Bisikletli Kız’ın Arkadaşları

Zaman Koridorunda Büyülü Karşılaşma

 

  

 

          E dergisinin şubat 2003 tarihli 47. sayısındaki yazısında Veysel Çolak, Walt Whitman’dan”büyük izleyiciler yoksa, büyük şairler de olmaz.”  sözünü alıntılayarak , bu sözün okurlardan çok “şairler, eleştirmenler, denemeciler, araştırıcılar, antoloji hazırlayanlar, şiir klipleri çekenler, dergi çıkartanlar, fanzinciler, sanat kuramcıları, estetler...”e seslendiğini belirtmekte. Hem üretilen yapıtların niteliği,  hem de bunlara dair düşünce üret(e)meme noktasında, verili edebiyat ortamına dair sert eleştirilerde bulunmaktadır. Günümüz şiirini ‘gecekondu şiirler’ olarak adlandırmakta, “Şimdilerde yazılan her şiir; günü ve geçmişi kirletiyor çünkü.”demektedir.

 

        Veysel Çolak’ın şiirleri kadar şiir üzerine ürettiği düşünceler de hep dikkat çekici olmuştur. Bu değerlendirme yazısı da genele dair doğruları içermektedir. Ancak sanatsal üretim söz konusu olduğunda toptancı yaklaşımlar zaman zaman bizi dikkatsizliğe sürükleyip  yanlışa düşürebilir. Nitekim,  aynı sayıda yayımlanan Cem Uzungüneş’in “‘Bisikletli Kız’ın Arkadaşları”şiiri ,bu yazının umutsuz tablosundaki asık yüzü gülümsetecek bir örnek olmuştur. Ancak bu yazının amacı Veysel Çolak’ın yazısını eleştirmek ve geçersiz kılmak değil. Şiir yazma çabasının yanına nitelikli okur olabilme çabasını eklemeye çalışan biri olarak, son zamanlarda “iyi şiir” üretilmiyor söylemlerine karşı , bakıldığında  iyi şiirlerin de yazılabildiğini göstermek. Bu iyi şiirlerden biri olduğuna inandığım Cem Uzungüneş şiirine dair bir okuma çalışması yapmaktır.

 

       Cem Uzungüneş şiirinin karakteristiğine baktığımızda,  diğer şiirleri gibi bu şiirinin de  estetik ve ontolojik özellikleri gereği,  geniş kitleleri kolaylıkla saracak ve sarsacak bir şiir olmadığını hemen söyleyebiliriz. Ama başta değindiğimiz Whitman alıntısına gönderme yapmak gerekirse, nitelikli okur ve şairlerce gözden kaçırılmaması gereken bir şiirdir bu.

         Şiirin atmosfer yaratma,  zaman ve mekanın özel kurgulanışı içinde, estetik bir yaşantı oluşturma özelliği söz konusu olduğunda, bu türden şiir örneklerine, hele de nitelikli olanlarına, gerçekten edebiyatımızda az rastlıyoruz. Bir metnin yarattığı atmosferi onun mekan ve zamanla kurduğu ilişki belirler. Bu bağlamda baktığımızda ne türden bir yazınsal metinle karşılaşırsak karşılaşalım, duyguların, olay ve olguların aktarılışında, bir  gerçeklik kazanmalarında bu iki kavramın önemi yadsınamaz.  Çünkü bir metinde atmosfer yaratmak demek, sanatın en soyut alanı olan edebiyatta yapıta derinlik, perspektif  kısaca üçboyutluluk kazandırmak demek. Sözcüklerle yaşantı oluşturma sanatı olan edebiyatta, mekanı zamansalın içinde akan ve değişen bir çerçeve içinde vermekse son derece zor. Bir ölçüde sinematografik bir anlatıma karşılık gelen bu anlatım tarzını edebiyatın son derece rafine bir türü olan şiire yansıtmak, kanımızca yetkinlik gerektirmekte.

 

Duyguların metaforik, alegorik, değişmeceli, imgesel bir aktarım yolu olan şiirle, duygu ve duyarlılık oluşturmak, yaşamı empati yoluyla deneyimlemek, bir yaşantı kazandırmak, öykü- roman gibi anlatan türlere oranla daha zorlu bir iş. Hele de şiirin içinde akıp giden bir öykü, bir anlatı varsa...Hem anlatacaksınız hem de bunu anlatı özelliklerine yaslanmadan, şiirin estetik, ontolojik, epistomolojik özelliklerine sadık kalarak yapacaksınız. Bir panorama sunan ancak çok boyutlu bir anlatıma sahip olmayan şiirlerle bir derinlik algısı içinde bir büyü ve atmosfer yaratan şiirler arasında ciddi farklar bu nedenle  söz konusudur.

 

     Bir şiir okuduğunuzda şiir  sizi duygulandırır, duygusal bir yaşantı oluşturmanızı sağlar. Ancak bu noktada bu eylemin nesnesi olan şiir ile okur arasında bir mesafelilik söz konusudur.  Bir duyguyu, yaşantıyı anlamakla, onunla aynılaşmak, o olmak arasında ciddi farklar söz konusudur.  Şiirde ritim, ölçü, uyak, ses ve söz sanatları, şiirin atmosferinin oluşmasına olanak verir. Yazınsal kurgunun olanakları, şiirin bir aura oluşturmasını,  siber bir dünyanın içine çekilmenizi  sağlar. Zamanın ve mekanın kullanılışı kişi ya da kişilere  ve akan zaman içinde, aktarılan sürece bağlı olarak bir yaşantı oluşturur. Perdeden içeri girersiniz ve ordasınızdır.

 

    Böyle bir atmosfer oluşturmak son derece risklidir. Şiirin öyküye yaslanması, yapısının zarar görmesi  riskini taşır bir yoldur, bu yol. Belli bir mekana ait bir zaman algısı, bu anlatımın oluşmasını sağlar. Bu anlatı, şiirde sinematografik bir akışkanlık taşıdığı ölçüde  ve anlatmanın ötesine geçtiği oranda bir atmosfer şiirin oluşmasını sağlar. Tersi anlatı ile şiir arasında bir şey olur.

 

       O nedenle dizeye yaslanan, imgesi an’larla dondurulmuş, tek boyutlu, çerçevesinden aktarılan şiirler, fotoğrafın görselliğini taşırken; diğeri akışkanlık, geçirgenlik özelliği ile  sinemaya yakın bir görsellik taşımaktadır. An şimdiki zamanda,  geçmişte ya da gelecekte dondurulmuş an, bir satıh, bir çerçeve oluşturur. Diğeri ise bir bütünün içinde zaman dilimlerinin kesişimi gibidir. Anlar zincirinin boşalması gibi.

 

          Bir dizeden diğerine akarken şimdiki zamanın gelecek zaman olması, bu olurken sizin iç zamanınızın değişmesi, siz andayken dizenin geçmiş, şimdi ve geleceği kapsaması...İşte bu şiir, yarattığı atmosferle sizi görsel bir şölenin içine çekmektedir. Bir an’lar karnavalı... Alttan alta, görselliği içinde sunulan bir öyküsü vardır bu şiirin. Sinema dilinin kurgusuna ait pek çok unsur ödünçlenmiştir. Flash-backler, an sıçramaları, farklı zamanların an içinde kesişmeleri...Bu okur açısından son derece heyecan vericidir. Şiir yoluyla deneyimlenen yaşantıların sonsuzluğuna  kapı açmaktadır böyle bir anlatım. An katmanlarıyla derinleşen bir dip yolculuğu... Zamanın bileşkesinin alındığı yerde, kişilere ait bir mekan merkezinde bir örgü oluşur. Bir öykü anlatılır, aslında öykü olmayan. Zamanın haliçler oluşturmasıdır bu, mekana sokulmalar. Bu içli dışlı oluş, ister istemez sizi de anlatılanın, duyumsatılanın içine almaktadır. Bisikletli kız sizsinizdir artık, ya da cam taşıyan sarışın oğlan...Elmasın cama bıraktığı sesler sizin iç kulağınızı kamaştıran,  kalbinizdir çizilen...

 

     Günümüzde pek çok kanaldan sesini yükseltmeye, oylumunu genişletmeye çalışan şiirler  var, yazılmasa da olurmuş dediğimiz. Prova giysiler gibi, aslını yedekleyen. Aslından türeyen...Ve aslında kimse böyle olsun, diye yazmıyordur elbet, yazmak bir hevesken...Ama  yazıda, yazanın yazıyla kurduğu aşk bağı, yaşantı seçiciliği, ve onun ölümcül çekiciliği, bu elbet çok azında var yazılan şiirlerin. Bu çok azdan biri olduğunu düşünüyorum  Cem Uzungüneş şiirinin.  Orhan Koçak, bir yazısında “Belki sadece asri zamanlar için geçerli olabilecek bir tanım: İyi şiir, önemli şiir kendi eleştirel yazgısını eleştirmenlerin izanına bırakmayan, kendi alımlanışını yine kendi işleviyle belirleyen şiirdir... İyi şiir bütün zorunlu körlüğü içinde bile kendi kılavuzunu ve açımlayıcısını kendi içinde taşıyan şiirdir-ya da güçlü şiir güçlenen şiirdir, kısaca[i]diyor.


 

 

 Bu yazıda sözü edilen şiirler de bu tanımlamaya karşılık gelmektedir kanımızca.

 Bir şiirin/ bu şiirin/ başarısı, salt anlatı tuzaklarına düşmeden sinematografik bir akışla, şiirin yapısını, şiiri şiir yapan özellikleri örselemeden bir atmosfer şiir yaratmasında aranmamalı. Yaşamla özne arsındaki o kaçınılmaz trajik savaşta, ölüme meydan okuyan bir fütursuzluğu, şiirindeki her bir sözcüğe, her bir sese sindirdiği için de başarılıdır. Bu şiirin trajik olanla kurduğu bağ da  çok sarsıcıdır. Sizi birdenbire çırılçıplak bırakan bir şiirdir, en derinlerinizde sakladığınız, tüylerinizi diken diken edenle yüzleşmenizi sağlayan. Hayattan kaçamadığınız bir yerde yakalar sizi.

Bir okur olarak okuma sürecinde, bu şiir söz konusuysa siz ele geçirilensiniz. Sıcacık bir rahatlama değil tepeden tırnağa ürperme ve huzursuzluk kaplar içinizi...Çünkü trajiğin içine yuvarlanırsınız.

 

Çağdaş akıl huzursuz olmalıdır. Ruh bu huzursuzluğun trajik örgüsünü kördüğüm haline getirirken yazı, bir aşkınlık olarak bu düğümü çözme isteğinin neresindedir? Düğümleri çözmekten çok, düğümleri göstermek eğiliminde bir ses konuşur, bu şiirlerde sizinle. Hayata bir yanıt ya da bir önerme olma hevesi taşımayan bir yanı vardır. Alçak gönüllü bir lirizm okşamaz sizi, steril yaşamlarınız içinde tavan arasına tıkıştırdığınız bilinçaltınızı uyandırır, kışkırtıp ayaklandırır, içinizi lime lime edip darmadağınık bırakır. Deneyimlenmiş bir acının bilgisiyle değil, varoluşsal, ezelden beri var olan bir acının bilgisiyle kurulan bir şiir karşılar sizi. Sanat, yaşamla büyülü bir karşılaşmaysa; bu büyü ister istemez sarar okurunu.  Wittgenstein’in “Felsefenin aslında şiir olarak kurulması gerekir.” sözünü bu şiir için tersinden bir okumayla şöyle söyleyebiliriz: “bu şiir içinde felsefesini kurmuş bir şiirdir”.

 

          Trajik, yaratma eyleminin başat sorunsalıdır. Çünkü yaratma itkisi ve gücü, insanoğlunun varoluşunu farkındalıkla yaşamaya başladığı ilk günden beri,  kendini, ölüme bir karşı çıkış olarak ortaya koymuştur. İnsanın seçme özgürlüğü, onu insan yapan en büyük değerlerden biriyken seçim yapamadığı, özgürleşemediği süreçte yazgı, yazgıya boyun eğiş ve karşı çıkış .. noktalarında trajik olan boy verir. Bu nedenle başkaldıran insanın yazgısı trajiktir. Acı, ondan yola çıkmamızı gerektiren somut noktadır. Ve acının karşısında aradığımız da mutluluktan başka bir şey değildir. Tüm düşünce, acı ve mutluluğun somut kutupları arasında kuşatılmıştır.[2] Bisikletli Kız ve Arkadaşları da bu trajik yazgının insanlarıdır. Geçip giden zamanı durduramayacağımızın bilgisi, seçtiklerimizin yanlışlığı, seçememek, boşluğa yuvarlanmak ve sonuç: acıyla yıkanan ve acısıyla arınan ruhlar... Acının içkinliği, zaman algısının deformasyonuyla bir aşkınlığa dönüşmektedir. Pedalları her çevirişte tekerlekler dairesel bir hareket yaratır; ama bisiklet bir doğrusal hareketle ilerler.

“Bisikletli kız oradan,korkumuzun/ sol yanından geçerdi, gelecekten ödünç alınmış/bir zarafetle...” dizeleri anın içinden açılmış bir parantezle bizi gelecekle kucaklaştırmaktadır. Yine zamanın akışkanlığı...Bir geniş zaman hali olarak akan zaman, paranteze alınıp dondurulmuştur. Parantez an’ı verir, ama çerçevenin içinde/den  akan bir zaman vardır; “rüzgar-zaman”...esmekte, sürmekte, sürüklemektedir.

 

       Bu şiirde gelecek zamandan şimdiki zaman okumaları yapılmaktadır. Oradan konuşulduğunda, şimdiki zaman, aynı zamanda hikaye edilen bir geçmiş zaman da olmuştur. “ Çok  güzeldik, ama bunu bilmiyorduk!”, “belleğin cilveli oyunları ” şairin imgelemiyle birleştiğinde zaman kurgusunda inanılmaz illizyonlar yaratmayı başarmaktadır. Anlaşılamama tuzaklarına rağmen, şairin gözealdığı/alması gereken bir risk olarak... “bir çakımlık uzun bir an”; anın dışına taşma isteği, zamanın genleşme arzusu diye de açıklanabilir belki... “tahterevallinin kahkahalarımızı yavaşlattığı”, ister yaşamla ölümün sınırı, ister geçmişle geleceğin zaman aralığı olsun an bir güvenlik ve erinç bölgesidir .[3]olmakla olmamak arası.

 

        “rüzgar sızdırmayan cam bir zaman/ koridorundan geçiyorlar/.../ kızın anlara bölünmüş çağları,o aynı bisikletle!” dizelerinde zamanın atomlarının parçalanması söz konusu. Kırılgan, saydam ve rüzgarsız yani zamansız bir zaman koridoru mekan olarak uzayı ve boşluğu çağrıştırıyor. Zamanın olmadığı ya da hissedilmediği yerde, akamadığı yerde bir sürece karşılık gelenin- çağların- donması ya da parçalanması... Zaman algısının bu ters yüz edilmeye çalışıldığı yer hayata bir meydan okumadır da. Alışılmış, kanıksanmış, kendiliğindenliği belki de bu nedenlerle sorgulanmamış olgulara tersinden bir bakış...geçmiş,  şimdi ve gelecek zamanın aynı potada eritilmesi mucizesi... “...geçmiş zaman yoktur, çünkü ancak zihindedir. Gelecek zamana hiçbir vakit ulaşamayız; çünkü  tanyeri gibi biz gittikçe o da gider. İçinde bulunduğumuz zamansa durmaz...zamanın gerçeği ancak bölünemeyecek kadar az olan an’dır. Ve an da boyuna yenilenmektedir. Biz bu yenilenmeyi hemen göremeyiz.”[4]An’ın  bir kereliği ile zincirleme giden anların sonsuzluğu bize yaşam döngüsünü vermektedir.

 

      Şimdiki zamanı ve hayatı dondurulmuş bir anın içine sıkıştıran, bazen de dondurulmuş bir anın içindeki akışı, çerçevesinden taşırmaya çalışan “ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizelerini çağrıştıran  bir duyuş yaratır içimizde .“cam zaman koridorunun öbür ucundan / onlara bakmak ‘ölümün gözleriyle” zamanın aşılamaz, durdurulamaz sürekliliğinde an’dan uzaklaşmak; ölüme yaklaşmaktır biraz... “çocukların ‘bir unutuş hızında’ yavaşlayan / k a h k a h a l a r ı ” ile  hızın içinden seçilemeyen yavaşlık, uzaktan ağır çekim bir yaşamak kalır ellerimizde. Algı ile hız arasındaki paradoksa vurgu yapar son dizedeki sözler: “bir gün sonra, yüz yıl sonra”

Hatıralarımızın yaşanırkenki hızı, akışı ile şimdiki zamanın içinde, geçmiş olarak  yeniden, yaşanmaları hayatı yorumlayışımızı da farklılaştırır.

 

     Zamansızlıkta yaşanılan genleşir, sonsuzlaşır ve uzay boşluğuna dağılır. Mekan zaman sirkidir bir anlamda. Cem Uzungüneş’in kitabı Soluğan[5]’da  “Bisikletli Kız”(gazoz içiyor) ve “Bisikletli Kız”(zamandan kaçıyor) şiirleriyle bu şiir birlikte okunduğunda zaman algısına yönelik, yaklaşımın birbirini tümlediğini görürsünüz. “bisikletli kız sımsıkı tutunuyor faytona. / kaçmak istemiyor bu zamandan; yoksa/her pedalda bacakları güzelleşecek! / bu onu ürkütüyor.” Zamana yenilmiştir “bisikletli kız”, “belleğimizin amatör film karelerinden” “her pedalda bacakları güzelleşerek” geçmektedir çünkü. Bu zamandan kaçmak istememek, zamanın durdurulamaz akışına da karşı gelememek: bir Cassandra çaresizliği’dir.  “Bisikletli Kız”(zamandan kaçıyor)’ da kızın ağzı ölümlü bir ağızdır. Zamanın akışı, hayatın insafsızlığı ,öteki olmanın yazgısıyla trajiğin kördüğümü şiirde atılmaktadır. “taze bacaklarımdan boşalan hızıydınız/ (kaygısıydınız) yaşlı sokağın. Erkek sokağın./ Ama ben bilmiyorum ki/ kasıklarımdaki aşkı! saflığım/ sizi tehdit ediyor.” Kızın ağzı Hades’e açılan bir kapıdır. Masumiyetini çoktan yitirmişlerin varacağı son ülke.

 

     Bu şiirler okunduktan sonra bize kalan, yüreğimizin sessizliğidir, hayatı anlamanın ağır sessizliği. “Sözcüğe bağlıdır sessizlik, sözün nihai boyutudur. Eğer dokunduğumuz ve adlandırdığımız her şey anlamla doluyorsa ve eğer bütün bu anlamlar-geçici, farklı, çelişkili anlamlar- hemen anında, anlamlandırılışlarını kaybediyorlarsa, o zaman bize kalan nedir? Yeniden başlamaktır bize kalan. Anlam ve değil-anlam arasında, demek ve sessizlik arasında , şimşek gibi bir geçiş var: bilmeyen bir bilme,anlaksız bir kavrayış, suskunluktaki bir konuşma. Bize, söylediğimiz şeylerin içinde, es geçtiğimizi dinlemek kalıyor.”[6]

 

      Sıkıştırılmış anlar toplamı olan şimdi’den kendimize sorduğumuz önemli bir sorudur: nereye akıyoruz? O. Paz “Şiir, bir şimdi’nin ve burası’nın arayışıdır.” diyor. “ Her şiirsel yaratım tarihseldir; her şiir de ardı sıra gelişi yadsıma ve bir ebedi krallık kurma gereksinimi. Eğer insan aşkınlıksa, kendini açıklamaksa, şiir, bu sürekli devinimin, bu hiç durmamacasına kendini yansıtışın en saf işaretidir.”[7] Bu bakış açısıyla Cem Uzungüneş şiirine, özellikle de söz konusu ettiğimiz şiirine, baktığımızda, yarattığı sözcüğe bağlı sessizlik, bir aşkınlık hali olan öznenin trajikle karşılaştığı andaki çığlığıdır.

 

       Her tarihsel yaratımın bir zaman ve mekan ilişkisi içinde kurulduğu düşünüldüğünde, şairin en büyük sorunsallarından biri de zaman algısı olmuştur. Zamanla başa çıkış, algılardaki tersyüz ediliş, evrensel töze karşı kazanılmış bir zaferdir. Ve bu zaferi sanatçı bir büyü, bir sihir olarak gerçekleştirir. Geçmiş, hal ve geleceğin an’da toplanması... “Ozanı, şimdiki zaman içindeki geleceği faş etmekle sınırlayamazsınız; geleceği uyandırır o, şimdiki zamanı gelmekte olanla buluşturur.” [8]Bisikletli kızın anlara bölünmüş çağları gibi.

       Zaman kavramının bu denli kurcalandığı yerde , sürekliliğin içindeki değişime bir itiraz mıdır, zamanla girişilen bu oyun? Kimin kazanacağı belli bir oyun mudur, kazananı var bir oyun mudur? Bu sorulara aranılan cevapların ötesinde, şair bilmektedir, “ Şairin işi, dünyanın anlamsızlığı ve sessizliği ile , onu anlama zorlamak için mücadele etmektir; sessizliği ses, yoku var yapana dek.”[9]

 

     Şiir bilmenin ve bilmemenin tüm nüanslarının yaşandığı bir karşılaşma etkinliğidir. “karşılaşma deneyimi kendisiyle birlikte kaygıyı da getirir[10] Rollo May kaygıyı tanımlarken “ kişinin kendisini özgürlük olarak kavraması; insanın geçmişi ve geleceği arasındayken, kendisini, kendisiyle hiçlik arasında bir kayma olarak yakalaması, anlaması, bu yüzden de kendisini sürekli olarak seçme zorunluluğu içinde bulması, bu seçiş anını anlamlı kılacak değerin geçerliliğini garantileyecek hiçbir şey olmamasıdır” der. İnsanın özgürlüğü karşısında bir baş dönmesi olarak tanımlar Kierkegaard’da. Bu şiir de böyle bir baş dönmesi hissi uyandırmaktadır okurda. Trajik olanla karşılaşma, hayatla karşılaşma, deniz tutmasına benzer bir duygu bırakmakta. Bu şiir de okuyucusunda böyle bir baş dönmesi yaratmaktadır.

 

     Yaratmak,  dünyayla karşı karşıya kalıştır. Bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.[11] Bu karşılaşmada acı ve öfke vardır. Bu öfkenin ve itirazın temlinde de ‘tüm adaletsizliklerin prototipi olan ölüm’ vardır, ona karşı bir başkaldırıdan doğar yaratıcılık çünkü. İnsanın yaşama ve yaratma tutkusunun içinde ölümün ötesine geçme isteği söz konusudur. Bu itki söz konusu olduğundaysa karşımıza aşılamazlığıyla, sırrıyla bir zaman duvarı çıkıyor. Bu zaman duvarını aşma çabası o yitik ülkeye ulaşma, kaybedilmiş masumiyete kavuşma çabası değil midir?

          “ Tanpınara’a göre, şiirin yaşamak istediği düş, yaşadığımızdan başka bir zamana gitmektir...başka türlü bir ritmi olan ve mekanla, eşyayla içten kaynaşan bir zamana gitmektir....şimdiki zamanı yargılayacak bir farkındalık kazanmak[12] Ölümün bilgisini de içeren bir tanıklığa ulaşma çabası... Zaman kavramına yeniden dönersek, “Zaman kavramının keşfiyle beraber insan, orada olma ve buna denk bir başka meseleyle yüz yüze gelir:orada olmama. Yargılama ve yorumlama gibi ilk tecrübe edimleri buna dayanır. Bu iki varlıkbilimsel sorunsalın yarattığı kaotik ortam, insana içkin mekanizmalarla aşılmak zorundadır.”[13]Bu mekanizmaları işlettiğimiz yerlerin birinde de şiir karşılar bizi. Şiir, şair-öznenin trajedisini yansıttığı oranda değil,onu ‘şiirin gerçekliği’ne dönüştürdüğü oranda büyük bir şiirdir. Söz konusu şiir ya da şairin diğer şiirlerine baktığımızda, bu şiirlerin en büyük özelliğinin hayatın gerçeklerini şiirin gerçekliğine dönüştürebilme gücüdür, diyebiliriz. Yine Tanpınar’ı anarsak,  o, “şiir ile dil’e kendi sesimiz, kendi benliğimiz(tikel varlığımız), tecrübelerimiz (talimlendirme diyebileceğimiz, bize sistemin öğrettikleri değil,birey olma çabası ve uyanıklığı içindeki kendi deneyimlerimiz) girer[14] der. Şair, ben olma durumunu çoktan aşmış, tüm insanlık durumlarını deneyimlemiş olandır çünkü.

 

Asuman Susam            


 

1 Orhan Koçak,İroni ve Keder,Virgül,Mart 2003,s.60

2 Rene Le Senne

3 Tanpınar’ın Şiiri ve Gizemcilik(Mistisizm),Mustafa Öneş,Ludingirra,yaz97

4 100 Soruda Tasavvuf, Abdülbaki Gölpınarlı,s63

5 Cem Uzungüneş, Soluğan, Öteki yay.1998

6 Octavio Paz,Modern İnsan ve Edebiyat, remzi kitapevi,1993,s.54

7 a.g.e.s74

8 a.g.e

9 Rollo May,Yaratma Cesareti,Metis,1992,4.basım,s,93

10 a.g.e,s103

11 a.g.e,s103

12 Ünsal Oskay,Tek Kişilik Haçlı Seferleri;İnkılap yay.,2000,s.109

13 Halik İbrahim Bayrakçı, Zaman ve Kader, Hayalet Gemi,1997,s.37

14 Ünsal Oskay,Tek Kişilik Haçlı Seferleri;İnkılap yay.,2000,s.109

 

 

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön