Ümmi  ve  Naif

 

                                                                                      

 

               Aristoteles,” Bir dilsel anlatım açık olur, buna karşılık bayağı olmazsa, o iyi bir dilsel anlatımdır. Kuşkusuz en açık dil herkesin ortak olarak kullandığı sözcükleri kullanan dildir. Fakat böyle herkes için ortak olarak olan sözcükleri kullanan dil, açıklık yanında bayağılığı da beraberinde getirir. Alışılmamış sözcüklerin kullanılmasıyla bir dil, gündelik ve kaba olmaktan kurtulur, yücelir. Alışılmamış sözcük deyince, yalnızca yabancı sözcükleri değil, aynı zamanda mecazları  ( metaforlar ), uzatılmış sözcükleri ve genel olarak da gündelik dilin dışında kalan şeyleri anlıyorum. Ama bir ozan çıkar da bütün şiiri bu gibi alışılmamış bağdaştırmalarla yazmak isterse o zaman bu anlaşılması çok güç bir dil, bir bilmece dil olur” (Aristoteles )

             Post Modern dönemde artık naif bir şiiri  barındıran bir dil yerine daha zihinsel, entelektüel bir dil kullanmak zorunda  şair.  Şiirin karmaşık, dolaylı ve ima eden, ve nüfuz edilmesi çaba gerektiren bir anlamı, anlam katmanlarını önceleyen  bir yapısı olmalı. Kronolojik olarak çeşitli dönemleri içeren, şiirsel değerleri aşınan,  şiirsel değerini yitirmesine rağmen , egemen bir estetik dil olma özelliğini  koruyan , anlatımcı ( narrativ) şiir,  İkinci Yeni, bir ölçüde’de Asaf Halet Çelebi’nin dolaylı etkisiyle; özellikle seksen kuşağı şairlerinin katkılarıyla, büyük ölçüde tasfiye edildi ve Türk şiiri yeniden haysiyet hırkasını giydi . Yeni bir şiir dili, Türk şiir geleneğini de özümleyerek zaferini ilan etti. Hiç duraksamadan  Seksen Kuşağı olarak nitelendirdiğimiz kuşağı başarıyla temsil eden , en azından on şair adı sayılabilir. Ki;  İkinci Yeni’den şiirimize katkısı açısından, en fazla beş, altı  ad ancak sayılabilırken!

               Köktenci bir tutumla Batı’ya irtibatlı Türk kültür dünyası ve Türk şiiri Cumhuriyet’ten beri tekil örnekler dışında Doğu medeniyetini ıskalayan bir tutum içindeydi. Özellikle son yirmi yıldır Türk kültür dünyası, Doğu medeniyetini de ihmal etmeyen bir bilinç düzeyine erişti. Bu oluşumun ve farkındalığın kültürümüze, şiir ve edebiyatımız yaptığı katkı ilerde daha somut olarak gözlemlenecek.! Enis Batur ve Hilmi Yavuz iyi birer öncü oldular. Gılles Deleuze ve Feliks Guattari  gibi Batılı önemli düşünürler ; Batı uygarlığının bir kapanımı ( tekdüzeleşmeyi) yaşadığına işaret ederek Doğu medeniyetini bir imkân olarak görür.

                  Modernite’nin en çok eleştirilecek yanı, teknolojik ve bilimsel gelişmeleri insani amaçlarla sınırlamadan, denetimsiz biçimde ve en çok da insanlığın yıkımını amaçlayan,  öldürücü silahların  icadına yönelik bir amaç taşıması. Yine de bu klişe cümleyi kullanmak zorunda kaldım. Daha durağan bir zamana sahip Doğu medeniyeti,  Batı medeniyetinin hızı ve hırsı karşısında daha duragan ve dingin bir zamanı tercih etmenin belirgin avantajını yaşıyor.. Aydınlanma ve hümanizmanın uygarlık ve insanlık lehine olan kazanımlarını, elbette reddetmek mümkün değil. Mükemmel tasarlanmış bir Batı-Doğu sentezi, insanlığın uygarlık adına en büyük kazanımlarından biri olacaktır. Uygarlığın ölçütü askeri güç ,silah teknolojisindeki üstünlük, parasal zenginlik değil. Kültürel ve sanatsal birikim uygarlığın en başta gelen ölçütüdür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın vurguladığı , “ iç âlem medeniyetini “ yeniden keşfettiğimizde,  kibriya edasındaki moderniteye karşı sağlıklı bir  savunma mekanizmasıyla mücehhez kılınmış olmamız hiçte imkansız değil. Bağdat Kütüphanesi’ni yağmalayan bir zihniyete uygar, medeni demek mümkün mü?. Kötü bir dünyada kendilerine şiir yeteneği armağan edilen insanlar için , şiir bir ölçüde de olsa , dünyayı saran , hayatı cehenneme çeviren bir şiddet ve terör cinnetine karşı, iç dünyalarına çekilerek biraz huzur bulmalarını sağlıyor.Belki bu yanlış bir cümle oldu; şairlik sürekli bir huzursuzluk  değil mi ? Kavimlerin kardeşçe halleşip, konuşmalarını şiir sağlayabilir belki gelecekte. Bu umudu sürekli taşımalıyız.

               Kötü bir dünyada yaşadığımız olanca hayâl kırıklığına rağmen, kalıcı olan tek şey sanat. Fani bir gezegende sanatın kalıcı olduğunu söylemek ne kadar doğru..Semavi dinlerin başta gelen genel prensip ve buyruklarını hatırladığımızda , söz konusu buyrukların olağanüstü hümanist değerler içerdiklerini rahatlıkla görmek mümkün. Modernite başka bir deyimle vahşi kapitalizm  kendi içinde bir meşruiyet problemi yaşıyor. Bunun farkında ve insanlığın ortak adalet taleplerini baskı, terör , şiddet ve ötekileştirerek, varlığını devam ettirme gayreti içinde. Ortaçağın,  yaşadığımız 21.yy. kadar karanlık olduğunu sanmıyorum. Gerçi Orta Çağ’da haçlı istilası, Engizisyon, veba , işkence ve soykırımla anılmakla birlikte , günümüzde hem kurban hem seyirci durumundayız. Vahşeti ve karanlığı bizlere seyrettirmek için yarışan , bu tutum ve eylemlerinden memnun, daha çok kanlı ve flaş haber arzusuyla yanıp tutuşan, görsel iktidarlara karşı, elimiz kolumuz bağlı, birer seyirci konumundayız. Aynı zamanda bu seyirci konumundayken, birer kurban olduğumuzu da hatırlamadan edemiyoruz.

                Bu acılı ve karanlık çağa şiirle direnmek mümkün mü? Şiir; cehennem, araf ve cennetin yan yana durduğu bu dünyaya karşı bir yabancılaşmadır. Kapitalist dizgenin sebep olduğu yabancılaşmadan en önemli farkı, şiirsel yabancılaşmanın olumlu bir yabancılaşma olması. Bu dünyanın içinde, dil ile farklı bir dünya kurmayı başarmasıdır. Şiir, bu köhne ve kötürüm dünyada bir çatlaktan süzülen bir ışık gibi yüreğimizi yenileyip, umutlarımızı tazeler. O sav sözü yinelemekte yarar var: “ Şairin odası dünyadan büyüktür “

               Günümüz şiiri daha zihinsel ve entelektüel bir nitelik göstermeye başladı. Belki bu zihinsellik hayatla ilgilisi zayıf, hayattan uzak olduğu için eleştirilebilir.

               Ama bu daha zihinsel ve entelektüel dil; aynı zamanda parçalı bir nitelik arz etmektedir..  Modernite; gerçek yerine smilizasyon  ve smularklarla algımızı kuşattığı için bütünsel gerçekliği algılama yeteneğimizi de yitirdik.. Ancak bu parçalı gerçekliği ayrıntılardan hareket ederek, kısmen ontolojik olarak yeniden inşa etmemiz mümkün. Hinterlant olarak kapsama alanı daha ziyade mistik bir ortamı içermeli ve şiir hakiki mecrasında akmalıdır. Şiir ideayı ikinci kez kopyalayarak değil ,  “duyu “larla  idea arasındaki bir tasavvur ve sezgi alanından doğmalıdır. Şiir ideayı ima edebilir, yorumlayabilir, yansıtabilir..  “Duyu “lar kelimesini ,dış dünyaya yönelik bir algılamadan ziyade, şairin içsel yolculuğu sırasında, deruni dünyasında, hissettiği duyumsallık olarak anlamalıyız. Zaten.Mistik- metafizik dünya görü ve algı alanımız içinde bir somutluğa işaret etmez.Ama somut dünyadan binlerce kat daha büyüktür. Sınır kalmaz, şiir sonsuzlukla buluşur ve şairler mumdan kayıklarla ateşten denizleri geçmeyi , bu mistik- metafizik dünyanın enlem ve boylamlarında göze alır. Mistik- metafizik kavramı salt din ve uluhiyetin ilham verdiği bir ruh iklimini değil, din dışı büyük bir alanı da kapsar. Mistik şiir konusunda Adonis’in bir cümlesini anmak istiyorum: “Bence mistisizm, görülemeyeni, görülebilenin ötesinde görme çaba­sına dayanan bir harekettir. Bu yönüy­le de, gerçeküstücü gelişime çok yakın­dır “ Alabildiğine rasyonellik savındaki günümüz dünyasının, irrasyonel görünümü , aklın  bile insana klavuzluk etmede başarısız olduğunu kanıtladığı için, şairler sezgileriyle şiirsel İFADE’ye giden yolu bulmak zorunda.. Bu durum aklın gerçek, basit, tekdüze dünyasına karşı mistik-metafizik bir dünyanın ikâmesini zorunlu kılıyor. Her ne kadar şiirsel  dilin figurasyonlarıyla, felsefi kavramlar cem edilemese de , sezgiyle vücut bulan bir süreci gereksindiği için, kendi ontolojik varlığını bütünleme açısından, felsefi bir sorunsalı da içerir ilke olarak. Felsefe sadece bir başlangıç vuruşu,  şiirin ontolojik bütünlüğü bakımından gerekli.. Bu nedenle şiir, ontolojik olarak varlığını duyurabilmesi için, sezgiye dayalı bir İFADE niteliğindedir ve zorunlu olarak ta imgeseldir. İFADE kavramını Benedetto Croce’den temellük ettim.

              Şiir dili gündelik dilden bir sapmadır. Valery , Cemal Süreya ve Ahmet Hamdi Tanpınarı vurguladığı gibi şiir dili kelimelerini o dilin kâmusundan alır. Ama şair, bu kelimeleri seçme ve birleştirme eksenlerinde öylesine düzenler ki, dilin kemikleşmiş ve genel kabulleri içeren anakarasıyla tamamen bağımsız ve özerk bir mana dünyası inşa eder... Artık bu şiir dilinde güneş, ay,  bulut, köprü, mum, gibi kelimeler gündelik dilin işaret alanından farklı bir alanda , farklı bir anlamla mücehhez hale gelirler.

             Ama meseleyi bu şekilde temellendirmekte nispeten eksik kalır. Heıddeger ‘in  Varlık’ın evi olarak nitelendirdiği dili  ; özelde şiir dili hakkındaki görüşlerini ”Lirika’ya Akan Irmak” adlı kitabımdaki bir makalemden alıntılıyorum : ” Heiddeger’in Varlık felsefesi şöyle özetlenebilir; Genellikle baştan başa insanın içinde yaşayan, özü varlığın formu olan bu kendine özgü varoluş, Dasein’dir. Dasein, kendi girişimi çevresindeki şeylerin kendilerini gösterebilmelerini ve dile getirilmelerini sağlar. Bu Dasein, çevresindeki şeylerin oldukları şey, yani kendileri olmalarına izin veren, onları özgürleştiren süreçtir; ‘Varlık’ı ortaya çıkaran aşkınlıktır. Bu süreç, bu aşkınlık, fiziksel değil, düşünseldir ve ancak dil içinde mümkündür. Bu olağanüstü betimlemeyle Heiddeger, varlık felsefesini temellendirir. Varlığı ve hakikati, sanat yapıtı meydana çıkarır. Şiir de dil içinde mümkün olan bir etkinliktir. Heiddeger’in evreninde bir çatlak, bir uçurum vardır. Bu yarıktan bir stifung olarak yepyeni bir temel ya da zemin atmak olarak kavranan sanat (şiir) çıkar “  *

               Gündelik dil deyimler dışında bir yan anlama ( connation ) sahip değildir. Oysa şiir  yan anlamlar, alışılmadık bağdaştırmalar ve aşınmamış mecazlarla, farklı anlam katmanlarıyla belirlenen bir zirveyi fethetmek ister.. Günümüz post modern şiiri, dil içinde barındırdığı yeni bir tahayyül dünyası ve yazılan her şiirde farklı bir tahayyül dünyası sunar. Türk şiiri Cumhuriyetle birlikte Necip Fazıl, Ahmet Muhip Dranas gibi şairlerin şiiri dışında erken cumhuriyet döneminde “ manzumeci” bir ıraya sahiptir. Türk şiiri, Cumhuriyetle başlayan geçmişten radikal kopuş nedeniyle , aktığı yeni deltada, başlangıçta Divan Şiiri gibi senkronize ve sanatkar bir iklimde nefes almadığı için, şiirsel yetkinlik bakımdan geçmiş devirler kadar görkemli bir üstünlüğü , zirveyi fethetme şansını belki de İkinci Yeni’ye kadar bulamadı .Dil Varlık’ın evi olmak dışında, geleneği taşıyan, ileten bir kablodur ve her şiirle birlikte  gelenek özümlenerek şiiri içerik biçim ve biçem açısından zenginleştirir.Resmi ideolojinin denetimi altında , modernitenin yitirdiği hafızayı koruma gayretini gösterenler de şairler olmuştur. Geçmişin edebiyat anıtlarına ve Osmanlı kültür dünyasına belleğini kapatan Türk modernitesi; bu köksüzlüğü, hızı ve hırsıyla yarattığı şizofrenik parçalanmaya karşı, şairler dünyanın ve hayatın ontolojik bütünlüğü sağlama gayreti içinde olmuşlardır. Kısacası şiir dilinin geçmiş ve geleceği en güçlü kendini hissettirdiği an, geniş bir şimdiki zamandır. Özetle, dil eşittir gelenek , tesbitinde bulunabiliriz.” Hakikat mazidedir” diyen Henri Bergson’u hatırlamadan edemiyor insan.  

              Modern merkezi özne  , her an geleneği göz ardı ederek yeniyi aradığı için, bir hafıza sorunu olduğunun farkında değildir. Merkezi öznenin total otoritesi ötekiyi baskılar, dışlar.  Şairi hizaya getirme gayreti içinde , şiir dilinin aykırılığının kendisini tehdit ettiği gerçeği yada  vehmiyle, uygun adım yürümediği için, ötekileştirmek bir yana adeta düşman sayar. İktidar bir ağ gibi toplumun bütün katmanları üzerinde, egemen gramerinin de desteğiyle, insanları disipline eder, gözetler, denetler ve cezalandırarak nufuz edici etkisini bu yaygın ağın en ince kılcallarına kadar yayar. İşte şiir dili modernitenin iktidarını  ve egemen gramerini sarsmak, yıkmak için moleküler bir mücadele biçimini de örgütler. Bu nedenle Sezai Karakoç’un “ Balkon “ , Ece Ayhan’ın “ Meçhul Öğrenci Anıtı” adlı şiirleri Nâzım Hikmet’in şiirlerinden daha devrimci, şiirsel değer bakımından daha yüksek bir yoğunluğa sahip şiirlerdir.

                Şiir dili bir tür yabancı dil gibidir. Kendine özgü remizleri ve genel yasaları vardır. Şiir bilgisi olarak nitelendirebileceğimiz bu olgu asla epistemik bir niteliğe ve işleve sahip değildir. Şiir ne bilgi verir ne de gerçekliği yansıtır. Ama şiirin gerçekliği yansıtması zorunlu değilse de şiirin bir hakikat problemi vardır. Her ne kadar Ahmet Haşim Piyale’nin dibacesinde “ Şair ne bir hakikat habercisi ne de vaazı kanundur” savındaysa da, şairin gereksindiği  ontolojik bir hakikati arama problemi mevcuttur. Şiir dili kavramsal değil imgesel olduğu için hakikat arayışı Necip Fazıl’da farklı Asaf Halet Çelebi’de farklı mecralarda akararak hakikat denizine kavuşmak ister. Nitekim Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın hakikati arayışı farklı bir imgesellik, biçim ve biçem halinde tezahür eder. Her üç şairde dönemlerinin, hatta bugünün elbette geleceğin, kemikleşmiş dilini tasfiye ederek farklı zirveleri belirlemişlerdir. Sezai Karakoç’ta hakikat arayışı uluhiyetten destek alan pek çok şairden farklı olarak, görkemli bir  medeniyet tasavvuru içinde bir hakikat arayışının sembolik macerası olarak özetlenebilir.. Sezai Karakoç’un olağanüstü sembolik dili, Türk şiirinde gerçek bir zirvedir . Zaten “ Balkon “ şiirinde moderniteyi mahkûm eder. Günümüz şiiri zihinsel ve entelektüel niteliğini sembolizmle bir alaşıma tabi tutarak, genç şairlerle, büyük zirveleri göze alabilir. Şiir belki dünyayı değiştiremez ama hayatı değiştirmeye katkı yapar.

              İmge, simge ve mecazları işaret eden şiir diline nüfuz etmek için şair  bir zanaatkar çırağı gibi bu yabancı, özel dili, remiz ve göstergelerini, kademeli bir süreçte aşamalı olarak öğrenir. Gündelik hayatın ve kemikleşmiş bir dilin uzağında , kendi anakarasını , kendi mana dünyasının aydınlık ve karanlığını keşfeder .  

             Başta dediğimiz gibi şiir, dil içinde bir dildir. Çoğu kez şiirin yüzey yapısı yakın okunmayı gerekli kılmayacak bir açıklık ve anlamı sunar. Şiir dili asıl yan anlam (lar) üzerine kurulur.  Düz anlamı belirleyen kelimeler başta belirttiğimiz ortak kâmustan ödünç alınan kelimelerdir. Ama şiirin derin yapısında yan anlamları üretmek için, bu düz anlam devşirilerek, dil içinde  dil merhalesine ulaşılır.

              Son zamanlarda şairler bazı Osmanlıca kelimelerin arkaik ve plastik gücünden aldıkları destekle, arkaik bir şiirsel yapı kurmaları has şiirin çevrimi içinde travmatik bir nitelik arz ediyor. Oysa dil planında yapılacak itinalı bir çalışmayla, arkaik sözcüklerin çekiciliğine kapılmadan, şiir yazmalarının daha doğru olacağı düşüncesindeyim. Şiir, retorik, yapısal ve kurgusal nitelikleriyle bir var oluş kazanmalıdır.

               Şiir dili, egemen estetik dilden farklı bir güzergahı amaçlayarak zafer kazanır.. Aşınmış mecazlardan kaçınırken arkaik değil ama ölü dillerden ve ölü sözcüklerden oluşturulan imgelerle yeni bir şiir dili kalkındırılabilir. Kısmen Ece Ayhan ve Sabahhattin Kudret Aksal’ın ölü sözcüklere hayatiyet kazandırdıklarını gözlemliyoruz.

             Ama arkaik ve plastik bir dil, şairin amaçladığı  sistematik bir özen ve bütünlük içinde, özümsediği kültür ve medeniyet dünyasına koşut bir tarihselliği de içererek , dağılmadan, fire vermeden , kılı kırk yaran dilsel bir disiplinin katkısıyla, bir yol kat etmişse bu durum zaten o şairin üslup başarısını hem de büyük bir başarısını  kanıtlar. Nitekim Hilmi Yavuz’un görkemli şiiri “ Bakış Kuşu”ndan beri ontolojik bir bütünlüğü amaçlamış ve zafer kazanmıştır. Hilmi Yavuz şiiri için ; dil eşittir medeniyet , tesbitini yapabiliriz. Daha yakın zamanda ise Haydar Ergülen ve Abdülkadir Budak’ta  da dil, yenileştirilen bir medeniyet ve geleneğe tekabül eder.

             Türk Şiir Dili, “ Türkçe Eda “ dediğimiz ana çekirdeğini koruyarak retorik bağlamda İkinci Yeni ve Seksen Kuşağı şairleriyle önemli zaferler kazandı. Belki Türkçe’nin İngilizce, Fransızca, Almanca gibi dünyada yaygın ve hegomanik bir dil olmaması nedeniyle  Batı’da daha yaygın ve daha etkili tanınmasını imkansız kılan bir dil engeli söz konusu. Ahmet Hamdi Tanpınar “ Edebiyat Üzerine Makaleler” kitabında bu konuya dikkat çeker.

               Bu günden sonra naif, lirik-romantik , narrative bir şiirin şiir ortamında etkili ve belirleyici olması artık imkansız görünmektedir.. O şiirler tüm güzellikleri, yansıttıkları masumiyet ile, siyah beyaz o çok sevdiğimiz eski Yeşilçam filmleri gibi, zaman zaman anımsanmak koşuluyla; geçmişte, anılarda kalmak gibi bir yazgıyla yargılı.. Günümüz şiiri  daha zihinsel daha entelektüel daha mistik bir iklimde dem tutmak zorunda. Artık  “ ümmi”.şiirler, şiirimizin ulaştığı doruğun hayli gerisinde kaldı.

               Ama o şiirleri Ülkü Tamer gibi biz de özleyeceğiz.

 

 

Hüseyin  Avni  Cinozoğlu

 

____________________________________________________

 

* : H.Avni Cinozoğlu. Lirika’ya  Akan  Irmak. Yalınses Y. s. 80

       

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön