Karanlığı Delen Söz Müdür

 

  

 

 

Sözcüklerin Arkası Uçurum

 

uzadıkça bu kar kokusu

olan kendisine çığ olur

kekeme olur söyleyen

sonrası uçurum

 

her sözcük zamanın ömrü

sesine kapanan zambak olur

anlaşılır, karanlığın uçurumu

sözdür, kumru olur aşkımıza

ve her kalbin kumkuma kuşu

manşetlerde cinayet ile korku

 

söz olunca korkar su

karıncaların ekmeğine

şarkıların titrediği sese

rüyasına kuşun, değince

 

ki ansızın bir kalp krizi

titreme ve suçlu ve infilak

saten çarşafta kırılan kabuk

anlaşılır, zarfından öptüğü pul

ile söz de kül mahremine yolcu

 

olur, bir de lades her bir söz

çelme takar kendisine şiir olur

acemi ve kekeme dinamit elinde

patlar içine orda açan uçurum olur

 

 

Bu yazıya, şiirin içinden seçtiğim sözcük demetleriyle başlayayım: birinci demet: manşet, cinayet, korku, titreme, suçlu, infilak, dinamit, patlama; ikinci demet: kar, çığ, su, uçurum, zambak, kumru, kumkuma kuşu, karınca; üçüncü demet: ekmek, saten çarşaf, zarf, pul, dördüncü demet: şarkı, rüya, kalp krizi, lades, çelme, acemi, kekeme. Sözcükler, bu demetlerden de görülebileceği gibi, şiddet, doğa, nesne ve insan dehlizlerinden çıkıp gelerek, kendilerini okuyucuya sunuyorlar.

Şiire ismini veren sözcüklerin eşanlamlarına baktığımızda da: sözcük: kelime, arka: geri, sırt, uçurum: çukur, yalıyar, karşılıklarına ulaşıyoruz; yani, en basit mantıkla, "sözcüklerin arkası uçurum" başlığı, "kelimelerin gerisindeki çukur" olarak da yeniden tercüme edilebiliyor; o nedenle, ilk okumada, şiirdeki her sözcüğün farklı karşılıklarıyla da okunabilme özelliğine sahip olduğu düşünülebiliyor. Çetin’i anlamaya çalışırken, sözcüklerin arkasındaki, şiddet, doğa, nesne ve insan alanlarını açımlamadan geçmek de, bir okur olarak, okumada büyük bir hata yaptığımın kanıtı olacak gibi gözüküyor. Çünkü: bu dört alanın ne olduğunu kavramadan ve istemesem de, anlama ulaşmadan, bu şiir nasıl okunmalı sorusuyla buluşamayacağımı seziyorum.

Şiir, üç dörtlük, bir altılık, bir de beşlik, beş kıtadan oluşuyor. Özel bir uyak yapısı yok; en önemli imgeleri "söz" ve "kar" ama, şiirin bütününün bir imge olduğu da rahatlıkla iddia edilebilir. Bir başka özelliğin de, bağdaştırmalar aracılığıyla, şiire derinlik kazandırmak ve anlamları çoğaltmak olduğu söylenebilir: (kar kokusu, kül mahremi, karanlığın uçurumu, zamanın ömrü) örneklerinde olduğu gibi. Ayrıca, çığ olur, zambak olur, şiir olur, uçurum olur gibi, farklı bir redif denemesine girilmesini de atlamamak gerekiyor. Ayrıca, şiirin geneline hâkim olan, geniş zamanın kullanılması, geçmiş ve şimdi arasında anlatılmaya, daha doğrusu, hissettirilmeye çalışılan şeyler açısından pek fazla bir değişikliğin olmadığını gösteriyor okura.

Şiir ayrı ayrı dizeler halinde okunabildiği gibi, birinci ve ikinci kıtasındaki ilk dizelerinin son sözcüğü ikinci ve daha sonraki dizelere bağlanarak da farklı bir şekilde okunabiliyor sanki: ... kokusu olan kendisine çığ olur / kekeme olur söyleyen // ... ömrü sesine kapanan zambak olur / anlaşılır ... örneklerinde olduğu gibi. Ayrıca, dizeler arasında, ‘söz’ üstüne tanımlar yapıp savsözler geliştiriliyor. Çetin: her sözcük zamanın diyor, karanlığın uçurumu sözdür diyor, söz olunca korkar su, karıncaların ekmeğine, şarkıların titrediği sese, rüyasına kuşun, değince diyor ve sözle şiir arasındaki bağlantıyı kuruveriyor: her bir söz / çelme takar kendisine şiir olur. ‘Söz’, oldukça önem kazanıyor bu çeşit bir okumada: çünkü söz, zamana ait; çünkü söz, karanlığın uçurumu; çünkü söz, ürkütücü; üstelik söz, kendisini düşürdükçe şiir olma gibi bir özelliğe sahip; yani, şiir: sözün düşkünü! Düşkün, tiryakî, meraklı, koleksiyoncu olabildiği gibi, esir ve tutkun, zayıf ve zavallı, çıplak ve serseri de olabiliyor ya da yoksul ve muhtaç. Yani, söz, ortada şiir olunca, bunların hepsini kapsıyor. Ya da başka şekilde düşünürsek, sözle başlıyor her şey; işaretten sese, sesten söze geçiş, yeni bir uygarlığın temeli oluyor yazıya dönüşene kadar. Ama, söz hep güçlü, yazıya dönüşünce bir de aşınma korkusunu yitirip kalıcılığa adım atıyor. Şiirse, bu güçlülüğün, bu kalıcılığın içindeki en aykırı yerde yaşamını sürdürüyor.

Çetin’in şiiri, doğup büyüdüğü toprakların doğal dokusuna benziyor; bu dokuda, doğa (kar, çığ, su, uçurum, zambak, kumru, kumkuma kuşu, karınca) hem çok güzel, hem çok acımasız; şiddet (manşet, cinayet, korku, titreme, suçlu, infilak, dinamit, patlama) olağanlaşmış; nesneler (ekmek, saten çarşaf, zarf, pul) oranın en doğal gereksinimlerine acıklı bir yanıt; insana ait her şey de (şarkı, rüya, kalp krizi, lades, çelme, acemi, kekeme) doğaya ve şiddete göre biçimlenmiş.

Şiirin birinci bölümü, kar imgesini tanıştırıyor bize; kar, bir yandan, doğayı ve hâlâ süren feodal töreleri çağrıştırırken, sanırım aslında, hiç eksilmeyen şiddeti içeriyor; öyle bir şiddet ki, farklı olanı, özelliği olanı, eritip, yok ediyor ya da göç ettiriyor; kar’a kar diyeni kekeme yapıyor, susturuyor; sonuçta geri kalan, tam bir boşluk, tam bir yabancılaşma.

İkinci bölüm, şiirin en önemli imgesi olan söz’le buluşturuyor bizi. Söz, bir halkı, onun yarattığı bir uygarlığı, belki de, onun dilini çağrıştırıyor, ya da, birebir anlamda gerçek sözü; o nedenle, bu bölümün ilk dizesini, (her sözcük zamanın ömrü ya da her sözcük zamanın, farklı okumalarıyla) her halkın ya da uygarlığın belli bir zaman diliminde yaşadığı, ya da zamanın sözcüklerle doğup öleceği, halkın ve sözcüğün zaman içinde zamanla birlikte bir anlam kazandığı çağrışımlarıyla okuyabiliriz. İkinci dizeden, hayatını, söyledikleriyle yan yana getirebilenlerin, söylediklerine sahip çıkanların, zambak gibi, bembeyaz, lekesiz, saf ve güzel kokulu olacağını ve herkesin bunu görüp tanık olabileceğini, üçüncü dizeden ise, (karanlığın uçurumu sözdür), kötülüğün, cahilliğin ve şiddetin açmazının, halkın gücü olduğunu varsayabiliriz. Ancak, söz aşkımıza kumruyken, yani, halk, aşkımıza usulca sokulurken, ondan çekinmezken, her kalbin kumkuma kuşu, yani, genetik korkular; alışkın olduğu ya da alıştırıldığı, manşetlerden bir türlü inmeyen cinayet ve baskıları da usundan çıkarmaz. Umut hep vardır ama şiddet de öyle kolay kolay giderilebilecek gibi değildir; çünkü: oldukça yoğun bir biçimde içselleşmiştir.

Üçüncü bölüm, söz imgesinin egemenliğini sürdürdüğü diğer bir bölüm. Suyu, bir hareket ya da bir eylem olarak algılarsak eğer, sözün olmasıyla, (yani, halkın olgunlaşmasıyla,) hareketin ve eylemin de insanlaşacağını (belki de, eline - diline - beline sahip olma özgünlüğüdür bu) böylelikle de, o güzel hedefe varılacağını çağrıştırıyor.

Dördüncü bölümde, birdenbire, titreme, ani bir kalp krizi giriyor devreye; şiir, burada bireyselleşiyor. Hareket içinde olan kişi, (ki bu kişiye suçlu denmektedir ya da öyle sunulmaktadır) infilâkla yan yana geliyor (bu olay suçlunun eylemi de olabilir, ona yönelik bir eylem de) ve tüm bu acılı, soluk soluğa serüven içinde, saten çarşafta kırılan kabuk, aykırı bir biçimde göze çarpıyor. Kırılan kabuk, üstü kapalı bir cinselliği, yırtılan tabuları gösterdiği kadar, özenli bir birlikteliğin parçalanmasını hatta bir ayrılığı da çağrıştırabiliyor. Bütün bunlar, anlaşılır şeyler oluyor (çünkü kişi bunlara hazırlıklı,) ancak, hasretle kucaklanan bir mektup, belki de zorunlu olarak uzakta olunan yeri gösteren pul, kişinin gittiği yer neresiyse, okunup, seyredilip, yakılıyor; çünkü haberleşmek bile gizlilik ve tehlike içermekte.

Beşinci bölümde, söz, saf anlamında veriliyor; onun kandırmacı özelliğine sığınılıp, şiire dönülüyor. Dördüncü bölümdeki kişi, şiir yazmaktadır artık, acemidir (ki bu acemilik, kendisine yabancı bir dilin içine, ilk kez edebi anlamda adım atılmasından kaynaklanabilir) ve yaşadıklarından ötürü kekemedir hâlâ, ama, örselense de, yalnızlaşsa da, isyancı kimliğini terk etmemiştir; şiirde aramaya başlar kendisini, onun içine dağılır; kötülüğe, cahilliğe ve şiddete karşı, halkın gücü olur orada; ama en önemlisi, şiddetin esiri değildir artık.

Evet, böyle bir okumadan sonra, Mehmet Çetin’in bu şiiri, insan, doğa, nesne ve şiddet dörtlemesiyle ve "her sözcük zamanın ömrü", "söz olunca korkar su", "her bir söz çelme takar kendisine şiir olur" savsözleri ile yerleşiverdi belleğime. Kapılar tek tek açıldıkça, alabildiğine sert bir coğrafyanın, acımasızlığın ve acıtılmışlığın hüznünü yaşattı. İnsanın insan olmasının kolay olmadığını; doğayla, doğayı doğadan ayırmadan yaşanmasının huzur getireceğini; üretilen ve üretilmiş nesnelerin insana acı değil, sevinç getirmesi gerektiğini; şiddetin ise, doğada var olduğu kadarıyla kalması, hatta, onda bulunan oranın bile, bilimsel çalışmalarla, zaman içinde yok edilmesi gerektiğini anımsattı. Sonra da, şiddet üzerine bir daha düşünmeye zorladı; başladım kendi kendimle konuşmaya: Kanımca, dedim, doğa, kendisini ve kendi içindeki şiddeti, insan da nesneleri ve kendi şiddetini üretiyor; dolayısıyla, insan ve doğa, farklı biçimlerde olsa da, şiddet üretmekte buluşuyorlar. Şiddet, doğada, değişim ya da yaşamak için geçerli oluyor; insanda ise, yine doğadaki gibi, değişim ve yaşamak için oluşsa da, en büyük şiddet, bireysel ve toplumsal iktidarları ele geçirip, sürdürmekte kullanılarak, doğadan farklılaşıyor; üstelik böylesi durumlarda şiddet kitleselleşip yaygınlaşıyor, şiddet şiddeti doğuruyor ve insanlar, bunun vahşeti, yozlaştırıcılığı ve tek tipleştirmesi altında kalıp, beyinsel özgürlüklerini sürekli öteliyorlar. Şiddetten uzaklaşmanın yolunun, üretim ve paylaşımdaki adalet ve eşitlik olduğunu söyleyenler, doğanın şiddetini frenlemeye, durdurmaya çalışan bilim insanları ve insanoğlunun içindeki vahşet ve şiddeti törpüleyip, yok edecek unsurun sanat olduğunu söyleyen sanatçılar ise ne yazık ki, dünya insanlığı içinde her zaman azınlığı oluşturuyor; ama, biçildikçe üreyen, inatçı bir azınlığı... Konuştukça, dertleniyordum; iyi de, dedim, azınlık, hep azınlık kalacak değil ya; bu inat, elbet bir gün meyvesini verecek; azınlık, çoğunluğa dönüşecek; yoksa, hayatın bir anlamı kalmaz ki!

Durdum; durmasam, kendi kendimle konuşmam sürüp gidecekti. Yeniden şiire döndüm; evet, "sözcüklerin arkası uçurum"u okuyup, yorumlamayı bitirmiştim kendimce, ama, bu tür bir okumayla, okuru sınırlamak, şartlandırmak değildi amacım; çünkü: şiirin, hele imgeci şiirin, farklı okumalarda, farklı tatlar verebildiği, kişiyi, farklı anlamlara uçurabildiği inancındaydım. Benim asıl yapmak istediğim ya da hedeflediğim, (elbette salt bu okumayla sınırlı) kendime göre bir okumayla, kendime göre bir anlama ulaşarak, "bu şiir nasıl okunabilir?" sorusuna yanıt bulmaktı ve galiba bulmuştum da. Sizi bilmem ama, ben bu yazıyı bitirince, "sözcüklerin arkası uçurum"u, hüzünlü ve sakin bir sesle, bazen, dizeleri birleştirerek, bazen, dizeler arasında hafif bir soluk alıp duraksayarak, en önemlisi de okura duyumsattığı coğrafyayı en derinimde yaşayarak yeniden okuyacağım. Düşünüyorum da, belki o zaman, Mehmet Çetin’in dünyasına daha yakın olabilirim; ya da, onun dünyası bana daha çok yakınlaşır; kim bilir?

 

Fergun Özelli

 

Ünlem Dergisi 2003

           

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön