Ahmet Ada İçin Prelüd

 

 

 

     Modernite, kendisini anlamamızı sağlayan kavramları, düzenekleri ve zihinselliği de üreterek, klasikten kopar. Başlangıçta verili bilgibilme biçimlerinde dayanılmaz bir kaosa neden olmasının gerisinde de, onun anlaşılmasını sağlayacak açkılardan yoksunluk yatar. Sonrasındaki onca benzersiz devinime, dönüşüme, kırılmaya, hıza ve toplumsal düzeylerdeki yapısal kırılmalara karşın öylesi bir düşünsel teslimiyet yaşanmadı: Süreç, kendini (de) sorgulayan, açımlayan, yadsıyan malzemeyi, her düzeyde üreterek şimdiyi / geleceği ve asıl da geçmişi anlayıp, anlamlandırıp yeniden kurmamızı sağladı. Bu noktada, bir iletişim “aracı” olan “dil”in gerçekliğin anlaşılmasında “anlam kurucu” düzeyi açığa çıktı: Dil masum değildi ve olguya / nesneye / insana ilişkin tüm “bilgi”yi başka biçimlerde ve düzeylerde sınayarak aşmak ve insanın yeryüzü serüvenindeki tıkaçlarla oradan yüzleşmek zorunludur. Bu zorunluluğun bilincine en erken sanat vardı. Kendini nesneleştirerek malzemesinin olanaklarını genişletti, diğer disiplinlerle geçirgen ve dinamik ilişkiler kurarak siyasal erkin karşısındaki en “farkında” kerte durumuna geldi.

     Tek tek her sanat disiplini ve sanatçı da bu makro süreci temsil edebildiği ölçüde varoldu, edebileceği ölçüde varlığını sürdürecek. Her sanatçıyı öznel gerçekliği içinde “bilmeye” çalışırken, onu “çağının çağdaşı” kılacak nesnel ölçütleri bu nedenle kullanırız.

 

     Ahmet Ada, Türk şiirinde kendi odasını kurabilmiş orta yaş kuşağından önemli bir şair. Onun şiiri hakkında modernist bir gereksinim olan “sınıflandırma” yoluyla söylenebilecek şeyler var. Ama her sınıflandırmanın / tanımlamanın sonuçta bir indirgeme olduğunu da akılda tutarak, yukarda kalınca çizilen genel modernist sürecin içinden notlar verilebilir:

     1/ Her dilsel  çaba, önünde sonunda bildirişimi amaçlar. Söylem, bu amaca doğru dili örğütler.Yazınsal ve hele şiirsel söylem bunu yaparken, gündelik dili estetize eder, sapmalarla ulaştığı imgesel düzenek içinde kendi anlamlandırma eşiğini kurar. Ahmet Ada, önemli ölçüde içinde yer aldığı 80 kuşağının bu anlamda en  “saf” temsilcisidir. Erken dönem şiirlerinde henüz dille / malzemeyle sancılı bir ilişkiyi duyurmasa da, şiirde bireyliğini kurabilmiş ve kendi zihinselliği içinden bir dünya tasarımına ulaşabilmiştir. Bilgi felsefesinin taşıyabildiği düzeyde özne nesne bağlaşımı üzerinden lirik bir zaman sorgulaması, onu özgün biçemi / biçimiyle öne çıkarır.

     Öte yandan, yine ilk dönem şiirlerinde, Birinci Yeni akımını besleyen “davranışçılık” kalın bir çizgidir. Savlamayan ama bağlanmayı da gözeten temalar üzerinden belleğin sancılı boşalmaları, tek bir büyük şiirin içinde devinen parçalı imge halkaları, eklektik bir kurguyla da olsa kitaptan kitaba sürer.

     2/ Süreç içinde iyice beliren huzursuzluk, lirik damardan kopmaksızın modernist karmaşayı imler. Kurgu kaygısı ve eksiltili dil özeni hep korunur; şiirsel söylemi (kuşağında sıkça görülse de) retoriğe teslim etmeyen bir imge düzeneği gözetilir. Şiirin nesnel temi, zaman zaman aşkınlaştırılarak okura aktarılır ve oradan onay alınır. Okurla her zaman “geçirgen” bir ilişkisi vardır bu şiirlerin. Trajiği verirken bile korunan munis söyleyiş, özenle korunan düşük hız, netliği gözetilen mekan kurgusu, gündelik nesnelerle kurulan imgesel çevren okuru hep rahatlatmıştır. Sorular askıda bırakılmadan, soluk ıslıklarla çıkışı imler. Gerçeklik dondurulmaz ama her hamlede dilden kaçan bir kayganlığa da izin verilmez.

     3/ 90’lı yıllarla birlikte nesnel temler içinden spekülatif bir poetikanın uçları belirir: Soru-yanıt güzergahında sallantılı bir süreç başlamıştır. Ahmet Ada’nın özellikle 90’lı yılların ikinci yarısında nesnel temlerin derinliğinde daha yalıtılmış / bireyliğine ilişkin temler öne çıkar. Aşk, ölüm, doğa, özveri, zaman gibi kuşatıcı modernist başlıklardan, insan doğasının karmaşık sapaklarına evrilen bir poetika öne çıkar. Birey ve toplum, toplumsal olgular ve tarihsel süreç, bir varlık sorunsalı olmak yanında ama esas olarak bir duyarlık alanıdır. Bilinç düzeyinde bir sezdirme çabası kendini duyurmaz: Yaşamsal kargaşayı farkında, soğukkanlı, düşük tonda neredeyse gerilimsiz bir bakışla tarar ve seyreltilmiş lirik vurgularla tutamaklar bırakır. Bu denklem, Ahmet Ada’nın son dönem şiirlerinin çatısını da haber verir. Türk şiirinde Ahmet Ada sesi diyebileceğimiz sakin, tartımlı, okura şefkat aşılayan ama kaygılı bir ses, insan trajiğine daha acı ve olabildiğince sentetik bir “dil” içinden sokulmaya çalışır.

     4/ Son dönem şiirlerinin dip yüzeyinde, köklü bir epistemik kırılma vardır: Nesneyle ilişkisi, bilgi biçimsel bir dönüşüm içindedir. Şiirimizin neredeyse en saf izlenimci çizgisinden usulca sapılmıştır. Bilinç içeriği, nesneyi gözlemekten olgunlaşarak, ona, yeryüzünü sanki yeni baştan tanıyor olmanın imlerini sunar. İçsellik baskındır; anlayabilmenin olanaksızlığı görülmüştür. Bu eşikte dil, asıl dönüşü yaşar ve “anlamlandırma”yı biricik olanak sayan şairin “kendisi için” bir evrene dönüşür. Son söyleşisinden alıntılıyorum: “Önceki şiirlerim dışsal olanla ilgilidir. Doğrudan doğruya dış dünyanın algılarının, izlenimlerinin şiirsel imgeyle ifadesi. Bireyselleşmenin ve kendini ortaya koymanın göstergesi. Ben’in şiiri. (….) Herhangi bir nesne, bir sözcük ya da bir düşünce kimi zaman damıtılmış bir imgeye dönüşüyor. Şiir oradan yürüyor. Ama “Denizin Uykusu Üstümde”(son kitabı c.s.) çok farklı. Somut nesnelerin, görüntülerin, olguların uzantısı olarak varım ve artık varoluşumu onunla sınıyorum. Şimdi artık iç dünyanın sesi, monologun sesi, dile gelişi söz konusu. Her nesne, her yaşantı, her ayrıntı içsel bir tasarım ve yorumla, tinsel ve felsefi bir derinlikle, insanın hallerine, varoluş kaygılarına doğru dile geliyor.(Cumhuriyet Kitap, sayı 773)

     Bu yönelimin köklü bir dilsel travmayı da tetikleyeceği açıktır. Malzemesi “dil” olan şairin, bu amaçla malzemesinin olanaklarını genişletmesi ve dil’in kendiliğinden sürecine etkimesi zorunludur. Bütünüyle dilbilimsel, anlambilimsel dalışlarla yapısal düzeyler sınanırken, çağdaş felsefenin giderek dil içi bir düşünselliğe evrilen serüveni gözlenmektedir. Göstergebilimden Rus Biçimciliğine, psikanalizin çağdaş verilerinden Post-yapısalcı kavrayışlara dolanan bir poetik açılım, Ahmet Ada şiirlerindeki mikro dönüşümleri kucaklayan özgür yapıları dayatır: Şiirsel bildirişim açısından okurla buluşmayı hep öngören dil, bildik şiirlerinin ötesinde, lirik vuruşları azaltılmış, ritmi ve müzikalitesi kısılmış, dize ilişkileri daha işlek, artlamalı kurguyu öne çıkaran ve bu amaçla düz anlatımla tehlikeli ilişkileri deneyen bir söyleyişe kayar. Metinlerarasılık, betimleme, sözcüğü en uçlarda kullanma, gündelik ritmin ilmekleriyle bezenerek sentetik dilin içine aktarılır. Özellikle kısa şiirlerde ses kaybı göze alınarak semantik katmanın yalınlığı sağlanır. Özne, nesneyi giyinen bilinçle “öteki”leşme sağlanarak duyusal bireşimin / karışımın parlak örneklerine varılır. Dilsel sapmalar bütünüyle neredeyse salt şiirsel estetiğin tadını duyurur. Biçim, yer yer deneysele dokunarak, örneğin senfonik bir söyleyişe tırmanmıştır. Monolojik yapı özenle korunarak yüzey / derin yapı ilişkisinde özgün olanaklar sınanır. Zaman-uzam ilişkisinde kaymalarla imge düzeneği zora sokulsa da, bunun yarattığım gerilim, biçemin bir parçası kılınır.Böylece olgusal gerçeklikten estetik gerçekliğe varılır. Yukarda anılan söyleşisinde şunları ekliyor: “Çağımızın modern şairi olguların dışında tutamaz kendini. Olgular, şiirin gerçeği olurken değişim geçirirler”

     5/ Çağdaş olgular, özellikle ideoloji üretimindeki dilsel / görsel boyutlar, gerçeklik’i bir sorunsala dönüştürmüştür. Post-modernitede bir “simulakr”a dönüşen yeryüzünü insanileştirmenin bir olanağı politika ise öbür ve belki o politikayı da tanımlayacak öbür olanağı sanattır, şiirdir. Şiirin geleceğini konuşurken, aslında insanın / yeryüzünün geleceğini konuşmamız bundandır. Öyleyse şair, çağının çağdaşı bir bağlanmayı içselleştiren, bunun için yaratısını her düzeyde sorgulayan, dönüştürerek aşan bir bilgi / bilinç düzeyinde varolabilir. İnsana ilişkin her çeşit bilgiyi özümseyerek estetize eden, bütün düşünsel kirlenmelerdeki ana kertenin “dilsel” liğini fark eden ve oradan etkiyen bir muhaliftir. Bunun da öncelikle zemini, elbette şairin öznel yaratı alanıdır, poetik evrenidir ve söz’ünü kurduğu zihinsel çevrimidir.

     Ahmet Ada şiirlerindeki dönüşüm hızla not edilirken, onun poetik aranışlarını kuramsal zemine sıkça dönüşlerle sürdürdüğü anımsanmalıdır. Şairin tüm okumaları, ister istemez poetik bir çanağa yönelir. Öte yandan çağdaş şiirbilimin çevreni, dilbilimden siyaset felsefesine dolanan sayısız yörüngeye dağılmıştır. Bir yandan şiirbilimin temel kategorileri dönüştürülürken, öte yandan yeni girdilerle öteye taşınacaktır.

     Ahmet Ada, kendi şiir dünyasında bu konuda kendine acımasız bir çabanın insanıdır. Kuramsal yazıları, herhangi bir format kaygısına bulaşmadan sürekli okurla buluşur.

     Kavramlar, süreçler, poetik olgular üstüne arayışları, neredeyse yazma süreciyle iç içe geçer. Bu yönüyle de genç şair için örnektir.

     Özdemir İnce, günümüzde şiirle felsefenin aynı kulvarda, aynı sorunsallarla uğraştığını, farklılığınsa yalnızca “söylemde” olduğunu belirtir. Bu, şairin de kendi söylemi içinde bir filozof olduğunu imler. Yukarda değinildiği üzere, çağdaş felsefenin de neredeyse bütünüyle dil’e yöneldiği ve sorunsalı orada açığa çıkarmaya çalıştığı anımsanırsa, sanatın ve hele şiirin önündeki gündem netleşir. Şair, her bilgiyle ve bilme biçimiyle sürekli yüzleşerek poetikasını gözetecektir. Duyuların bireşimiyle kenetli bir bilinç, insana ilişkin her gelişmeye duyarlı bir algı ve elbette bütün bunların çökeleceği poetik bir evren ve şiir!

     Özdemir İnce : “ Edebiyat ve sanatın gerisinde düşünce, bilgi ve kütüphane yoksa, edebiyat üfürükçülerin elinde kalır, onlar yönlendirir “ der.  Ahmet Ada, bütün verimiyle bunu doğrulayan olumlu bir şairdir.

Celâl  Soycan

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön