| |
“
Eleştiri, içine girdiğimiz ve bizi yazı’ nın birliğine/ gerçeğine
götüren şu
tarihin bir anından başka bir şey değildir.”
Barthes
1/
Bu yazı,
geleneksel eleştiri kurumunun çağdaş sanat tarafından aşıldığını,
dahası “ eleştiri “ kavramının parçalandığını göstermeye ve
sonrasını çözümlemeye çalışacaktır. Modernite, sanatın ontolojisi,
çağdaş sanatta dilsel/ anlamsal dolayımlar ve yapıt- alılmayıcı
ekseninde epistemik dönüşümler üzerinde durarak, çıkarımlarını
okurla paylaşacaktır.
“ All is pretty “ ( her şey güzeldir ) savsözüyle,
her şeyin sanat sayıldığı bir dünyadan eleştirmeni sürgün eden
Andy Warhol ‘ dan sonra, özellikle plastik sanatlar alanında
sanatın ölümünü ilan eden kuramlar, yorumlar bütün bir estetik /
düşünsel kalıtı yadsımaktalar. Bu durumda, göz önünde olanın
bilgisiyle yetinemeyen insan doğası, kendisiyle bilinen
arasını nasıl dolduracaktır ? Hiçbir dönemde, içinde yaşadığı
toplumla canlı bir ilişki kuramayan sanat tarihçisi varlığını
sürdürürken, geleneksel “ eleştiri “ kurumu ve eleştirmen hem
yapıtın ontolojik dönüşümü sonucu, hem de tüketim ekonomisinin yeni
aktörlerince sahneden indirilmiştir.
Küresel elektronik ağ, Avant-Garde sanatın sonunu
getirmiş; özellikle görsel sanatlar alanında dijital işlemlerle
sürdürülen masa başı çalışmaları, eleştiriyi bir “ karşıtlık
çözümü “ olarak canlı tutan gerilimi iptal etmiştir. Sanal
ortamlar ve bağıntılar, sanatsal yaratıya içkin zamansallığı
altüst etmiştir. Baudrillard’ ın terimiyle Doxa’
lardan ibaret bir görüntüler dünyasında eleştirinin dili de boşluğa
toslamıştır. Kaldı ki, her şeye karşın sürdürülen sanat
eleştirisindeki rasyonellik ise , esasta sistemin/ pazarın
rasyonelleridir ve Foucault’ nun “ Genişletilmiş İktidar”
‘ ının belirleyiciliği altındadır : Sanatı değil, sistemi doğrular
durumdadır.
2/
Sanat eleştirisi
Modernitenin en erken sonuçlarındandır. Anımsayalım : Antik Yunan
kültüründe el becerisi / techne olarak üzerinde konuşulmaya
değer bulunmayan sanat ( zanaat ) , aslında mimetik ( taklide dayalı
) oluşuyla bundan rahatsız değildir. O dönemde yapıtın
imzalanmadığını, yaratıcının sessizce yapıtın gerisine çekildiğini
biliyoruz. Estetik ise bütünüyle felsefenin konusudur.
Rönesans kültürü de eleştiri kurumuna yabancıdır; sanat
eseri bir kurallar ağıyla çevrilidir ve doğru / yanlış ikileminin
dışına çıkamaz. Öznel ölçütler henüz akla bile getirilmez. Bir
kavram olarak Poiesis’in düşünce dünyasına girişinden sonra “
var olmayan bir şeyi var etmenin her türlüsü “ mimetik
olandan ayrı tutulmaya başlanır. Platon’ un Poiesis’ e
getirdiği sınırlama , daha sonra geleneksel eleştirinin
kurumsallaşmasında belirleyici olur : Yalnızca müzikle ölçülü söze
dayanan şiir gerçek yaratıdır ve yalnızca şairler Poietes
‘tir.Gerisindeki düşünsel dolayım ne olursa olsun, Platon’ un gerçek
yaratı nitelemesini şiirle sınırlaması- diğer yaratıcı disiplinlere
açık bir haksızlığı içerse de – bir bilgi biçimi olarak şiire
düşürülen bir ilk ışıktır ( kutsal kitapların da hakkı verilmelidir
! ) ve “ yaratıcı etkinlik “ kavramını tarihe sokar.
Resmin bunu hak etmesi için daha uzun yıllar geçmesi, 17.
yüzyılın bitmesi gerekmiştir. Ancak hemen söylenmelidir : Eleştiri
kurumu da18. yüzyılın sosyo- ekonomik alt yapısının kurulmasını
bekler ve köklü biçimde resim sanatını konu edinerek tutunur. Kısaca
bakalım :
18. yüzyılda biriken kapitalist sermaye, aristokrasiye
karşı burjuvazinin bir sınıf olarak “rüştünü “ kanıtlamak üzere
resim sanatına doğru hareketlenir. ( Aristokrasinin geçmişteki “
koruyucu “ kimliği özendirici bir etki yapar.) Resmin toplum önüne
çıkarak “ müşteri “ araması elbette bu disipline özgüdür ve
eleştiri, yani eser- müşteri ilişkisini yönlendirme de bu süreçte
başlar. Henüz sanat tarihiyle aynı çatı altındaki eleştiri, 18. yy.
Paris’ inde Salon Sergileri’yle ete kemiğe bürünür ve
alıcıyla resim / ressam arasında acımasız bir iktidar kurar. Öte
yandan, sanat eseri üzerine konuşabilme hakkı / sınırı daha o günden
tartışmaya açılmıştır: Kim kime ne hakla akıl verebilir ? ( Eleştiri
Kurumu adına Salon Sergileri’ne kabul edilmeyen “ İzlenimciler”
, daha sonra Salon Sergileri karar organlarında yer alınca, onlar
da bu kez “ Kübist” lere geçit vermezler…Eleştirinin bu
yumuşak karnı, kanımızca onun ölümüne yol açmıştır ki, bu yazıda
geliştirmeye çalıştığımız ana düşünce, bir yönüyle budur. )
3/
Eleştirinin / de
yaratıcı bir etkinlik olarak kabulü için , yine 18.. yy. ortalarında
Diderot beklenmiştir. Sanat tarihçisiyle eleştirmenin yolunu
ilk kez ve sonsuza dek ayıran da odur. Eleştirmen, yapıta ilişkin “
söz “ ünü kurarken kuramla ölümcül bir ilişkiyi başlatmıştır: Kuram
/ ölçüt, bir yapıt üzerine konuşabilme olanağı sağlarken, buna
diklenen öncünün ıskalanma olasılığı önlenememiştir.Dehâyı
göremeyen dehâlara örnek olarak anımsayalım : Van Gogh
resimlerine bir dakikadan fazla bakamayan Cezanné ‘a :”
Bunlar deli resimleri “ dedirten “ akıl “ hiç susmamıştır.
Diderot şöyle yazar : Kurallar, sanatsal etkinliği sıradan
üretime çevirerek yararlı olmaktan çok zarar vermiştir sanki. Yanlış
anlaşılmasın, sıradan sanatçıya yararlı olurken dehâya zararı
dokunmuştur bu kuralların. “
Kuram- eleştiri ilişkisi, geleneksel eleştiride tam bir
kara deliktir; dahası, eleştirmeni “ kuramcı “ kimliğine kaydıran
bir süreç söz konusudur. Kuramla mesafe ayarını yapamayan “
betimleyici “ eleştirinin de, yapıtı düz dilin mantığına doğru
gerdiğini biliyoruz. Plastik sanatlardaki bu ve benzer sorunların,
daha geç gelişen edebiyat eleştirmenliğindeki sonuçları, her iki
alanda da eleştirinin sonunu hazırlar.
*
* *
Habermas,
yapıtla ilgili
tüm “ yorumlamanın “ aslında bir “ değerlendirme” olduğunu söyler:
“ En meşru anlamıyla eleştiri, bir sıralama düzeni kuran, şeyleri
tartan ve güçleri örten bir değer yargısıdır.” Bunun,
dondurulmuş gösterge üzerinden bilgiyi “ ideolojik “ halde
biçimlediği açık; dahası, çok net bir hiyerarşik vurgu dikkati
çeker. Kaldı ki, eleştirinin kullandığı dil, ağırlıklı olarak
sistemin rasyonellerini olumlar ve yeniden üretirken, ideolojik
yapılanmayı da kendiliğinden sağlar.
Estetik hazzı, biçim ve üslup düzeyinde kurallarla açıklama
çabası, Denis Diderot’ la başlayan öznel eleştiriyi
yapısal bir çözümsüzlüğe taşımıştır: Burjuva çağının rasyonel imge
düzeneğiyle modern insanın tinsel huzursuzluğu arasındaki gerilimden
beslenen sanat, kendi gerçekliğini “ kendinde “
odakladığından, öznelliğe her düzeyde açılmıştır. Artık bütünüyle
malzeme estetiği içinden “ anlamlandırma “ çabasına dönüşen
yaratım, eleştiriyi de bir ucundan yazınsala doğru
germektedir.
Yapıt “ üzerinde “ yazmak, şimdi’ nin en geniş ve mutlak
uzamını “ burada “ kılmak için bir üst metni zorlamaya başlar. Bu
yönelimin en parlak metinlerinden birini Foucault yazar;
Velasquez’ in Las Meninas tablosunu Ortaçağ’ dan
moderniteye evrilen bir zihinselliğin işareti olarak okur. Dahası,
modern mekân kavramına ilişkin eşsiz çözümlemeler yapar. (
Sonrasında, bu üst metni konu alan başka bir üst metin, Enis
Batur’ ca kurulur.) Günümüzde Barthes’ın hemen tüm verimi
böylesidir ve bizde de bu biçimin parlak örnekleri
anımsanabilir(Örnek için: Sezai Sarıoğlu,Serdar Koçak, Şeref Bilsel
.. ). Nesne- yapıttan üst metne yönelim, elbette kendi ölçütleri
içinden kurgulanır. Eleştiri, kendi içinde yazınsalın kapısını
açmıştır. Estetik nesne okumasına ilişkin öznellik, kimi zaman
geleneksel eleştirinin dizgelerinin tümüyle dışına taşar. Sabırlı
okurla, bir örneği paylaşalım : Bu yazıya çalışırken, Gabriél
Josipovici’ nin Dokunma ( Çev. K. Atakay,
Ayrıntı yay. 1997 ) adlı kitabında ilginç bir bölüm okudum. Yazar,
Proust’ un ilk dönem denemelerinden birinden, Louvre
‘daki Mona Lisa ile Amiens Katedrali’ nin güney
girişindeki Meryem heykelini kıyasladığı satırları aktarır:
“ Meryem, gerçek bir Amiens’ lıdır. Bir sanat yapıtı değildir
o. Hiç kimsenin onu koparıp almayı başaramadığı ve bizimkilerden
başka gözler için Amiens’ ın rüzgarıyla güneşini doğrudan
yüzüne almaya devam edecek ve küçük serçelerin kesin bir içgüdüyle
dost elinin oyuğuna konmalarına izin verecek olan… melankolik taşra
meydanında olduğu gibi bırakılması gereken güzel bir arkadaştır. (…)
Odamda Mona Lisa’ nın bir fotoğrafında yalnızca bir
başyapıtın güzelliği var. Onun yanında Yaldızlı Meryem’ in
fotoğrafı, bir hediyelik eşyanın hüznüne bürünmüş.” Yazar ,
Proust’ un bir tek bu “ yalnızca” ( seulement ) sözüyle yüz
yıllık estetiği çöp sepetine gönderdiğine dikkat çeker : “
Çünkü Proust’ un burada sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi sözünü
ettiği şey, sonuçta estetik güzelliğin , baş yapıt kavramının
tamamıyla önemsiz olduğudur. “ Öznel algı, salt estetik deneyimin
temel bileşenidir ve bu, geleneksel eleştiri kurumunun altından
kalkamayacağı bir kırılmadır. Bunun özellikle edebiyat eleştirisi
ve hele şiir alanında iki kez böyle olduğu söylenmelidir. Çözümleme
düzeyinde “ yazınsal” lığa ilişkin belirleyiciler, aşılmadığı
sürece yönlendiricidir; ötesinde her okur kendi alımlama düzeyinde
yapıtla söyleşir ve onu kendi dünyasına alır. ( Okuru “ kutsayan “
ve bu bağlamda “ yazınsalı” atlayan yaklaşımı konuşmaya değer
bulmuyoruz; ama çağdaş yapıtın / şiirin nasıl bir okur beklediğini
ve bu okur karşısında “ eleştirinin “ nasıl yapılanması gerektiğini
anlamaya çalışıyoruz. ) Piyasa ilişkileri yüzünden çok farklı
yönelimler kazanan plastik sanatlar ve hele resim alanında,
eleştirinin seyri ve tümüyle işlevsiz kalışı başlı başına
bağımsız bir hikâyedir .
4/
Eleştiri kurumu, kuramı öngördüğü ölçüde , önce onu
sahiplenmiş ve sanat eserini bu hesaplaşmada kuramı doğruladığı
sürece geçerli saymıştır. Kuram ötesi ölçütleri deneyen
eleştiri ise, mutlaka yazınsalın çekimini duyumsamıştır.( Bu
nedenle, özellikle plastik sanatlarda Avant- Garde’ ın önünü açmak
şairlere düşmüştür ; ki, bu ilginç konu başlı başına bir yazı
gerektirir.) Modernitenin geç döneminde, yapıtın öngörülen ölçütlere
diklendiği oranda “ sahicileştiğini “ şimdi daha net görebiliyoruz.
Bunun faturası elbette yaratıcıya kesilirken, bir kurum olarak
eleştirinin varlığı tam da buradan sorgulanmaya başlamıştır.
Dresnder
: “ Sanat
eleştirmeninin görevi, eleştirel bir biçimde formüle edebilmek için,
kuramsal önerme ve idealar ile ileri dürülen denemedir” derken
yalnız değildi. 1800’ lerden başlayarak sanatçı üstünde despotik bir
araca dönüşen kurama karşı, eleştirinin direnişi için modernist
öncülerin tarihe girmesi gerekmiştir.Ancak, eleştiride öznelliğin
payı hem sürekli tartışılmıştır hem de öznelliğin kuramla dengesi –
modernist zihinsellik bağlamında ve öznellik lehine – hızla
bozulmuştur.Eleştirinin bir ucundan yazınsallığa evrilmesinin
gerisinde de bunun yattığını yukarda belirtmiştik. Öznellik hattında
yol aldıkça, eleştiri, öznelliğin gerekçelendirilmesinde umutsuz ve
o ölçüde paradoksal bir çabadır artık. Mehmet Ergüven şöyle
yazıyor : “ Eleştirmenin kimliği ve eğitiminden kaynaklanan
öznel seçimi de söz konusudur elbette; hiçbir sanat yazarı, kendi
kişiliğini bütünüyle aradan çekme şansına sahip değildir çünkü.
Burada doğru yok, olsa olsa doğru-gibi’ ler
vardır yalnızca.
Eleştirmen kendi
içinde tutarlı olduğu sürece, istese de yanlış yapamaz. Dolayısıyla
eleştiride yanlıştan söz eden kişi ( sanatçı ) hem kendi yaratıcı
etkinliğini zanaata mahkum etmekte, hem de eleştirmen ile yargıcı
birbirine karıştırmaktadır.
“ ( Görmece, Metis, 1998 ) Bu satırlarda, sanat eleştirisindeki
yarılmanın ilk sezgileri gizlidir. Ergüven de daha sonraları resim
alanında geleneksel eleştiri kurumunun “ piyasa “ koşullarınca bloke
edildiğini, eleştirel yazıların okunmadığını, işlevsiz kaldığını ,
katalog çalışmalarının ilgi uyandırmadığını söyleyecektir. ( Son bir
kaç yıldır Mehmet Ergüven imzalı resim “ yazıları “ na hemen hiç
rastlamıyoruz.)
*
* *
Biz buradan sonra, özellikle şiir eleştirisine
yoğunlaşarak, geleneksel eleştirinin çözülme sürecini anlamaya
çalışacağız. Bir başlangıç olarak, İsmail Mert Başat’ ın –
katılmadığımız kimi vurguları yanında- konuyu ustaca kuşatan bir
yazısından şu satırları paylaşalım: “ Eleştirinin işi, sanat
yapıtının bizim ile kendisi arasında bıraktığı mesafeyi
kapatmak değildir. Sanat eleştirisi o mesafeyi bizim nasıl
kapatabileceğimizi sezinletebilmeli ve değişik görme, algılama
yolları için farklı açılar kurarak işaretlerde bulunabilmeli, donatı
malzemesi sunabilmelidir. Bu tutum, yapıtın taşıdığı gizeme, bir
eserin ancak okuruyla / izleriyle paylaşabileceği mahremine
saygısızlık etmeden, aynı zamanda, yapıtın taşıyabileceği çoğul
anlamlandırma olanaklarını tahrip etmeden ve eleştirmenin kendi
anlamlandırma çerçevesine indirgemeden ( abç. CS ) o
yapıtın, alılmayıcısının imgeleminde yeniden üretilebilmesinin
yolunu açık tutmaktır. “ ( Eleştiri ve Estetik, Edebiyat-
Eleştiri, sayı 75 )
Bütününe esasta katıldığımız bir saptama bu. Başat ,
çağdaş yapıtın dinamiklerine, yaratım ve alımlanma sürecine ilişkin
doğru işaretler bırakıyor; ancak, “ eleştiri “ nin bu işaretlerle
yol alabilmesinin artık olanaksızlığını kurcalamıyor, hâlâ “
eleştiri “ yi kendi içinde dönüştürebilmeyi umuyor/ öngörüyor.
Eleştiri kurumunun “ eleştiri “ olarak Başat’ ın çok doğru
çizdiği sınırları koruması artık olanaksızdır ve bu nedenle de
tarihini tamamlamıştır. Bundan sonrasında başka düzeylerde bir “
yazı “ alanı içinden konuşulmalıdır. Örneğin, “ eleştirmenin
kendi anlamlandırma çerçevesi “ artık / aslında bir inceleme
yazısının amacıdır ve “eleştiri” ısrarla buraya odaklanarak , çağdaş
şiir karşısında “ geleneksel “ sözünü tamamlamıştır. Anlam’ı
sökerek yapıtı oradan eleştirme çabası, çağdaş yaratım sürecine ve
gerisindeki zihinselliğe aykırıdır. Oysa bu ilişki geleneksel /
izlenimci eleştirinin hep direnen ama çürümüş / aşılmış bir
kertesidir. Hızla sürdürelim :
5/
İnsanî deneyimin tikelliği, şiirsel yaşantının da tikelliğidir.
Şair, öz bilinçle dünya bilgisi arasındaki dolaysız ilintiyi dilde
yeniden kurar. Bu kurgu, bağlılaşığıyla geçirgendir ve imge
düzeneği içinden “öteki” nin / okurun deneyimine dönüşür. Okurun
yaşantı / bilinç içeriği bu dönüşümü “ biricik “ kılar ve yeniden
üretir. Öte yandan, şiir dünyanın gösterge çerçevesinin dışına
düşer; yaşantıyı / deneyimi sorunsallaştırır. Deneyimin
kendiliğinden sonuçlarını bozar. Toplumsal imgelerin, ideolojik
bilginin dizgesini yıkıma uğratır. Ulaşılan anlamlandırma düzeyi
yine şiirde odaklanır : Şiirsel gerçeklik kendisini yine şiirde
işaret eder; şiirin dışına alınarak düz dilin dizgesine çevrilemez.
Bu çaba – örneğin resimde de – anlaşılabilir ama umutsuz
ve yersiz bir çabadır. Eleştirinin çağdaş yapıt karşısında
tökezlediği yer tam da burasıdır.
Şiir içkin bir bilgidir ve kendisini görür. ( Ama
kendi dilini konu edinerek üst dile dönüşmez.) Husserl’ın “
Fenomonoloji Üzerine Beş Ders” ( Çev. H. Tepe, Bilim ve Sanat yay.
2003 ) adlı yapıtından aktarıyorum : ” İçkin; tam kendinde
verilmişlik – kuşku dışıdır. Kendinden başka hiçbir şeyi
göstermediği, kendi dışında hiçbir şeyi kastetmediği ve burada
kastedilen şey de tam olarak kendi kendine verilmişlik olduğu için
kuşku dışı sayılır. ( sh. 34 ) Şiirin içkin bir bilgi oluşu,
geleneksel eleştirinin çok geç döneminde fark ettiği bir olgudur. Bu
bilgiyi şiirden sökerek ona odaklanma çabası, okurun zihnini bloke
ederek hem çağdaş alımlama sürecine hem de eleştirinin varlığına ket
vurmuştur. Yapıt ve okur açısından beliren gereksinim ise başka
düzeylerde ve yukardan beri konuşmaya çalıştığımız donanımlarla
zaten sahnededir.Şimdi yüzümüzü oraya dönelim ve şiir/ okur / şair
üçgeninde kurulan çağdaş “ yazı “ nın ne’liğini konuşalım :
Graf Caylus
üç farklı
yaklaşımdan söz eder:
a- Klasik sanat ölçüleriyle eseri sınayanlar
b- Esere duyarlı yaklaşan eğitimli sanat uzmanları
c- Teknik ağırlıklı sanatçılar
Bunlara ek olarak da, okur beklentilerini gözeterek ve
ciddi ölçütler geliştirmeden yazan günlük gazete yazarlarından söz
eder. ( Bizde bunun en bilinen temsilcisi geç döneminki Doğan
Hızlan’ dır.) Kültür endüstrisinin profesyonel tanıtıcıları ise,
eleştiri kurumunun kalıntıları üstünde söz almayı sürdürür ve nesne-
sözcük ilintisini dilin çevriminde tanınmaz duruma sokan iktidarı
onaylar.İmgeselliğinde beliren sanatsal/ şiirsel gerçeklik, alılmama
düzeneğinin özgün işleyişine terkedilmişken, araya giren her yazı,
anlama odaklandığı ölçüde bunu kesintiye uğratır ; yaratım sürecini
tıkar. R. Barthes : “ Birinin görmemesini görmek, onun
görmediğini yoğun bir biçimde görmenin en iyi yoludur “ derken,
okura dönük yazıya da çağdaş bir çerçeve çizer.
6/
“ İçkin “
bir bilgi olan şiir, eleştiri sınırlarını dağıtarak onu
söndürürken, yapıt üzerinde konuşulabilme olanağını elbette
korumuştur.Bu olanaklılık, şiir ortamımızda yazan kimi arkadaşlarca
doğru tanımlanmıştır ve bunu doğrulayan yazılar yayımlanmaktadır.
Bizim konuşmaya çalıştığımız nokta, bütün bu tanımların ve
verimlerin , bilinen içeriği / işleviyle eleştiri olmadığı,
olamayacağıdır.Eleştiri sözcüğü, tarihince öyle sıkı
sarmalanmıştır ki , çağdaş yapıtın sözü onu terk etmiştir.
Özellikle odaklandığımız “ anlamlandırma” süreci,
eleştirinin aşamadığı ölümcül eşik olurken, yapıt çıkışlı “
yazı” onu iki düzey halinde aşmıştır:
A- Konu yapıttan / şiirden üst metin kurma düzeyi
B- İnceleme ve Çözümleme düzeyi
A- Üst metin
düzeyi
Eleştiri kurumu, yukarda değinildiği üzere, anlama
odaklandığı ölçüde yazınsala doğru savrulmuştur.Ancak bunu yaparken
yapıtı indirgemekten ve toplumsal dizgeyi yeniden üretmekten
kurtulamamıştır. Özellikle tanıtım amaçlı profesyonel
eleştiriler, neredeyse ideolojik bir poşete dönmüştür. Eleştiriyi
aşan bir üst metin ise kendini doğrulayan yazınsallığı içinden
estetik sürece katılır. “ Üzerine “ yazanın dili ve dünyayla
bağlantısı, konu – dili barındıran söylemle sürtüşerek
oluşur. Oluşan metin, yapıtla/şiirle doğrulanabilir bir ilişkiden
sıyrıldığından, kendinde geçerlidir. “ Yeniden kurarak”
deneyimine aldığı yapıtın dünyayla sınırları belirsiz/ kaygan/ çoğul
semantik sorunsalını belki “ ima “ eder, ama bu “ ima “ yı veri
alarak kendi “ söz “ ünü söyler ve donmaktan kurtulur. Oysa “
eleştiri “ , anlamı dondurarak hem şiiri, hem de kendi dilini
sonlamış, şiiri ıskalamıştır.
Demek ki yapıt ve okur, kendi ideolojik / düşünsel
paradigmaları içinde sürerken,”eleştirinin” kendi özel arkında
bununla yüzleşme zorunluluğu hem olanaksızdır, hem de
gereksizdir.Anlamlandırma bariyeri zengindir ve hangi eleştirel
yöntem hangi matrislerle konuşursa konuşsun, öznel / biricik olanı
bozarak ilerlemiştir. Bu nedenle kimi eleştiri okulları, örneğin
Yapısalcı eleştiri semantik yapıyı yalnızca sentaksı açığa
çıkarmak üzere gözler ki, bunu aşağıda ayrıca konu edeceğiz. Kaldı
ki, yapıtın gizli anlamına / amacına dönük bir açığa
çıkarmanın, toplumsal düzenlenişi yeniden üreten / gizleyen
dinamiklerle yüzleşmenin “ eleştiri “dışı bir dizgeyi gerektirdiği
açık: Siyaset sosyolojisi,bilişim teknolojisi, iletişim modelleri ve
ideolojik biçimleniş, dil felsefesi, anlambilim, popüler kültür
süreçleri vb. üzerinden yapıtı karşılamak çok önemli ve
gerekli.Ama bu düzey artık eleştirinin gücünü/ işlevini aşmıştır ve
inceleme’ nin alanına girmiştir.
Hele yapıta / şiire saldıran görüntü / simülasyon ve
piyasa ‘yı kuran mantığı, dili, profesyonel ekipmanı ve gündelik
gazete yazarı “ eleştiri “ nin burçlarını darmadağın
etmişken…Dönelim: Konu- yapıt / şiir üzerine yazmak, kendi
dilini kurmaktır. R. Barthes buna “ yapıtı kendi dilimizle
örtmek “ diyor. “ Eleştirmenin görevi, ele alınan yapıtta
bizden öncekilerin gözden kaçırmış oldukları ‘ saklı, derin ‘
özellikleri bulup ortaya çıkarmak değildir.( Kendimizden
öncekilerden daha mı akıllıyız ? ) Bu , yapıtı elden geldiğince
eksiksiz bir biçimde kendi dilimizle örtmek, yani belirli bir
gecikmeyle ve bu gecikmenin tam hakkını vererek, yapıtı kendi
dilimizle yeniden söylemektir. “ ( Yazı ve Yorum, çev. T. Yücel,
Metis, 1999 )
*
* *
Türk şiir ortamında, şairin askıdaki
anlamlandırmasını donduran, şu ya da bu dizede söylenmek istenen’
le ilgili indirgemeler yapan bir yönelim var. Bir okur olarak o
şiirden ne anladığınız kimi niçin ilgilendirsin ? Bu, çağdaş şiire
her düzeyde aykırı bir “ tasallut “ tur; şiiri düz yazıya doğru
gererek “ yırtmak “ tır. Bırakınız şiirle okur kendi özel
söyleşimlerini kursun, gerektiğinde şairi bile şaşırtan iç
olanaklarını keşfetsin. ( Yeri gelmişken : Şairin bile kendi şiirine
ilişkin açıklamaları, çoğunlukla o şiire haksızlık olabiliyor. Çok
dolayımlı kısa açıklamalar gerekiyorsa verilebilir, ama fazlasını
istemek/ vermek çağdaş okurun şiire katılımını engelliyor, dahası
şiire ket vuruyor. Melih Cevdet Anday’ın genel poetik yazıları
dışında doğrudan şiirlerini açıklamaya dönük yazılarını,
konuşmalarını o güzelim şiirlere haksızlık saymışımdır. Kaldı ki,
kendisi de, kimi şiirleriyle ilgili okur “ keşiflerinden “ derin
hazlar duyduğunu söylemiştir. ) Barthes, yukarda anılan
kitabında şunları söylüyor: “ Eleştirmen hiçbir biçimde okurun
yerini alamaz. Alabildiğine saygılı bir biçimde de olsa başkalarının
okumasına ses vermekle, bilgisi ya da yargısı nedeniyle başka
okurlarca duygularını dile getirmekle yetkilendirilmiş bir okurdan
başka bir şey olmamakla, kısaca yapıt üzerinde topluluğun hakkını
simgelemekle övünmesi boşunadır. Çünkü eleştirmen, yazan bir okur
olarak tanımlansa bile, bu tanım okurun yolu üstünde korkunç bir
aracı bulduğu anlamına gelir. “
Okurun yapıtla kurduğu ilişki, özünde bir arzu
ilişkisidir ve bunu dışardan açığa çıkarmanın olanağı yoktur. Okur,
yapıt karşısında kendi dilini gerçekleştirmeyi düşünmez;
yapıtın gerçekliğinde yiter. Geleneksel eleştiri kurumu, kendi
dilini / gerçekliğini okura dayatma arzusuyla yazınsala savruldukça,
varlık nedenini ortadan kaldırmıştır. Oysa tam bu noktada “
eleştirel “ söylemden uzaklaşan bir başka okur, yazmak
üzere yapıttan geri çekilmiş ve üst metnin gerçekliğinde okura
yönelmiştir. Bu düzeyin dışında ise, bütünüyle İnceleme ve
Çözümleme düzeyinde bir etkinlik söz konusudur : Sonlanan
eleştiri kurumunun boşalttığı alanda, anlam’la izlenimci/ açıklayıcı
bir ilişkiye girmeden, yapıtı dondurmadan, ağırlıklı olarak
uzmanlaşmaya dayalı bir bilgi alanı oluşmuştur. İnceleme ve
Çözümleme olmak üzere iki düzeyde özetlemeye çalışacağımız bu alan,
çağdaş yapıt / okur yapılanmasına bakışımlıdır.
B1- Çözümleme
düzeyi
Şairin dil örgüsü, imge düzeneği, biçimsel dizgesi bir
zorunluluk halinde şiire çökelmiş orada “içkin “ bir bilgi
biçiminde okura bildirilmiştir. Çözümleme, bu zorunluluğu
sentaktik kurguda açığa çıkarmak üzere olanağa çevirir: Şiiri
kendi biricikliğinde kurcalarken, izleğiyle bakışımlı ( onu veri
alan ) bir söyleşime girer. Şimdi’ de oluşan söz, askıdaki anlamı
göz ucuyla sınayarak dizgeye / yapıya yönelir ve orada kalır. Biçime
/ biçeme dönüşmüş şiirsel gerçekliği kendi uyumunda / bütünlüğünde
doğrulamayı amaçlar. Kuramı bir olanak halinde kullanırken, şirin
gerçekliğiyle çatıştığında derhal mesafe koyarak, estetik kertede
olan biteni anlamaya ve gerekirse kuramı dönüştürmeye
çalışır.
Bunun için yapıtın karşısına bir ayna koymaz; tam tersine
yapıtı kendi “ ayna “ sında optik bir kırılmada sınayarak, bütün
dilsel, göstergesel, olgusal bağıntıları içinden onu söker.
Bunun bir üstdil etkinliği olduğu açıktır. Anlamlandırma
eşiğine giriş- çıkışlar yapılsa da, bunun şiirsel bütünlüğü sınamak
üzere tek tek öğelerin tartımını amaçladığını unutmaz , yani orada
oyalanmaz.
Çözümleme
ne olduğunu
değil, öyle oluşunu / nasıllığını kurguda göstermeyi amaçlar; okur
oradan geriye dönerek kendi tikelliğinde yapıta tekrar
ilişebilir. İmgesel dolayımı , yapısal işleyişi, şiirsel
bildirişimdeki “ gürültü “ konusu, şiir cümleciklerinin biçimlenişi,
dilbilgisel duraklar, noktalama imleri, ses katmanları, ritmik örgü,
sözcük yapılanması ve ilintileri vb. üzerinden, şairin
zihinselliğindeki kodları sentaksta doğrulamak üzere şiiri gerek
duyduğu yöntemlerle açar.( Çözümleme çabasının daha başlangıçta
şiiri olumladığını düşünüyorum. Estetik düzeyde başarısız olduğu
düşünülen bir şiir – olumsuza örnek amaçlanmıyorsa – üzerinde niye
vakit yitirilsin ! Kötü şiir/ şair için en ağır “ söz “, onu
görmezden gelmektir.)
B2- İnceleme
düzeyi
“ Şiirsel anlamın
tekil bir kod öne çıkarmasının mümkün olamayacağını, şiirsel
anlamın, birbirleriyle olumsuzlama ilişkisi içinde bulunan
çeşitli kodların çakışma noktası olduğunu “
Kristeva’ dan beri biliyoruz. Çağdaş şiire anlam odaklı
yaklaşmanın çok yönlü yanlışlığına karşın, her okurun onu kendi
gerçekliğine, söz’ üne, tikelliğine doğru gerdiği de açık. Şiirin
izleği, yapılanışı, imgesel bağıntılarla kurulan sentaksı,
anlamlandırma eşiğine yığılır ve oradan okunur. ( Alımlamanın,
her yapıtı düz dilin mantığına doğru zorladığını, özellikle ortalama
okur/ izleyici açısından bunun anlaşılır olduğunu anımsayalım.) Bu
nedenle bir şairin poetikasını bütünlüğünde kavramaya çalışan,
şiirine sokulabilmek için gerekli donanımı okura hazırlayan soluklu
metinleri de “ İnceleme “ düzeyinde konuşmak gerekiyor.
Şiiri tarih, mitoloji, felsefe, siyaset, toplumbilim vb.
disiplinlerle organik ilişkide düşünüp yorumlamak, ilmeklerini
açmak, disiplinler / metinler arası okumalarla şairin evrenine ışık
düşürmek, hem okura değişik odaklar sunar, hem de çözümleme için
sürpriz seçenekler hazırlar. ( Çözümleme‘yle İnceleme
‘nin geçirgenliği bir olanaktır ve kimi çalışmalarda iç içe
çalışabilir – örneğin Mehmet Yalçın, E. Bülent Yardımcı, Ahmet
Ada vd. -; ancak, çözümlemenin esasta bir üstdil
etkinliği olduğunu, incelemenin ise yazınsal / metinsel
olduğunu yineleyelim. Şiir “ İnceleme “ alanında kalıcı
çalışmalarıyla şiir ortamını varsıllaştıran Ahmet Oktay, Füsun
Akatlı, Ramis Dara, Orhan Koçak, Metin Cengiz, Veysel Çolak,
Abdulkadir Budak, Baki Asiltürk, M. Temizyürek, Oğuz Özdem, Oğuz
Demiralp, Mustafa Öneş vd. dışında Akademi’ den genç bir
kuşağın bu alandaki verimleri dikkatle izlenmelidir ) Benzer
çalışmalarıyla okuru donatan bir başka yazar H. Bülent Kahraman ,
bu konudaki çabaların entelektüel zeminini şöyle vurgular: “
Hiçbir alanın eleştirel söylemi sadece o alanın içinden yapılamaz.
Yani mimarlık eleştirisi sadece mimarlık bilgisi, edebiyat
eleştirisi sadece edebiyat donanımıyla olamaz. Eleştirel mantığın ve
sürecin oluşabilmesi esasen bir kültürel süreçtir. Bunun
sağlanabilmesi için de karşılaştırmalı ( mukayeseli) çalışmalara
gereksinim vardır. Hayat sadece bir alana bakarak kuşatılamaz. ( …)
Derrida ‘dan beri biliyoruz ki, iyi edebiyat aslında sosyolojidir.
Freud’ dan beri biliyoruz ki, iyi edebiyat aslında psikanalizdir.
Sayısız insanın çalışmasından biliyoruz ki, iyi edebiyat aslında ‘
toplumsal kuram ‘ dır “ ( Yazarın “ eleştiri “ başlığı altında
konuştuğu üretimin, aslında benim yukardan beri vurguladığım “
İnceleme “ düzeyi olduğu açık. Örneğin, yine “ Eleştiri “
sözcüğünün kapsamında düşünülen Çözümleme , elbette uzmanlık
gerektirir; ama entelektüel bir dolayımda yapılması gerekmez.
Başkaları yanında , ayrıca bu nedenle de kapsayıcı bir “ Eleştiri
“ kurumundan söz edilmemesi gerektiğini düşünerek, andığım
düzeylerin daha yalın , anlaşılır, doğru olduğunu söylemeye
çalışıyorum.)
Dilsel bir kurgu olan şiirin “ çözüm “ referansları zaten
kendi bütünlüğünde gerçekleşmiştir.Çözümleyici bunları açığa
çıkararak okurun estetik hazzını yoğunlaştırır, şiirin “ öyle “
liğini biçimde / biçemde çözer. İnceleme yazarı ise, poetik alanı
kuşatmak üzere konu şiiri/ şairi referans alır ve tekrar oraya
dönmek üzere, zihinsellik dolayımında kendi “ anlamlandırma”
odaklarını öne sürer.Bunun öznelliği açıktır; oysa
çözümleyici nesneldir ve üstdilin yapılanışı içinden
kavram ve dizgelere göndermeler yapar, bu düzeyde, zihinsel
olana mesafelidir ve esas olarak dili ve onun yapılanışını
konu edinir.Öyleyse incelemenin kendi öznelliğinde yapıtı
dondurabileceği de söylenmelidir. İnceleme yazarı , şiiri
entelektüel bir çevrime alarak kendi anlamlandırmasını öne
sürerken, şiirin “ askıdaki “ anlamı için yalnızca bir
olanaktan söz ettiğini unutmamalı, okur da bu bilgiyle
ilişkisini öyle kurmalıdır. Yoksa hem yapıtın zenginliği
örselenmiş olur, hem de düz dilin dünyayı onaylamaya koşullu mantığı
ve dizgesi yapıtı bloke eder. Oysa yineleyelim: Şiirsel anlam,
dünyayı yanılsamaya uğratır, verili optik ayarı bozarak yeniden
kurar, biçimler.
İnceleme sürecinde bir başka tehlike, yapıtı / şiiri başka
disiplinlerin indirgeyici diliyle tıkamaktır.Bu, bir olanağı
tersine çevirerek, incelemeyi kendi içinde sakatlar.Füsun Akatlı
buna ilişkin şunları söylüyor: “ Şiirin, has şiirin varolduğu
bir yerde başka iğvalara kapılmak da pek anlaşılır bir şey
gibi görünmüyor; ama unutmayalım ki, edebiyatı, şiiri, başka ve daha
muteber olduğu vehmedilen bilim gibi, felsefe gibi alanların
hizmetine vererek veya hizmetinde göstererek sözüm ona ‘yüceltmek ‘
eğilimi öteden beri varolmuştur.( Bütün Yüzyılları Yaşadım,
Alkım- Bilkent yay. 2004)
7/
Özellikle
tanıtım amaçlı yaygın bir yazı alışkanlığında, anlamı ifşa
etmeye dönük iç bayıltıcı çabalar elbette sürecektir. Avladığı ( ! )
dizelerle şiiri/ şairi yücelttiğini sanan, yapıtı kendi okumasına
sabitleyerek okuru yok sayan bu yazıların özellikle şairlerden
gelmesi başlı başına bir sorun. Sonlanan eleştirinin kalıntısı bu
yönelim sürse de, nitelikçe zaten belirleyici değiller. Donanımlı
okur bunlarla zaman yitirmiyor. Yukardan beri biçimlemeye
çalıştığımız düzeylerde kalıcı, varsıllaştırıcı, disiplinler/
metinler arası çağdaş donanımıyla yapıta ve okura odaklar kazandıran
İncelemeler, Çözümlemeler azımsanmayacak düzeyde. Bu nedenle
“ eleştiri yok “ yakınmaları yersizdir ve onca emeğe haksızlıktır.(
Bu yazıya çalışırken , Ne Kitaplar ‘ca yayımlanmış , O.
Kahyaoğlu’ nun hazırladığı iki kitap bana ulaştı. M. Cevdet Anday ve
Ece Ayhan üzerine yapılan , bizim yukardan beri okurla paylaşmaya
çalıştığımız düzeylerde çalışmalar toplamı.) Öte yandan, geleneksel
eleştirinin alışkanlıklarını bu yazılar elbette karşılamıyor;ancak,
İncelemeleri yanında asıl kalıcı Çözümlemeleriyle şiirimize katkıda
bulunan bir çok isim, eleştiriyi aşan bir yazı biçimiyle
okurun yanında: Yücel Kayıran, Osman Hakan A., Mustafa Durak,
Enis Akın, Hilmi Haşal, Nuri Demirci ve daha başkaları…
“ Eleştiri “ sözcüğünün geleneksel işlevi ve otoriter
yapısı, çağdaş sanatın örgütlenmesi ve mantığı karşısında
sönmüştür. Bu durumda ya konu-yapıttan hareketle kendini söyleyen
üst metinler kurulacaktır, ya da İnceleyen / Çözümleyen
yazılarla poetik katkı sağlanacaktır. Ama her durumda yapıtın/
şiirin doğrudan anlamına odaklanan, onu ifşa etme/ dondurma dışında
hiçbir “ katkı “ sağlamayan yönelimler sonlanmalıdır.
Açımlayıcı, çözümleyici gerekler dışında şiirden dizeler sökerek
bıktırıcı , anlamı sonlandıran yazılar yararsızdır. İnceleyen,
çözümleyen yazılar dikkatle izlenmeli, bu alandaki verimler
çoğaltılmalı,özellikle edebiyat dergiciliğinde buna özen
gösterilmelidir. Bir zorunluluk değilse de, şairlerin şiir
üzerine yazmaları, kavramlar ve veriler üzerinden kendilerini
sınamaları gerekir.Çağdaş sanat/ şiir artık her alanda belirli
bir okumaya, düşünselliğe ve dünya bilgisine dayanmaktadır.
Umulur ki bu yaklaşım, hem şiir ortamımızdaki bıktırıcı
kuramsal tartışmaları sonlandırır, hem de okurun/ şiirin tikelliğine
saygılı bir alılmama için olanaklar üretir.
Celâl Soycan
|
|