|
“bir şey yok
paylaşacak acıdan başka.”
Metin
Altıok
Acı insan bedenine ya da hayata ilişkin sahici bir deneyim
olarak sınırlanan bir olgu değildir. Acı öncesinde sonrasında
paylaşılan bir haldir. Hatta acı insanın ihtiyaç kabul ettiği bir
haz ve dildir.
Şiir dilin acımasızlığı ve şiir yazanın
acısıyla gerçeklik kazanır ve şiiri büyük ölçüde acı oluşturur. Şiir
yazan şiir yoluyla acısını hem kendiyle hem okur’la paylaşmış olur.
Okurun şiiri anlamlandırma ve yeniden üretme sürecinde acı
başkalaşır, dönüşür. Okuru dahil eden, okuru kendiyle ilintilendiren
bir olgu halini alır. Çoğu zaman şiirin okurdan alacak olduğu da
acıdır.
Bu anormalliğin acısı olduğu kadar yaşananın ve
yaşantılananın acısıdır. Okur içselleştirmeyle bu acıyı yandaş
olarak yaşar. Ayrılık, yalnızlık, hüzün, yara, ölüm, gurbet, sıla,
kanama gibi olgularsa acıyı besler. Bu izleklerle acı yaşantılanır.
hayatın içine çağrılır.
Şiire dahil olan acı bedensel özellikler
taşımakla birlikte daha çok zihinseldir,düşünce ağırlıklıdır. Şiir
yazanın şiirindeki iç ve dış dünya acının oluşturduğu tinsellikle
şiire karışır. aslında acı da o tinselliğin sonucudur. Acı
tinsellikle oluşur ve şiirin dilini etkisi altına alır. Denebilirse
şiir acının tahakkümünü kabul eden bir türdür. Hatta bu çoğu zaman
acının tahakkümü olmaktan çıkıp acının şiirin kendisi olmasını
sağlar.
Acı arzu ve hazza ilişkindir. Çoğu zaman acı
hazla birlikte düşünülür. olgu olarak yaşanılana rağmen şiddetle
istenir. Bu da insanın anormalliğiyle açıklanabilir. Özellikle şiir
yazan açısından böyledir. Şiir yazanın farkı bunu yazmasıdır.
yazmaysa acının bir daha yaşanması olarak anlanabilir. Ne var ki,
şiir yazanın acı karşısında yaşamak, yazmak ve yazdığını paylaşmak
dışında yapabileceği başka bir şey yoktur.
Uygarlığın temellendirdiği günümüz dünyasında
ise acı paylaşılan tekten duygu ve düşüncelerden biridir. Şiir
yazanın duygusallığı ve duygudan hemen etkilenmeye açık dünyası buna
imkan oluşturur. Buysa acıyı daha da şiddetlendirir, paylaşmayı bir
gereklilik haline getirir. Adorno’ya başvurarak belirtirsek:
“İnsanların çektikleri acılardır asıl paylaşılması gereken: onların
haz ve eğlencelerine doğru atılmış en küçük adım, acılarının daha da
şiddetlenmesine yol açacaktır.” (Minima Moralia,Metis, 1998)
Buradan paylaşılan acının acıyı hem
şiddetlendireceği hem de çoğaltacağı düşüncesi çıkartılabilir. Şiir
yazan bu bağlamda acısını hem çoğaltmak hem de tekrardan yaşamak
için yine acıya başvurur. Hem kendinin, hem de okurun önüne ısrarla
acıyı sürer. Buradaki acıyı şiir yazanın hem kişiselleştirdiği hem
de içselleştirdiği ayrıca belirtilmelidir. Bu anlamda acı şiirde
toplumsal olmaktan çok bireyseldir. Müthiş bir bireylikle şiirde
belirir. Toplumsalın yaşantılanmasına rağmen acı son derece
kişiseldir. Şiirin özüyle uyumlu olarak da yine bireyin dünyasının
kapısını aralayıp hızla içeri dalar.
Tam da bu noktada tekrardan uygarlığa
dönebiliriz. Uygarlığın arzuların ve içgüdülerin gemlenmesi üstüne
kurulu otoriter yapısı şiirin acıya yönelmesinin asıl açıklamasıdır.
Günümüz dünyası ise insanda oluşturduğu yabancılaşmayla bu acının
paylaşılmasının ve ortaya çıkarılmasının önünde engeldir. Kendine ve
yaşadığı dünyaya yabancılaşmış, yabancılaştırılmış insan ise
acısının farkına varmadan kurgulandığı ve belirlendiği gibi yaşar ve
acıdan kurtulmaya çalışır. Kendine bir illüzyon yaşatır.
Uygarlık karşısında insandaki acıya ilişkin
kırılmanın üstünü kazıdığımızda ise bizi karşılayacak olan şiirdir.
Şiirin dünyayı ve yaşananı tersten okuma özelliği bunu sağlar.
Şiirde bunun önemli bir örneğini Metin Altıok’un şiiri oluşturur. Bu
bağlamda ölümünden sonra bütün şiirleri’nin Bir Acıya Kiracı adıyla
yayımlanmasının yalnızca bir rastlantı olduğunu söylemek zordur. (yky,1998)
Altıok’un bir dizesinden yola çıkılarak konan kitap adı büyük ölçüde
Altıok’un yazdığı şiiri açıklar niteliktedir.
Ama eksiktir. Altıok’un yazdığı şiire ve
kendisine yönelik yapılacak olan bir değerlendirme acının evinde
oturduğu ve şiirinin de acının kendisi olduğudur. Çünkü Altıok’un
şiir serüveni neredeyse acı üstüne kurulmuştur. Yazdığı şiir
acıdan başka bir şey duymamıza, yaşamamıza pek izin vermez. Hatta
yazdığı şiirin özelliklerinden biri olan alaturkalık bu duyuşu,
yaşayışı kolaylaştıran etkenlerin başında gelir.
Şiirinde temel izlek haline gelen acının
açıklamasının da altıok’un zihniyet dünyasında ve hayatında olduğunu
belirtebiliriz. Yazdığı zihninin ve hayatının belirginleştirdiği
acının şiiridir. Acıyı bu derece etkili ve dayanılmaz kılansa ondaki
“bireysellik bilinci”dir. Arkadaş Zekai Özger’in, Ahmet Erhan’ın
yazdığı şiirle yakınlıklar kurmamız mümkün olan bu bireysellik
bilincini de yine birey üstünden oluşturur. Altıok’un yazdığı şiir
sözcüğün tam anlamıyla bireyliğin oluşturduğu bir şiirdir. Bireyin
acısı bütün dayanılmazlığıyla ve katlanılmazlığıyla onun
şiirlerindedir. Ordaki bireyin doğrudan şiir yazanın kendisi
olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Altıok’un hayatına baktığımızda
bunun böyle olmasını doğal bir sonuç olarak kabul edebiliriz.
14 mart 1941’de Bergama’da başlayan hayatı
Karşıyaka, Ankara, Bingöl, Karaman, Ankara ve sonunda Sivas’ta bir
yangınla son buldu. Bu aslında kendiyle sorunu olan “küçük insan”ın
gezgin hayatıdır. Bu hayatın sivas’ta yaşadığı is ve duman kokan
acısı ise daha yazılmadı!
Yukarıda sıralanan il ve ilçeler aslında bir
gezginin hayatını imlemektedir. Gezginin yalnızlığını, özlemlerini,
sılasını, gurbetini, ayrılıklarını göstermektedir. Gezgin
yalnızdır! Yalnızlığı tercih etmiş ya da tercih etmek zorunda kalmış
bir bireydir. Buradaki gezginliğin şiire ve şiir yazana uygun düşen
hatta onun ihtiyaç kabul ettiği bir biçim olduğu yazılabilir.
Gezgin’in yazmayı istemesi ise tartışılması
gereken başka bir olgudur. Gezgin niye yazar ve niye yazma ihtiyacı
duyar. Gezgin için yazmanın bir anlamı var mıdır. Vardır! Gezgin
için yazma yazarak kendiyle baş başa ve yalnız kalma halidir. Gezgin
yazarak kendisiyle baş başa ve yalnız kalır. Yazdığı o yalnızlığın
acısıdır. Ama bir yandan da acısından dolayı gezgin olup yollara
düşen de odur.
Adorno gezgin’i “artık bir yurdu kalmamış
kişi” olarak tanımlar. (agy) Gezginlik yersizlik ve yurtsuzluktur.
Altıok’un elli iki yıla sığan yalnız ve gezgin hayatı tam bir yersiz
yurtsuzluk halidir. “benim bu dünyada bir yerim olmadı/ kuytu
gövdemi saymazsak eğer” dizeleri bu durumu açıklamaya çalışır.
Gezgin hayatı bu bağlamda verili gündelik hayata yönelik bir
yadsımanın ve reddetmenin oluşturduğu bir hayattır. Gündelik ve
belirlenmiş, kurgulanmış, biçimlendirilmiş hayatı yaşamayı
reddetmedir. Ne var ki, Altıok’un gezgin’liğine devlet’in
katkısını da unutmamak gerekir! Hatta gezginliğin devletle
karşılaşmasıyla başladığını yazabiliriz. Ama o devletin
oluşturduğunu ondan kurtarıp kendi hayatı haline getirir. Ama bu
acıyla sağlanan, oluşturulan bir hayattır .
Tam da burada yazının ya da şiirin anlamını
tartışmak gerekir. Bilinir ki kökeni olmayanın hayatı da yoktur.
İnsan hayatla ilişkisini kökeni ve bağları üzerinden kurar. Yaşadığı
kentler, mekanlar, nesneler, coğrafya ve onlarla kurulan ilişki
insan hayatını oluşturur. Gezgin’se baştan bütün bunları reddetmiş
sayılır. Burada yeri gelmişken geçmişin bu ilişkiyi sağladığını
yazabilirim. Ama bu ilişki hiçbir biçimde gezginliği ortadan
kaldırmadığı gibi tersine gezginliğin acısını çoğaltır. O zaman
yazıya başvurmak, yazmak gerekir.
Altıok bu bağlamda “yerleşik yabancı”dır.
Yaşadığı kentler, mekanlar, coğrafya gezginliğini ve yabancılığını
ortadan kaldırmaz. Bu yüzden kendini yerleşik yabancı olarak
tanımlaması tam da gezginliğine işaret eder. Onun yaşadığı kentlere,
mekanlara uzaklığını, yabancılığını duyurmuş olur. “konup göçüyoruz
böylece acıyla birlikte” demesi ise acıyı hep peşinden ardı sıra
sürüklediğini belirtir. Ama aşk da vardır. Belki gezginliğin ortadan
kaldıramadığı duygu ve düşüncelerin başında aşk gelir. Hatta
gezginliği aşka bağlılığını çoğaltır. Altıok için “aşk ve acı”
yüreğinde “ikiz badem içidir.”
“artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak
bir yer olur yazı.” (adorno, agy) gezgin ancak yazının içinde
kendine yaşanacak bir yer oluşturur, bulur. “ömrümce kendimi hep
sözde buldum;/söz cehennemdi yanıp kavruldum: ”Kaldı ki altıok’un
şiirinde sürekli karşımıza çıkan gezginlik düşüncesine rağmen
kentlerle, mekanlarla, nesnelerle ve insanlarla sıkı bir eşitlik
ilişkisinin geliştirildiğini görürüz. Hatta onun şiirinin büyük
ölçüde Necatigil’in ve daha başkalarının yazdığı evler şiirine
eklendiğini, onlarla bağ kurduğunu yazmamız mümkündür. Ama altıok ev
içinde bile gezgindir. Çünkü gezginliği ve onun oluşturduğu tinsel
atmosferi hayatı boyunca arkasından sürükleyip durmuştur.
Gezginlik bir bakıma insanın kendine
mecburluğudur. Kendisiyle yaşamak zorunda kalmasının ya da böyle
bir hayatı istemesinin sonucudur. Bu noktada gezgin kendiyle baş
başa kalmayı baştan kabul etmiş sayılır. Altıok ise bunu sürgünlük
olarak anlar. “kendine sürgün/ bir garip kişiyim; ”
Gezginliğin baştan bir kaçış olduğunu
düşünürsek onun yaşatacak ve duyduracak olduklarına hazır olduğumuz
gibisinden bir düşünceye varılabilir. Kaçış yalnızlığı açıklayan
asıl olgudur. Gezginin asıl kaçma eylemi ise iç dünyasında
gerçekleşir. Gezgin yolların ardından yorgun bedenini sürüklerken
asıl kaçmaya çalıştığı kendidir. Başka bir deyişle iç dünyasıdır.
“kaçılacak yer yoktur bulanmadan acıya”
altıok’un şiirinde ve hayatında öne çıkan da gezginliğinden çok
kaçışıdır. Ama o gezginliğin götürecek olduğu yerse yine kendisidir.
Kendinin peşini bırakmayan iç dünyasıdır. Bu kaçışsa Sartwell’e
başvurarak söylersek; “her iç yolculuk hakikatten bir kaçıştır.”
(edepsizlik, anarşi ve gerçeklik, ayrıntı,1999) Altıok’un yazdığı
şiire yönelik düşünürsek buradaki hakikatin insanın kendisi ve
acısı olduğu gibisinden bir çıkarsama yapılabilir. Bu anlamda şiir
yazan “ kendinin avcısı”dır.
Crispin Sartwell’in “ancak kişi acıya
dayanabildiği, acıdan korkmadığı ve acıya izin verdiği oranda,
hiçbir ontolojiye gerek duymaz.” (agy) demesi Altıok’un hayatı ve
yazdığı şiir için açıklayıcı olabilir. Yazdıklarından Altıok’un
acıya dayandığı, korkmadığı ve izin verdiği iddia edilebilir. Bu
bağlamda acının şiir yazanın istediği bir hal olduğunu yazmamız
mümkündür.
Bu acıya dayanma,korkmama ve izin verme ise
doğrudan şiir yazanın acıya yüklediği anlamla ilgilidir.”acı içinde
yaşamak gerçekliğin bir tezahürünü yaşamak, gerçekliğe doğru
itilmektir. acı olumlanması gereken bir şeydir ve, hiç kuşkusuz,
olumlanması en zor şeydir de. acı gerçek olanın gerçekliğine bir
çağrıdır bu yüzden bizim gibi mahlukların en çok ihtiyaç duyduğu
şeydir. “(Sartwell, agy)
Acı gerçekliğin ya da gerçeğin bir sonucudur.
Sürekli insanı gerçeğe doğru sürükler, itekler. Bir yandan da acı
insanın izini sürer. Arar bulur. “acı düştü peşime ardımdan ıslık
çalar” dizesinin açıklamaya yeltendiği de budur. Bu acının
olumlanması gereken özelliğidir. Hatta acının insanda üretime yol
açtığını da yazmak mümkündür. Altıok bu yüzden “acının sana
getirdiği ürem ne?” sorusunu sorma ihtiyacı duyar. Bu sorunun yanıtı
ise yazdığı şiirdir!
Altıok’un bir bakıma yazarak acısını bastırdığı
iddia edilebilir. Ama hemencecik başka bir şiirde acısını ortaya
çıkaracak olan da yine odur. Buysa bir soluklanmadır. “işte o
bastırılmış acıyla/soluklandı kostak şiirin” gezgin insan acıyla
soluk alıp verir.
ama gerçeğin bize neyi yaşatacağını baştan
bilmeyiz, bilemeyiz. Onun istediğimiz bir şey olup olmadığını
kestiremeyiz. Acının olumlanmasının zorluğu da buradadır. Çünkü
götüreceği yeri kestirme imkanı yoktur. Bu hiçbir biçimde acıyı bir
deneyim olarak yaşamamızın önüne geçemez. Tersine o deneyimi yaşama
arzusunu çoğaltır. Altıok’un şiirine baktığımızda ise sonuçları ve
bedeli ne olursa olsun acının olumlandığını ve ihtiyaç kabul
edildiğini saptıyoruz. Hatta altıok’un belirtilmiş korkuyla fazla
ilgili olmadığını da yazabiliriz. Bu ise başka bir bağlamda acıya
karşı çıkmayı, acıdan şikayetlenmeyi engellemez.
Gezginliğin bizi ilgilendiren başka bir boyutu
ise insanın halidir. Çünkü insanın gezginliği yaşadığı dünyadan çok
kendiyle ilgilidir. Altıok’un “ben bir yabanım” demesi tam da
gezginliğin bu boyutuna dikkat çeker. Gezginlik bir bakıma insanın
yaşadığı dünya karşısında geri kalmasıdır. Bu geri kalmadan dolayı
insan yersiz yurtsuzdur. Yazmanın hiçbir sakıncası yok: yaşadığı
dünya karşısında Altıok bir ilkel’dir. Yaşadığı da ilkel olanın
yabancılığı ve yabanlığıdır.
Öte yandan tali nedenlerin hiçbiri acının arzu
ve hazla ilişkisini, ilgisini ortadan kaldırmış olmaz. Hatta acının
kendisi şiir yazan için bir yaşama nedenidir. Acı yaşamaya değerdir.
Acıya rağmen acıyla isteyerek yaşanabilir. Altıok’un hayatı da tam
da bunu işaretler. Sartwell bu ilişkiden şöyle bir sonuç çıkarıyor:
“acı ve ölüm, bedenin hazlarından daha az olmamak üzere, bizi
yaşamdan zevk almaya çağırabilir, bu hem insan zindeliğinin hem de
insan sapkınlığının bir ölçüsüdür.” (agy)
Altıok’un şiirlerini okuduğumuzda da benzer
bir durumla karşılaşırız. Gezgin hayatının kimi zaman Altıok’u mutlu
ettiğini çıkarsarız. “acılar acılarla aşılır” derken bunun farkında
olduğunu kendine ve okura duyurur. O gezginliğin içinde gerçeklik
kazanan aşk düşüncesi de bizi haklı çıkarır. Gurbet, sıla kentler,
mekanlar, nesneler ve insanlar üstünden acıya ulaşma ustalığı da
bununla ilgilidir. Acıyı “evcil” bulması ve “insan sıcaklığına”
alışkın olduğunu yazması da bizi aynı noktaya vardırır.
Acı ve düşüncesinin temellendirdiği bir
şiirinse gündelik hayatı yadsıması anlaşılır bir şeydir. Altıok o
yadsıma üstünden başka bir hayat oluşturur ve yaşantılar. Gündelik
hayat o yadsımayla yıkılarak yeniden üretilir. Acının bir parçası
haline getirilir. buysa insanın daha da özelde Altıok’un hayatının
yeniden oluşturulmuş halidir.
O hayatsa oldukça kapsayıcıdır. Bugün, gelecek,
geçmiş tarih, çağ, çağa yönelik sorgulamalar, şiir ve sanat-edebiyat
dünyası, şiirin şaire etkisi, şairin şiirdeki karşılığı, biçimi
zorlayan ve yıkan bir biçim, özgürlüğün biçimi, şiirin biçimi, ev,
aile, çocuk/lar,kentler, mekanlar, nesneler, insanlar yazdığı şiirde
sürekli içerilidir.
İçerilme ise eşitsizliği reddederek oluşur. Bu
bağlamda yazdığı şiir otoriter olanın tümüyle karşısındadır.
Kesinlikle bir iktidar talebi de yoktur. Yazdığının alaturka yanı
onun iktidar karşıtlığının daha anlaşılır olmasını sağlar. Şiirin
biçimsel özelliklerine ve geçmiş şiirle kurduğu yoğun ilişkilere
rağmen her bağlamda bir karşıtlık söz konusu edilebilir.
Bu noktada geçmiş şiir geleneğiyle özellikle
biçim üstünden kurduğu ilişki yazmak istediği acının önüne çıkmadığı
gibi dilin ifade yeteneğini daha da güçlendirir. Yazdığı şiir
geçmişten ve geçmişin şiir ve sanat-edebiyat geleneğinden beslenen
ve beslendiği ölçüde onu yadsıyan özelliktedir. Bireyliğinin içinde
gelişen toplumsal vurgular bile iktidar karşıtlığının önünü kesmez.
Bu noktada İlhan Berk’in sözünü ettiği ve “kötü şiir”e ilişkin
olduğunu ısrarla belirttiği “bireyci-toplumsalcı” şiir ayrımı onun
yazdığı şiir üstünde hiçbir biçimde hiçbir zaman etkili olmamıştır.
Şiir bireysel bir olgudur, bireyseldir. okur ve
yazar olarak bireyi ilgilendirir. Buysa dünyayı dönüştürme pratiği
olarak şiirin ve kendi biçiminin içine bile sığmadığını gösterir,
belirginleştirir.
Altıok’un acıyla somutlanan bir hayatı oldu.
Sonunda sivas’taki yangında hayatını kaybetmesinin onun istediği bir
şey olduğunu hiç sanmıyorum. En kötüsü insanın kendisinin
belirlemediği, istemediği bir anda ve biçimde ölümle karşılaşması ve
ölmesidir. Öte yandan yazdıklarındaki ölüm düşüncesinin normal ve
insanın istediği dışında başka bir ölümü içerdiğini de sanmıyorum.
Ne var ki, normal ölümün ortadan kalktığı bir
dünya da şiir yazana da böyle bir ölüm kaldı! şükrü erbaş’ın
“insanın acısı insan alır” demesinin anlamı ve anlamsızlığı da
burada gizlenmektedir.
İnsanın istemediği bir dünyada yaşadığımızın
farkındayım! Böylesi bir dünyada da ölüm baştaki bütün anlamlarından
kurtuldu. Başka bir deyişle ölüm insanın istemediği ve insani
olmayan başka bir hal aldı. Bu insanın kötülüğünden ve kötü
olmasından çok daha başka anlamlara sahiptir. Aslına bakılırsa
altıok’un şiiri de ölümün bu yanıyla ilgilidir. Reddeder!
Böyle bir dünyada ise hayat da çoğu anlamından
uzaklaşmış demektir. Yaşamanın anlamsızlığı insanın anlam kabul
ettiği olmuştur. Yine de bu bile insanın yaşama isteğinin önüne
geçmiş olmaz. Yaşamak gerekir.
Devletin, iktidarın, otorite ilişkilerinin ve
öldürmenin dışında başka bir dünyanın mümkünlüğü şiirin asıl
konusudur. Daha doğrusu şiirin özgürlüğü insanın özgürlüğüdür.
İnsanın o özgürlük ve o özgürlüğün içinde ölümle karşılaşmasıdır.
Altıok’un şiirine baktığımızda insanın hayatının en azından
yaşadığımız coğrafyada başından beri böyle bir ölümle sona erme
imkanı olmadığı bellidir. Altıok’u bir gezgin olarak acının peşinden
koşturan da işte bu coğrafyadaki ölümdür. “oysa ben kaç yıldır/kaç
acı eskittim/unuttum/kaç ölüm gördüğümü”
Şiir böyle bir dünya karşısında ölümü karşı
duruştur. Altıok acıyla bu karşı durmanın şiirini yazdı. Acının yol
açtığı gezginliği şiddetle yaşadı, ona verdiği hazla mutlu oldu.
Öyle olmasa acıya yönelik arzusu şiirinde bu kadar yer kaplamazdı.
Metin altıok’un şiiri büyük ölçüde acının
şiiridir. Daha doğrusu onun şiiri insanın acısıdır. kuşkusuz altıok
yazarak öncesinde sonrasında bu acıyı kendisiyle paylaştı. Okurun
bu acıya dahil olup olmadığını, yaşayıp yaşamadığını ise ancak
okurun kendisi bilebilir. Belki isler ve küller arasındaki bir
ölümden sonra böyle bir soruya yanıt aramanın anlamı da yoktur. Bunu
bilmiyorum. daha doğrusu böyle bir ölüm karşısında verilecek olan
yanıtın anlamsız kalacağı baştan bellidir. Bu yazı böyle bir soruya
yanıt aramak için mi yazıldı onu da bilmiyorum! o zaman “cevapsız
sorunun/boynu büküktür/hemen anlar/yetim olduğunu.” dizeleri benim
sorularıma da bir yanıt olsun!
Metin Altıok’un şiiri isli lambanın camını
parlatmayı hala sürdürüyor!
Halim Şafak |