|
“Unutulmuşluğun tozlu rafında
Eski harflerle yazılmış bir
kitaptır
Nicedir acının karlı yolunda
Sabahını arayan bir gecedir”
Abdülkadir Budak’ın ilk şiir kitabı ‘Geçti
İlkyaz Denemesi’nin 33’üncü sayfasında yer alıyor bu dizeler. Şairin
varlık bilimsel (ontoloji) gerçeğini, acının karlı yolunda
sonsuzluğu arayışın gayreti olarak açıklamak mümkün. Acının karlı
yolunu hesap ederek yola koyulur şair. Budak, kehanet demeyeyim ama,
bir öngörüyle bu durumu daha ilk kitabında keşfeder. Eğer şiirin ve
yazının ontolojik bir alan olduğu ihtimalini dışlarsak, şairin
geleceğe bırakacağı kalıt da (miras) anlamsız olur. Herhangi iyi bir
şaire ya da Budak’a elli, yüz sene sonra bir kütüphanenin rafında
rastlayan birisi, düşünsel, sanatsal tasarımında, eyleminde bu
kitabın harflerini hesaba katacaktır. T. S. Eliot’un vurguladığı
gibi “Her yeni yapıt, geçmişin bütün yapıtlarını içeren bir
yapıttır.” Abdülkadir Budak’ın yedi, sekiz asır önce rastladığı bir
şairin mısralarıyla buluşması da böyle bir durumdur. Hayatın
dışarıdan görülen kabuğu altında görünmeyen varoluşsal ağıntı
sayesinde, sanat sonsuzluğunu bulur, ölümsüzlüğe erer. Şairin
arayışı, Gılgamış’ın arayışından farksızdır. Elbette günümüz şiiri
yedi, sekiz asır önceki şiirden bir kopmayı, aynı ölçüde de bir
eklemeyi gerektirir. Bizim açımızdan bu zinciri halka halka
oluşturan temel unsur, TÜRKÇE EDA’dır. Bu eda, devşirme ve sahte
şiire karşı kültürümüzü korur.
Şiirin şaire armağanı, nadir anlarda tattırdığı
mutsuz sevinçtir. Bütün iyi şairler bu mutsuz sevinç için acının
karlı yolunda bir yol insanı olarak, dervişçe bir kararla
başlamıştır serüvenlerine. “Sabahını arayan bir gecedir” şair.
Sabaha yaklaşan her adımda, ufuk biraz daha geriler. Sisphos
söylencesine benzer bir durum söz konusudur. İlhan Berk’in “şiir bir
cehennemdir” vecizesi de bu duruma işaret eder.
Bir şair, şiiri seçtiği için mi şairdir? Bence
şairler bir anlamda, seçilmiş insanlardır. Roman, hikâye gibi
edebiyatın diğer dallarında böyle bir durum söz konusu değildir.
Şair sözüyle, Varlık’ın sonsuz bir oluş hâlindeki akışını kayıt
altına almakla görevlendirilmiştir. Abdülkadir Budak’ın külliyatına
baktığımızda ‘Geleneği dönüştürme’ gibi bir misyonla seçildiği
düşüncesine varırız. Kuşağı şairler arasında, böylesi bir ısrar
içinde, bu kaygıyı duyan başkaca bir şaire rastlamıyoruz. Belirgin
bir mistik, metafizik deneyim olmaksızın, şiirinin matrisi, geleneğe
göndermelerle yüklüdür. Çağdaş bir söylencedir. Türk şiiri
kapsamında geleneği dönüştürme gayreti içinde olan diğer bir büyük
şair Hilmi Yavuz’dur. Hilmi Yavuz şiiri antik bir değer ve nitelik
taşırken, Budak’ın şiiri hayatın ve insanın koordinatlarını
biçimlendiren duygu hâllerini yorumlar. Mistik bir şiir değildir
ama, hayata dair kıssadan hisseler çıkarabileceğimiz bir hikmetle de
yüklüdür. Budak, ender bir mecaz (eğretileme) ustasıdır. ‘Ahşap
Anahtar’ ve ‘Ev Zamanı’ kitaplarında bu ustalık, olağanüstü bir
düzeyde sergilenir. Çağdaş hayatın çok yönlü karmaşasına,
eğretilemelerle ışık tutma kaygısı duyar.
Budak’ın şiiri hakkında öteden beri ortak bir
yargı vardır: Geleneği dönüştüren modern bir şair. Bu yargı
doğrudur. Geleneği dönüştüren diğer bir büyük şair Hilmi Yavuz’la
farkı şudur: Hilmi Yavuz, çağdaş bir Divan şairi algısı içinde,
geleneksel toplumun ve o toplumun remiz ve göstergelerinin bugün
artık var olmamasına rağmen, zor bir işi başararak, geleneksel
hayatın sembol ve göstergelerine hayatiyet kazandırır. Oysa
Abdülkadir Budak, Divan şiirinden daha çok Yunus Emre ve tekke
edebiyatına yakın durur. Türk şiiri, Hilmi Yavuz ve Abdülkadir
Budak’ta geleneğin iki ayrı merhalesi olarak, geleneğin
dönüştürüldüğü bir zenginliğe ulaşır.
Budak’ın ilk kitabı ‘Geçti İlkyaz Denemesi’ 1978 tarihini
taşıyor. O yılların baskın şiir anlayışı, sav sözlere ve ideolojik
soyutlamalara dayanan Jdanovcu bir şiir pratiğidir. O dönemde birçok
şair şiiri değil, siyaseti önceleyen bir tutum sergiledi. Budak bu
egemen şiir anlayışına katılmadı. Daha bağımsız bir yol seçti. Ama
bireyci bir şair de olmadı. Yeri geldiğinde, muhalif tavrını koyarak
toplumsal eleştirisini de yaptı. Salt işçi sınıfı ideolojisi gibi
tek boyutlu bir düşünceyi amaçlamadı. İnsanlığın kanayan yarasına,
bireysel acılara da merhem olmak isteyen bir şiire katkı yaptı.
“Gömleğim Leyla Desenli’ 1981 yılında
yayımlanır. ‘Şimdi Yaz’ adlı şiir kitabından sonra kendi çizgisi
içinde niteliksel bir sıçramayı da içerir. Şairin üslûbu
netleşmiştir. Zaten 1980 yılından itibaren Türk şiiri de bir sıçrama
yapacaktır. İkinci Yeni tekrar keşfedilir. Yirmi yıla varan bir
merhalede 1980 şiiri biçim ve retorik olarak önemli zaferler
kazanacaktır. 1970 kuşağının tek boyutlu yorgun şiiri tasfiye
edilir.
“Duru suların yüzünü
Öpmek için çabalayan
İnce birer söğüt dalı
Oldukça da adlarımız
Acıların önsözüne yazıldı”
Kendilerine dünyada acı bir kök tadı seçen,
tragedyası olan şairlerin daha büyük ve gerçek şairler olduğuna
inanırım. Budak da bir sarnıçta bireysel ve toplumsal acıları
demlendirerek yazmıştır şiirini. Şairler için yitirilmiş bir
cennettir çocukluk. Çocukluk neden yitirilmiş bir cennettir? Aşağıya
aldığım dizelerde de çocuksu bir ego gizli:
“Dilli düdükler kırıldı
Ve değnekten atlarımız
Sırtından atıverip
Uzaklaştılar bizden
Öyle kaptan olmak gibi
Düşlerimiz de yoktu
Ak yelkenli tekne umduk
Karanlık denizlerden”
Otuz altıncı sayfadaki ‘Peruz’ adlı şiir,
sanatçının evrensel tragedyasını yansıtır.
“Nasıl olsa bitecek bu hüzün
gösterisi
Kesilecek birazdan içtenliksiz
alkışlar
Şimdilik yüreğini kavuran bir
müziğe
Eşlik eden seyirciler az sonra
Evlerinde olacaklar
Hep Peruz’un içine yağacak karlar”
On altıncı sayfadaki Nadir Redifli Sitem adlı
şiirin
“Coştururdu beylerin uykusunu
dağıtmak
Ben şimdi soruyorum at nedir Ayvaz
nedir”
beytinde, Köroğlu menkıbesine gönderme yaparak başkaldırıyı
ele aldığı için toplumsal, beyitlerden oluştuğu için de biçimsel
olarak geleneği sırtlayan bir şiir.
Yunus Emre Abdülkadir Budak’ı okuma şansına
sahip olsaydı, Abdülkadir Budak’ı yol arkadaşı olarak görürdü.
Hilmi Yavuz, geleneği salt biçimsel olarak
dönüştürür. Geçmişin arkaik diliyle Türk şiirine geleneksel, ama
yeni tatlar kazandırır. Abdülkadir bu dönüştürmeyi hem içerik, hem
biçimsel olarak başarır. Hilmi Yavuz’un şiiri, bir sergi salonunda
görebileceğimiz antika bir eşya gibidir. Hilmi Yavuz ve Abdülkadir
Budak, gelenekten beslenen iki ayrı arter olmasına rağmen, Batı’lı
değil, Doğu’lu bir kültür ve medeniyet çevresinde temayüz ederler.
Bu bir olumsuzluk değil, çünkü büyük şiire Batı değil, Doğu
sahiptir. Cemal Süreya da Doğu’lu bir şairdir. Buna karşılık Edip
Cansever Batı’lı bir şairdir. Bir Batı’lıdan daha çok Batı’lıdır.
Necatigil’in Gurbet – Hasret – Hikmet
burçlarına karşılık, Budak’ın İlkyaz – Yaz – Güz burçları
konumlandırılabilir. ‘Geçti İlkyaz Denemesi’, ‘Şimdi Yaz’, ve
‘Gömleğim Ayla Desenli’ kitapları ile İlkyaz Burcu’nda olan şair,
‘Sevdanın Son Keremi’ adlı kitabı ile birlikte Yaz (Hasret) burcuna
girer. Ama gelecekteki son merhaleyi Güz (Hikmet) burcunu bir
öngörüyle işaret eder.
“Ne kaldı yaz hasadından
Dedi gitmeden önce
Güzün ahşap kapısından”
‘Ahşap Anahtar’ ve ‘Ev Zamanı’ adlı kitapları
Güz Burcu’nun kitaplarıdır. ‘Ev Zamanı’nda eğretilemelerin hakim
olduğu bir dille, kişisel tragedyasını betimler. ‘Ev Zamanı’nda
görünür kıldığı mutsuz babaya karşılık, ‘Gömleğim Leyla Desenli’de
mutlu bir aile reisi vardır. Bu şairin tragedyasıdır. ‘Ahşap
Anahtar’ ve ‘Ev Zamanı’ndaki kötümser, depressiv ruh hâli yerine,
‘Gömleğim Leyla Desenli’nin şairi mutlu, sevinçli duygu hâlleriyle
görünür. ‘Gömleğim Leyla Desenli’deki ‘Çay Getir’ adlı şiirin bazı
dizeleri şöyle:
“Sen bir yanıma otur çocuklar bir
yanıma
Al atlar otlakta kişnesin yine
Merhabalar uçurmaya hazırım
Tipiye tutulmuş kar çiçeğine”
- Ah sevgilim bir yastığı
Paylaşmanın sevincini
Yaşamamak yürek incitir
Bak sözcükler tavşan kanı
Dilim sürçtü bağışla da
Hadi bana çay getir.
Şairler çile adamlarıdır. Çile odalarında çile
dolduran dervişler gibidirler. ‘Gömleğim Leyla Desenli’ kitabının
son şiiri ‘Genç Ozan’ adlı şiirde, şair bu sınamadan geçerek
olgunluk içinde mürşitlerine seslenir:
“Konuş ey büyülü sözcük söz senin
De ki localarından izleyen ustalara
-Bu genç ozan biliyor yanmanın
önemini
-Bu mecnun Leyla’sını değişmedi bir
çöl kumuna”
Yaz (Hasret) burcunun kapısından 1985 yılında
yayımlanan ‘Sevdanın Son Keremi’ adlı kitabıyla girer. Mecnun yerini
Kerem’e bırakır. Leyla motifi devam eder.
“Hancı tütün sardı çorba ısıttı
Leyla dedim taş dönüştü yastığa”
Leyla’ya giden menzilde geçmiş bir fotoğraf
netliğiyle görünür kılınır. Günümüzde tensel seanslara indirgenen
aşkları ile, geçmişin aşkları arasında bir karşılaştırma yapmamız
mümkün bu iki dize aracılığıyla.
Kırlarda geçen bir çocukluğu var mı Budak’ın?
Daha çok ilk kitaplarında rüzgâr, gül, bulut, kuş sözcükleri
panteist bir dünyanın ipuçları gibi. Yüzey yapıdaki tabiata ilişkin
betimlemeler, derin yapıda mecaza dönüşüyor. Israrla vurguladığım bu
retorik ustalık çok nadir şaire nasip olan bir üstünlük. Bütün
eserlerine baktığınızda, izlek açısından bir dağınıklığa
rastlamazsınız. Kapıp koyvermeler yoktur. Bir önceki dönemi inkâr
yerine, bir önceki yapıtı aşma gayreti içindedir. Bunu da başarır.
Firesiz bir şiir karakteri arz eder Budak’ın külliyatı.
Geleneksel toplumumuz bir ağıt toplumudur. Bu
ağıt toplumunun sosyolojisine yedi, sekiz asırlık şiirimiz, daha
ziyade halk ve anonim şiirimiz tanıklık eder. Böylesi bir çağrışım
zenginliğine sahip iki dizeyle devam ediyorum.
“Unutulmaz babaların öldüğü
Annelerin ise onlarla gömüldüğü”
Duygusal algı (perception sensibilite) ile
usçul soyutlamanın (abstraction rationele) dengeli bütünlüğü, ‘Ahşap
Anahtar’la birlikte usçul soyutlamanın lehine değişerek,
eğretilemelerle örülen bir düşünce şiirinin zenginliğine ulaşır.
Günümüz insanı, bireysel / kişisel boyutta da
sistemin daraltıcı etkisiyle zapturapt altına alınmıştır. Post
modern düşünür Michel Foucoult iktidarın günümüzde merkezî konumunu
yitirerek, toplumun tüm alanlarına nüfuz edici bir ağ hâlinde
yayıldığını savunur. Okul, hapishane, hastahane, tımarhane ile
birlikte aile, bu normalleştirici iktidarın denetimi altındadır.
Yasa, ordu, polis dışında Gramsci’nin vurguladığı organik bir
ideolojinin özneleriyiz. Organik bir ideolojinin öznesi olarak pek
de özgün olduğumuzu fark etmeden, normalleştirilerek bu ideolojik
kapanımı yaşıyoruz. Şair bu yabancılaşmayı daha çok hissediyor.
Marks’ın yabancılaşmayı kıran Jenerik İnsanı yerine, Kafka’nın
betimlediği Batı’lı insanın ontolojik yalnızlığını yaşıyor günümüz
insanı. Bu yabancılaşma ve yalnızlaşmayı şiir önleyebilir mi?
İdeoloji gibi bir gerçeklik de yok ne yazık ki.Çünkü ideoloji, bir
yanlış bilincin tezahürü. Bireyin bağlanabileceği bir gerçeklik
alanını ihtiva etmiyor. Bu fobik kuşatma karşısında şairin itirazı
da çok sınırlı bir etki gösteriyor. Güçlü bir metafor yeteneği bu
yabancılaşmayı önlemeye yeterli değil.
“O zamanlar incecik yorganlar
örtünürdüm
Büyük düşler kurardım küçücük
odalarda
Bir şiir yayımlardım bir dergide
örneğin
Mumun ışığı ile aydınlanırdı dünya”
Şairin mutlu bir zamanı simgeleyen ‘Leyla
Desenli Gömlek’i yırtılır:
“Çarmıhsız bir İsa düşünemedi
Yama da aramadı yırtılan gömleğine”
Bu dizeler, Züleyha’nın sevişmek için Yusuf’un
yırttığı gömleğini de telmih edebilir.
Ortalama beğeni ile arasına ilk kitabıyla
birlik bilinçli bir mesafe koyan şair, ruh hâllerini mistik /
metafizik bir deneyim hâlinde sunmaz. Budak’ın şiiri lâik bir
şiirdir. Belli izleklere tutkun olmasının bir eleştiri gibi öne
sürülmesine karşılık, Edip Cansever’in kendi şiiri için yaptığı
gözlemi, Budak’ın poetikasına da dolaylı olarak ışık tuttuğu için
alıntılıyorum. Bir konuşmasında “Gelişmeye inanmıyorum. Kendi adıma
bir eksen çevresinde şiirimi büyütmeye çalışıyorum. Gerçekte
sanatçıların çok derinlerde bir ana damar vardır. Üstte kalan bazı
değişimler silinebilir, yitip gidebilir. Önemli olan o damarı
çeşitlendirmektir. Gelişim dediğimiz, ancak acemilik dönemlerinde
göze çarpan bir olgudur.” Ama Budak, Necip Fazıl’la duyguların
keskin biçimde hassaslaştığı bir düzlemde buluşur. Bunun bir
sakıncası da yok. Çünkü Türkçe Eda’nın Türk Şiirini belirleyen en
temel ıra olduğunu bildikten sonra, bu gelenek zincirinin önemli
halkalarından biridir Necip Fazıl. Biçemsel olarak hece şiirini
modernleştiren Necip Fazıl’la akrabalık, Budak şiirini eksilten bir
öge değildir. Aşırı biçim deneylerine girmeden dörtlü, beşli, altılı
dizelerden oluşan kıtalarla, şiirine biçimsel olarak sağlam ve
dolgun bir blok oluşturur. Bu mısracı hüviyetini hiç kaybetmez.
Kuşağım şairler arasında Abdülkadir Budak’ı bir ritm ustası olarak
da görürüm. Sözcükleri balyozla döverek dizelere yerleştirir. Bu
husus şiirine sağlam, adaleli bir nitelik verir.
‘İmzası Gül’ adlı kitabında intihar izlekli
bazı şiirler yer alır, Sanki şair ilk üç kitabının sevinçli duygu
hâlinden, depressiv (kötümser) bir duygu hâline geçmiş ve orada
kalmıştır. ‘Gizli Cam Parçaları’ adlı şiiri, intihar eden şair Metin
Akbaş’ın bir dizesinden yola koyularak yazılmıştır:
“Şehrin ortasında kır çiçekleri
Çekildiler diyorum Metin Ağbi
misali
Ah hepimiz ölüyoruz giderek
İntiharların çünkü biçimleri
değişti”
Yine bu kitaptaki ‘Uçurum Hakkı’ adlı şiirde
intihar etme düşüncesi bir çığlığa dönüşür:
“Denizdim ben çekildim her yanım
kum
Uçurum hakkını kullanmak istiyorum”
‘İntihar Girişimi’ adlı bir başka şiir,
intiharları önlemek içindir. Ahmet Oktay’ın “Sonuçta intihar
bireysel bir tercihtir” diyecek kadar soğuk ve duyarsız bir ruh hâli
sergilemesini hep yadırgadım. Şimdi adını hatırlayamadığım bir
şairin intihar eden şair Zafer Ekin Karabay için yazdıkları geliyor
aklıma: “Toplum adeta bir EKİP ÇALIŞMASI yapar kişiyi intihara
sürüklemek için.” Ama başkaları çoğu zaman, toplumun bir ekip
çalışması yaptığının farkında bile değildir. Müntehirden hak ettiği
sevgiler bile esirgenmiş, gittiği geldiği yollara mayın döşenmiştir.
Abdülkadir’in bu şiiri, ‘İmza: Arkadaşları” dizesiyle son bulur.
Yücel Kayıran, Budak’ın şiirine ilişkin olarak
şu doğru ve genel tespiti yapar: “Abdülkadir Budak’ın şiirlerinin
bireyi, içinde bulunduğu ilişkilere ve bu ilişkiler ortamında olup
bitene karşı eleştirel ve yadsıyıcı bir bakış açısına sahiptir.
Budak’ın şiiri bireyin varoluş bağlamında modernizmi zemin edinmiş,
ancak bu varoluşu ifade etme bağlamında gelenekle bağlarını
koparmamış bir şiirdir.” Budak’ın şiiri genel olarak, Yücel
Kayıran’ın çok doğru bu tespitine paralel olarak değerlendirilmeli.
Yazım, amaçladığım uzunluğu bir hayli aştı.
Abdülkadir Budak’ın ‘Ev zamanı’ adlı kitabıyla ilgili 05 Eylül 2002
tarihli Cumhuriyet gazetesinin KİTAP ekinde yayımlanan bir yazım
var. Bu nedenle ‘Ev Zamanı’ ve ‘Ahşap Anahtar’ adlı kitaplarının
ayrıntılı bir değerlendirmesine burada girmiyorum.
Ahmet Günbaş’ın ‘Çağlaçakır’ adlı şiir
kitabıyla ilgili Cumhuriyet KİTAP’ta yayımlanan bir yazımda,
Günbaş’ın Budak’a ithaf ettiği bir şiirin
“Sen kalkıp ta Kayseri’de gül
yetiştir
Erciyes tepeden bakmaz mı adama”
dizelerinden yola çıkarak Budak’ın Kayseri’sine değinmiş
ve, “Şimdi Abdülkadir Budak üvey annesi olan Ankara’da yaşıyor, Hep
İstanbul’a dönüşleri özleyerek” diye yazmıştım.
Modern Türk şiirini besleyen önemli arterlerden
biri Budak’ın şiiri. Türkçenin tadı, inceliği dilsel bir tutum
olarak muhafaza edilmiş. Devşirme bir dil kullanmıyor gerçek ve
soylu şairler gibi. Türk şiir geleneğine de bu edası nedeniyle
eklemlenirken, retorik açıdan da zaferini kazanmış bir şiirin şairi
olarak yarının hafızasında yer almayı hak ediyor.
Hüseyin Avni Cinozoğlu
|