kurtları/silindi evrenin olanca renkleri….dedi saydam karanlık bana/gör ve anlat bunları..yok oldu bütün hırsları/bonolarla gömüldüler karanlığa...yok oldu kardan akılları/yeşil paralarla düştüler ateşe..yok oldu zulümden evleri/cinsellik porno film vesaire…yok oldukça vesaireleri/çoğaldı karanlık boşluk karanlık…..bakıp boşluğa dedi olmazsa olmaz ama olmaz ise hafıza..nedir ki biriktirdiği insanlığın/nedir yaşanan hem nedir bu….akan, hep akan/bu yapışkan şey mi zaman….

 

Tarihin felaketleri yani savaşlar, acılar, yenilgiler, barbarlıklar, çağın yozlaşmasıyla yüz yüze kalışlar zamanın sorgulanmasına götürür ister istemez şairi. Sebep arar, anlamak ve bilmek ister kötülüklerin kaynağını. Belki de zamana bunca çatış yitirilen masumiyetin, kaybolan cennetin, tarihsiz bir zamanın bir daha geri getirilemeyeceğinin bilgisinden ve çaresizliğindendir.Modern şiir, devrimci bir tutku olmuştur ve hala öyledir, ancak bu tutku mutsuz bir tutku olmuştur.bir çekicilik ve bir yadsıma söz konusu  olmuştur. Yadsımanın nedeni,çekiciliğin nedeniyle aynıdır. Gerek devrim gerek şiir,şimdiyi, eşitsizliğin tarihi olan tarihsel anı yıkmaya ve ‘ öteki’ zamanı yeniden ele geçirmeye çaba gösterir. Ancak şiirin zamanı, devrimin zamanı değildir; eleştirel aklın eskimiş zamanı Ütopyaların geleceği değildir; o, zamandan önceki zamandır, çocuğun zamansız bakışında yeniden beliren ‘önceki yaşam’ zamanıdır.(5) Pek çok düşün adamı şiirsel imgelem ile dinsel vahiyler arasında bir benzerlikten söz ederler. Şairin  sezgisel bilgisiyle oluşturduğu imgelemi onu farklı bir olma haline taşır. Ve bu bilgeliğin diliyle anlatır bize dünyayı. Ve Zifir şiirler bizi ‘dünyanın mucizevi gerçekliği’ ile karşılaştırır.

 

***

Amin Maalouf  Ölümcül Kimlikler’de “Bir değişimin kabul edilmesi için onun zamanın havasına uygun olması yetmez.simgeler düzeyinde incitici olmaması, değişikliğe sürüklediğimiz insanlarda kendi kendilerini inkar ettikleri izlenimini uyandırmaması gerekir” der. Yaşadığımız dünya, yalnızlıklar, yabancılaşma, giderek bilinç yarılmamalına maruz kalan ruhlar, belleksizleşen, kimliksizleşen, aynılaşan gürühlar…modern dünyanın dayattıkları ya yaraları açıkta kanayan bireyler dönüştürüyor bizi ya uyuşturulmuş, özgürlüklerini, kimliklerini unutmuş bireylere. Yaralı olanların soruları hala yaralarıyla bir kanıyor. İtirazlar ve itaatsizlik bazen sokaklardaki eylem olurken bazen da kalpleri ılıtan şiir oluyor. Zifir şairi ,dünyanın simgelerini hoyratça incittiği yerden, bu dünyanın düzenine karşı çıkışını  dili zifir bir söylemle ve yüksek sesle söylüyor; Babek’te bıraktığı yerden.

 

Bu kenti kalbimden söküp attım/burada olmaksa umarsızlıktan/bir kızın ağladığını hatırlıyorum/ölüme giden ayak seslerini/sonra o gece çığlıklar hiç dinmedi…Gel, bu akşam söz etme ölümden/tarih ecelsiz ölümlerle doludur/yoldaşları bir yanda, dağlar bir yanda/ve aras taşıyamamış bir nice sevda/babek ki, gideli binyüz ıl oldu…ılığında kan lekeleri/bir yol eser, bir rüzgar aşınır/söylenecek şeyler yoktur artık/saçlara kadardır sevda/ve yoktur artık zulmün sınırı…zulümler ki başlangıcıdır sürgünlerin*

 

Bu dünyadaki sürgünlük hala devam etmektedir şair için. İncitildiği yerden, değerleri ile birlikte  kendi yurdunda yurduna; kendi kalbinde aşklarda sürgündür hep.

 

***

Kullanım değerine dönemeyen; kullanım değerinden ötürü arananan ve yaşama katılan bir şey olamayan her yenilik, gerçekte yenilik değil, yalnızca bir yenik ilüizyonudur. Toplumsal üretim sürecinde artık hiçbir ürün kullanım değerinden ötürü üretilmediği için, yaşamda yer alan şeyler yeni bir yaşamı getirmeye değil; varolan yaşamı yenilik illüzyonları ile donatıp süslemeye yaramaktadır. “sonsuz aydınlığın” hiç durmadan yenilikler ve yenilikler gibi ortaya sürülebilmesi zorunluluğu da bundan ötürüdür…sanatta da durum aynıdır. “İşlevi hakkında kuşkuya düşen” ve “ kullanımdan ayrılmaz oluşu azalmaya başlayan” sanat da, içine sürüklendiği durumdan kurtulabilmek için, yenilik arayışını kendine baş değer yapar. ‘Züppe modada ne ise, snop da sanatta o işe yara.’ Yanlış bilincin içinden çıkılamadığı sürece snop da sanatta kendi yanlış bilincinin oluşturduğu fantazmagorya içinden görebildiği her şeyi yenilik olarak dener, denemeye devam eder. Bu durum, sanattaki “züppeye” kendi yanlış bilincinden kurtulmak yerine, değiştiremediği reel dünyayı kendi yanlış bilinci içinde görme olanağı verir. Kendisinin işlevinden, kimin ya da kimlerin işine yaramakta oluşundan kuşkulansa da, değişim değerine göre ve değişim değeri kadar değer taşıyabilme durumundan kurulamayan, kurtulmak için nelerin yapılması gerektiğini ise, yaşanan günün reel dünyasını küstürecek kadar “cilvelerini” ileriye götüremediği için anlayamayan snop, sanatta, artık, yeni olanı değil, yenilikleri (yeni gibi görünen biçimsel yenilikleri) arar. Bu yenilikler , metayı kullanım değerine yeniden sahip kılmayı gerektirmeyen yeniliklerdir. Yanlış bilinçten neş’et eden ve en etkin organı moda olan bu yenilikler modern toplumdaki kolektif bilinçaltının ürettiği imajlardan ayrılması olanaksız illüzyonun da kaynağı olma durumundadır.(6)” Gerçekten de yazılan şiirlere bakıldığında çokça şikâyetlenilen yer böyle bir yere karşılık gelmektedir. Yaşamda karşılığı olmayan, yaşama bir önerme sunamayan, bir duruş, bakış taşımayan ‘yenilikler’. Belki de sanatın özelde de şiirin yeri,değer kaybı vb. tartışılırken yanıtları ve tespitleri buralardan aramak ve yapmak gerek. Söyleminizle tek ve biricikseniz, yeni olmayı da içinizde barındırıyorsunuz demektir. Ama yeniliklerle dolu olsanız da bir söylem sahibi olamayıp sözcüklerinizi baloncuklar gibi uzayın karanlık derinliklerine bırakmış da olabilirsiniz. Bu söylenenler Tuğrul Keskin şiiri söz konusu olduğunda nasıl bir yere karşılık gelir? Her şeyden önce içerikle kurduğu gelenek bağını biçimle sözle, söyleyişle de kurar şair. Yenilik avcısı bir şair olarak çıkmaz karşımıza. Tam tersine içerikteki ideolojik tavrını biçimsel algıda da sürdürür. Yeni olan ve ürettiğini kendi kılan; sözcükleriyle, söyleyiş edasıyla dünya algısını birleştirdiği yerden üreyen söylemidir. Bu söylem gündelik dilin, zaman zaman yerel ifadelerin de kattığı sıcaklıkla kurulmuştur. Bu nedenle samimidir. Acısına, hüznüne,sevincine, aşkına inandırır bizi. Uzak ve yabancı durmaz. Yerlidir, bizdendir. Bu nedenle kolaycacık ısınılan ve akılda kalan şiirlerdir. “insanın yaşamı neyse, konuşması da odur.” der Seneca. Belki de bu nedenle bazı şiirlere, şairlere daha çabuk ısınıp inanıveririz. Sözlerin sihirli gücü bize öznesini de getirir çünkü. İşte bu sihirli güç Zifir’de şöyle devam etmektedir:

 

okyanus içime düşüp söndürmek ister/bana içimdeki ateşten başkası gerekmez!...

 

Klasik edebiyatın gazel formuyla yazılmış bir şiirle başlıyor ikinci bölüm. Gelenekseli modern bir dille yeniden kurma…Akdenizli Hena İçin Ayrılık Şiirleri böyle başlıyor.

Gelişin ne zamandı diyesim bir aşk vakti/korsan şarkılar yüzünü şarapla yıkarken…

 

Bir aşkın içine sığdırılmış koca evren. Oradan bakmaktadır aşka ve yeryüzüne şair. Asla ve yalnızca bir haz noktası olarak sokulmaz burada aşk şiire.aşktaki ümitsizlik hali dünyanın hali gibidir. Belki de dünya böyle bir dünya olduğu içindir aşkın olmazlığı.

 

Vakit tamam desem, haydi yollara/gurbet değil mi ki, göğsünde o eski yara…

 

Tuğrul Keskin’de aşk algısı daha ilk şiirlerinden bu yana hep toplumsalın içinden gelişmiş, kaynağını oralardan akıtmıştır. Dünya yalnız ve mutsuzken iki kişilik mutluluğu kuramaz; kurar da belki içine sindiremez bunu.

 

Yalnız uyuyanların düşlerini getirdim/ellerinde düş çoğaltanların hüznünü/oğullarının cesedi üzerinde ağlıyordu annem…inandığım her şey yalan artık/mağdurum,mazlumum sofralarda yerim yok/ah içinde günler, ah! geçiyor günler/ellerime masmavi bir martı konuyor…

 

Aşkla çıkılan yolculuk şairin ruhunda başka bambaşka sorular doğurmuştur. Ta en baştan beri sorulan sorular aşkta da karşısına dikilmiştir şairin. Yanıtları hayatın sezgisel bilgisi içinde , şairinde saklı. “bir kadının bedenine dokunan kişi, göğe dokunmuş olur.”(Novalis) aşk içe doğru bir genişleme bir özgürleşme eylemi değil midir ki!  Dokunulan gökyüzü evrenin sonsuzluğunu, sonsuz zamanını daima hatırlatır şaire. Bu nedenle belki şiirler, birleşmeye değil, ayrılığa söylenmiştir. Ve bölümün son şiiri Zifir…

 

fırtınadan,ürperten fırtınadan sezdim/aşkın uğuldayan, durmadan uğuldayan sesinden…zifirden,zifir karanlığın ardındaki ışıktan sezdim/ilkbaharın amansız kokusundan , o kokunun arısından…bildim ki Hena, gezmeye her yer olur/ölmeye vatan gerek.

 

***

 

Modernizmin iki temel düzlemi olagelmiştir: her şeyin fiziksel yasalara ve mekaniğe indirgendiği, nesnel ‘dır,-dir’ düzlemi; göreli öznelliğin yer aldığı fakat daha çok ‘olması gerekir’ denilen bireysel duyumun ve vicdanın da birörnekleştirildiği düzlem .postmodernliğin başarısını belki de bütün bu hegomonik çizgiye ‘geçmişte neydi/ nasıldı’ sorularını getirebilmesinde aramak gerekir.(7)

 

Şairin hayatı algılayışı,  geçmişi ansıma, onunla hesaplaşma, bugünü geçmişin izlerine basarak kurma, onunla olan göbek bağını koparmadan durdurulması mümkün olmayan tarihsel zaman içinden geleceğe yol alma.olarak kendini hissettiriyor dizeleriyle baştan sona. Geçmişle göbek bağı yalnız kendini içerikle hissettiren bir özellik taşımıyor Tuğrul Keskin şiirinde. Belki ve bir ölçüde aşıklar soyundan gelmenin de etkisiyle geleneksel şiirin sesi ile örülü bu şiirler. Elbet gelenekselin olduğu gibi ödünçlenmesiyle değil modern şiirin imbiğinden geçirilmiş bir ses ve söylem genişliği ile kurulu bu şiirler. Bir dizenin takibi diğer dizelerde de kendini hem anlam hem ses olarak sürdürmesi bütünlük

anlayışının, anlatılanın sürerliği içinde zenginlik ve değer kazanmasının bir yolu olmuş şairde. Diğer yapıtlarında da sıkça rastlanan emir çekimli cümle kalıpları sesle anlamın çoğalması ve üremesine tipik örnektir. Üçüncü bölümün şiirlerinden olan Buhur Kokusu şöyle başlar:

 

çığlığın çığlığa söylediği nedir/geceyi bul ve böl uykusunu..avluda, hemen yanıbaşında duruyor ay/onu al ve ölümlerin üstüne serp sonra…..

 

Üçüncü bölümde toplana şiirlere baktığımızda ses ve söylem olarak diğer şiirler göre bazı yeni arayışların ve farklı söyleyiş denemelerinin oluşturduğu şiirlerle karşılaşıyoruz. Naif bir sıcaklık, içten bir yalınlık, su gibi ferah ve duru bir evrenle karşılaşıyorsunuz. Özellikle I. bölümün ağır ve tumturaklı havası burada yok. I. Bölümün ağır başlı bilgesi sanki burada uçarı bir dervişe dönüşüyor. Söyleyiş kalbinizi bir mengene gibi kıskıvrak yakalamak ve sıkmak yerine İzmir meltemi olup serinletiyor. Hüzün ve acılara biraz daha su serperek, hayata biraz daha ironik bir keyifle yaklaşılıyor. Sıradanın içindeki mucizenin keşfi gibi. Sıradanlık en çok şiire yakışıyor ve en çok şiir onu güzelleştiriyor duygusunu geçiriyor insana. 

 

Ah nasıl güzel/nasıl sevdim begonvil/kavaklar oynak/eğlenir orda burada..selvi başkaldırır/olanca yoksulluğa..iki zakkum yan yana/biri kırmızı bir beyaz../kırmızı beyaz/beyaz kırmızı..ah nasıl güzel/nasıl sevdim kalbinizi…

 

Şiir çoğu zaman en büyük düşmanının kendi yaratır: şiirselleşme. Şiirselleşmiş bir şiirden daha korkunç bir şey yoktur. Çünkü, böyle bir durumda,sözcükler, şaşırtının etkisini yok etmek, yalınlığın esinleyen ve esinlenen temel bir gerçeğin güçlü ve açık örüntüsünün gözüpekliğini yumuşatmak için bir araya gelmişlerdir. (8)Ki şairin bütün emekleri yok olur gider. Bir dünya önermesi, bir ütopyanın ölümüdür bu aslında. Çünkü orda söz biter. Oysa yalın açık duru bir esinle-n-me anlamlarını çoğaltarak bir dünyanın bir atmosferin, zaman içinde bir mekanın kurulmasına yardım eder.

 

 Duvarda/kendine soyunuk bir resim dururdu./on ikide bozulmuş bir saat/bir Mısır tanrısı yandaki duvarda…milad tavanın üstünde dururdu/bir deniz iki cam arasında…

 

Sonuç olarak Zifir’den Tuğrul Keskin şiirine bakmaya çalıştığımız bu yazıda karşımıza çıkan şair gelenekle bilinçli bir farkındalıkla ilişkilendiği yerden kurmuş şiirlerini. Gelenekten ürüyor çünkü öznenin kimliği. Öznenin kimlik sorununu şiir dilinden  aşmaya ve açıklamaya çalıştığı yer geçmişten, gelenekten yola çıkmasını zorunlu kılıyor. Ya da şair bunu böyle duyumsuyor. Gelenekle kurulan bağ bu şiirlerde yalnızca sese ve söyleme dayalı bir beslenme noktasını oluşturmuyor. Aynı zamanda felsefik ve ideolojik bir sorgulama alanına da karşılık geliyor. Hamasete ve tekrara düşme tehlikesini göze alarak, bilerek yürüyor yolunu.

Acılar, yalnızlıklar, yabancılaşma  karşımıza neredeyse bir yeni dünya meczubu çıkarıyor. Ama istediği, düşlediği dünyasını tarifleyen ve onun peşine giden. Bu da şairi arabesk bir ‘zulüm edebiyatı’na düşme tehlikesinden kurtarmış oluyor. Bu da baştan sona okunan şiirlere içtenlik, doğallık ve sıcaklık katıyor.

 

Şairin bu çalışmasının en kısa zamanda kitaplaşıp okurlarıyla kucaklaşmasını diliyorum. Ve Zifir dilinden veda:

 

O zamanlar gençtik yüzümüze akardı ırmaklar, avunurduk/yine de büyük sularla oynaşmaya giderdik/gülerdik en çok, sararmış bayırlarda solardık/yaz güneşinden coşkularımız solardı/biz ne yapar eder büyük sular bulurduk…her nasılsa gözlerimiz örümceklere öğlen yemeği şimdi/kalbimiz mayın mı, dinamit mi, işte bir şeyin kuyusu

 

 

Asuman Susam

 

Dipnotlar:

1.Çamurdan Doğanlar, Octavio Paz,can yay.1996,s.62

2.age.

3.age

4.Ozan ve Gölgesi,Paul Eluard,adam yay.,1984,I. Basım,ss.140

5. Çamurdan Doğanlar, Octavio Paz,can yay.1996,s.62

6.Y. Kemal Rimbaud’yu Okudu mu,Hasan Bülent kahraman, yky.,1997,s54

7. Tek Kişilik Haçlı Seferleri,Ünsal Oskay,İnkılap yay.2000.s203

8 .Ozan ve Gölgesi,P.Eluard,s.141

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön