Şiiri Oluşturan Acı

 

   

                                                               “bir şey yok paylaşacak acıdan başka.”

                                                                                                          Metin Altıok

 

Acı insan bedenine ya da hayata ilişkin sahici bir deneyim olarak sınırlanan bir olgu değildir. Acı öncesinde sonrasında  paylaşılan bir haldir. Hatta acı insanın ihtiyaç kabul ettiği bir haz ve dildir.

            Şiir dilin acımasızlığı ve şiir yazanın acısıyla gerçeklik kazanır ve şiiri büyük ölçüde acı oluşturur. Şiir yazan şiir yoluyla acısını hem kendiyle hem okur’la paylaşmış olur. Okurun şiiri anlamlandırma ve yeniden üretme sürecinde acı başkalaşır, dönüşür. Okuru dahil eden, okuru kendiyle ilintilendiren bir olgu halini alır. Çoğu zaman şiirin okurdan alacak olduğu da acıdır.

            Bu anormalliğin acısı olduğu kadar yaşananın ve yaşantılananın  acısıdır. Okur içselleştirmeyle bu acıyı yandaş olarak yaşar. Ayrılık, yalnızlık, hüzün, yara, ölüm, gurbet, sıla, kanama gibi olgularsa acıyı besler. Bu izleklerle acı yaşantılanır. hayatın içine çağrılır.

            Şiire dahil olan acı bedensel özellikler taşımakla birlikte daha çok zihinseldir,düşünce ağırlıklıdır. Şiir yazanın şiirindeki  iç ve dış dünya acının oluşturduğu tinsellikle şiire karışır. aslında acı da o tinselliğin sonucudur. Acı  tinsellikle oluşur ve şiirin dilini etkisi altına alır. Denebilirse şiir acının  tahakkümünü kabul eden bir türdür. Hatta bu çoğu zaman acının tahakkümü olmaktan çıkıp acının şiirin kendisi olmasını sağlar.

            Acı arzu ve hazza ilişkindir.  Çoğu zaman acı hazla birlikte  düşünülür. olgu olarak yaşanılana rağmen şiddetle istenir. Bu da insanın anormalliğiyle açıklanabilir. Özellikle şiir yazan açısından  böyledir.  Şiir yazanın farkı bunu yazmasıdır. yazmaysa acının bir daha yaşanması olarak anlanabilir. Ne var ki, şiir yazanın acı karşısında yaşamak, yazmak ve yazdığını paylaşmak dışında yapabileceği başka bir şey yoktur.

            Uygarlığın temellendirdiği günümüz dünyasında ise acı paylaşılan tekten duygu ve düşüncelerden biridir. Şiir yazanın duygusallığı ve duygudan hemen etkilenmeye açık dünyası buna imkan oluşturur. Buysa acıyı daha da şiddetlendirir, paylaşmayı bir gereklilik haline getirir. Adorno’ya başvurarak belirtirsek: “İnsanların çektikleri acılardır asıl paylaşılması gereken: onların haz ve eğlencelerine doğru atılmış en küçük adım, acılarının daha da şiddetlenmesine yol açacaktır.” (Minima Moralia,Metis, 1998)

             Buradan paylaşılan acının acıyı hem şiddetlendireceği hem de çoğaltacağı düşüncesi çıkartılabilir. Şiir yazan bu bağlamda acısını hem çoğaltmak hem de tekrardan yaşamak için yine acıya başvurur. Hem kendinin, hem de okurun önüne ısrarla acıyı sürer.  Buradaki  acıyı şiir yazanın hem kişiselleştirdiği hem de içselleştirdiği ayrıca belirtilmelidir. Bu anlamda acı şiirde toplumsal olmaktan çok bireyseldir. Müthiş bir bireylikle şiirde belirir. Toplumsalın yaşantılanmasına rağmen  acı son derece kişiseldir. Şiirin özüyle uyumlu olarak da yine bireyin  dünyasının kapısını aralayıp hızla içeri dalar.

            Tam da bu noktada tekrardan uygarlığa dönebiliriz. Uygarlığın arzuların ve içgüdülerin gemlenmesi üstüne kurulu otoriter yapısı şiirin acıya yönelmesinin asıl açıklamasıdır. Günümüz dünyası ise insanda oluşturduğu yabancılaşmayla bu acının paylaşılmasının ve ortaya çıkarılmasının önünde engeldir. Kendine ve yaşadığı dünyaya yabancılaşmış, yabancılaştırılmış insan ise acısının farkına varmadan kurgulandığı ve belirlendiği gibi yaşar ve acıdan kurtulmaya çalışır. Kendine bir illüzyon yaşatır.

            Uygarlık karşısında insandaki acıya ilişkin kırılmanın üstünü kazıdığımızda ise bizi karşılayacak olan şiirdir. Şiirin dünyayı ve yaşananı tersten okuma özelliği bunu sağlar. Şiirde bunun önemli bir örneğini Metin Altıok’un şiiri oluşturur. Bu bağlamda ölümünden sonra bütün şiirleri’nin Bir Acıya Kiracı adıyla yayımlanmasının yalnızca bir rastlantı olduğunu söylemek zordur. (yky,1998) Altıok’un bir dizesinden yola çıkılarak konan kitap adı büyük ölçüde Altıok’un yazdığı şiiri açıklar niteliktedir.

            Ama eksiktir. Altıok’un yazdığı şiire ve kendisine yönelik yapılacak olan bir değerlendirme acının evinde oturduğu ve şiirinin de acının kendisi olduğudur. Çünkü Altıok’un şiir serüveni neredeyse  acı üstüne kurulmuştur.  Yazdığı şiir acıdan başka bir şey duymamıza, yaşamamıza  pek izin vermez. Hatta yazdığı şiirin özelliklerinden biri olan alaturkalık bu duyuşu, yaşayışı  kolaylaştıran etkenlerin başında gelir.

            Şiirinde temel izlek haline gelen acının açıklamasının da altıok’un zihniyet dünyasında ve hayatında olduğunu belirtebiliriz. Yazdığı zihninin ve hayatının belirginleştirdiği  acının şiiridir. Acıyı bu derece etkili ve dayanılmaz kılansa ondaki “bireysellik bilinci”dir. Arkadaş Zekai Özger’in, Ahmet Erhan’ın yazdığı şiirle yakınlıklar kurmamız mümkün olan bu bireysellik bilincini de yine birey üstünden oluşturur.  Altıok’un yazdığı şiir sözcüğün tam anlamıyla bireyliğin oluşturduğu bir şiirdir. Bireyin acısı bütün dayanılmazlığıyla ve katlanılmazlığıyla  onun şiirlerindedir.  Ordaki bireyin doğrudan şiir yazanın kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Altıok’un hayatına baktığımızda bunun böyle olmasını doğal bir sonuç olarak kabul edebiliriz.

            14 mart 1941’de Bergama’da başlayan hayatı Karşıyaka, Ankara, Bingöl, Karaman, Ankara ve sonunda Sivas’ta bir yangınla son buldu. Bu aslında kendiyle sorunu olan “küçük insan”ın gezgin hayatıdır.  Bu hayatın sivas’ta yaşadığı is ve duman kokan acısı ise daha yazılmadı!

            Yukarıda sıralanan il ve ilçeler aslında bir gezginin hayatını imlemektedir. Gezginin yalnızlığını, özlemlerini, sılasını, gurbetini, ayrılıklarını göstermektedir.  Gezgin yalnızdır! Yalnızlığı tercih etmiş ya da tercih etmek zorunda kalmış bir bireydir. Buradaki gezginliğin şiire ve şiir yazana uygun düşen hatta onun ihtiyaç kabul ettiği bir biçim olduğu yazılabilir.

            Gezgin’in yazmayı istemesi ise tartışılması gereken başka bir olgudur. Gezgin niye yazar ve niye yazma ihtiyacı duyar. Gezgin için yazmanın bir anlamı var mıdır. Vardır!  Gezgin için yazma yazarak kendiyle baş başa ve yalnız kalma halidir. Gezgin yazarak kendisiyle baş başa ve yalnız kalır. Yazdığı o yalnızlığın acısıdır. Ama bir yandan da acısından dolayı gezgin olup yollara düşen de odur.

             Adorno gezgin’i “artık bir yurdu kalmamış kişi” olarak tanımlar. (agy) Gezginlik yersizlik ve yurtsuzluktur. Altıok’un elli iki yıla sığan yalnız ve gezgin hayatı tam bir yersiz yurtsuzluk halidir. “benim bu dünyada bir yerim olmadı/ kuytu gövdemi saymazsak eğer”  dizeleri bu durumu açıklamaya çalışır. Gezgin hayatı bu bağlamda verili gündelik hayata yönelik bir yadsımanın ve reddetmenin oluşturduğu  bir hayattır. Gündelik ve belirlenmiş, kurgulanmış, biçimlendirilmiş  hayatı yaşamayı reddetmedir.            Ne var ki, Altıok’un gezgin’liğine devlet’in katkısını da unutmamak gerekir! Hatta gezginliğin devletle karşılaşmasıyla başladığını yazabiliriz. Ama o devletin oluşturduğunu ondan kurtarıp kendi hayatı haline getirir. Ama bu acıyla sağlanan, oluşturulan bir hayattır .

            Tam da burada yazının ya da şiirin anlamını tartışmak gerekir. Bilinir ki kökeni olmayanın hayatı da yoktur. İnsan hayatla ilişkisini kökeni ve bağları üzerinden kurar. Yaşadığı kentler, mekanlar, nesneler, coğrafya ve onlarla kurulan ilişki insan hayatını oluşturur. Gezgin’se baştan bütün bunları reddetmiş sayılır.  Burada yeri gelmişken geçmişin bu ilişkiyi sağladığını yazabilirim. Ama bu ilişki hiçbir biçimde gezginliği ortadan kaldırmadığı gibi tersine gezginliğin acısını çoğaltır. O zaman yazıya başvurmak, yazmak gerekir.

            Altıok bu bağlamda “yerleşik yabancı”dır. Yaşadığı kentler, mekanlar,  coğrafya gezginliğini ve yabancılığını ortadan kaldırmaz. Bu yüzden kendini yerleşik yabancı olarak tanımlaması tam da gezginliğine işaret eder. Onun yaşadığı kentlere, mekanlara uzaklığını, yabancılığını duyurmuş olur. “konup göçüyoruz böylece acıyla birlikte” demesi ise acıyı hep peşinden ardı sıra sürüklediğini belirtir. Ama aşk da vardır. Belki gezginliğin ortadan kaldıramadığı duygu ve düşüncelerin başında aşk gelir. Hatta gezginliği aşka bağlılığını çoğaltır. Altıok için “aşk ve acı” yüreğinde “ikiz badem içidir.”

            “artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı.” (adorno, agy) gezgin ancak yazının içinde kendine yaşanacak bir yer oluşturur, bulur. “ömrümce kendimi hep sözde buldum;/söz cehennemdi yanıp kavruldum: ”Kaldı ki altıok’un şiirinde sürekli karşımıza çıkan gezginlik düşüncesine rağmen kentlerle, mekanlarla, nesnelerle ve insanlarla sıkı bir eşitlik ilişkisinin geliştirildiğini görürüz. Hatta onun şiirinin  büyük ölçüde Necatigil’in  ve daha başkalarının yazdığı evler şiirine eklendiğini, onlarla bağ kurduğunu yazmamız mümkündür. Ama altıok ev içinde bile gezgindir. Çünkü gezginliği ve onun oluşturduğu tinsel atmosferi hayatı boyunca arkasından sürükleyip durmuştur.

            Gezginlik bir bakıma insanın kendine mecburluğudur. Kendisiyle   yaşamak zorunda kalmasının ya da böyle bir hayatı istemesinin sonucudur. Bu noktada gezgin kendiyle baş başa kalmayı baştan kabul etmiş sayılır. Altıok ise bunu sürgünlük olarak anlar. “kendine sürgün/ bir garip kişiyim; ”

            Gezginliğin baştan bir kaçış olduğunu düşünürsek onun yaşatacak ve duyduracak olduklarına hazır olduğumuz gibisinden bir düşünceye varılabilir.  Kaçış yalnızlığı açıklayan asıl olgudur.  Gezginin asıl kaçma eylemi ise iç dünyasında gerçekleşir. Gezgin yolların ardından yorgun bedenini sürüklerken asıl kaçmaya çalıştığı kendidir. Başka bir deyişle iç dünyasıdır.

            “kaçılacak yer yoktur bulanmadan acıya” altıok’un şiirinde ve hayatında öne çıkan da gezginliğinden çok kaçışıdır. Ama o gezginliğin götürecek olduğu yerse yine kendisidir. Kendinin peşini bırakmayan iç dünyasıdır. Bu kaçışsa Sartwell’e başvurarak söylersek; “her iç yolculuk hakikatten bir kaçıştır.” (edepsizlik, anarşi ve gerçeklik, ayrıntı,1999) Altıok’un yazdığı şiire yönelik  düşünürsek buradaki hakikatin insanın kendisi ve acısı olduğu gibisinden bir çıkarsama yapılabilir. Bu anlamda şiir yazan “ kendinin avcısı”dır.

            Crispin Sartwell’in “ancak kişi acıya dayanabildiği, acıdan korkmadığı ve acıya izin verdiği oranda, hiçbir ontolojiye gerek duymaz.” (agy) demesi Altıok’un hayatı ve yazdığı şiir için açıklayıcı olabilir. Yazdıklarından Altıok’un acıya dayandığı,  korkmadığı ve  izin verdiği iddia edilebilir. Bu bağlamda acının şiir yazanın istediği bir hal olduğunu yazmamız mümkündür.

            Bu acıya dayanma,korkmama ve izin verme ise doğrudan şiir yazanın acıya yüklediği anlamla ilgilidir.”acı içinde yaşamak gerçekliğin bir tezahürünü yaşamak, gerçekliğe doğru itilmektir. acı olumlanması gereken bir şeydir ve, hiç kuşkusuz, olumlanması en zor şeydir de. acı gerçek olanın gerçekliğine bir çağrıdır bu yüzden bizim gibi mahlukların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. “(Sartwell, agy)

            Acı gerçekliğin ya da gerçeğin bir sonucudur. Sürekli insanı gerçeğe doğru sürükler, itekler. Bir yandan da acı insanın izini sürer. Arar bulur. “acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar”  dizesinin açıklamaya yeltendiği de budur. Bu acının olumlanması gereken özelliğidir. Hatta acının insanda üretime yol açtığını da yazmak mümkündür. Altıok bu yüzden “acının sana getirdiği ürem ne?” sorusunu sorma ihtiyacı duyar. Bu sorunun yanıtı ise yazdığı şiirdir!

            Altıok’un bir bakıma yazarak acısını bastırdığı iddia edilebilir. Ama hemencecik başka bir şiirde acısını ortaya çıkaracak olan da yine odur. Buysa bir soluklanmadır. “işte o bastırılmış acıyla/soluklandı kostak şiirin” gezgin insan acıyla soluk alıp verir.

            ama gerçeğin bize neyi yaşatacağını baştan bilmeyiz, bilemeyiz.  Onun istediğimiz bir şey olup olmadığını kestiremeyiz. Acının olumlanmasının zorluğu da buradadır. Çünkü götüreceği yeri kestirme imkanı yoktur.  Bu hiçbir biçimde acıyı bir deneyim olarak yaşamamızın önüne geçemez. Tersine o deneyimi yaşama arzusunu çoğaltır. Altıok’un şiirine baktığımızda ise sonuçları ve bedeli ne olursa olsun acının olumlandığını ve ihtiyaç kabul edildiğini saptıyoruz. Hatta altıok’un belirtilmiş korkuyla fazla ilgili olmadığını da yazabiliriz. Bu ise  başka bir bağlamda acıya karşı çıkmayı, acıdan şikayetlenmeyi engellemez.

            Gezginliğin bizi ilgilendiren başka bir boyutu ise insanın halidir. Çünkü insanın gezginliği yaşadığı dünyadan çok kendiyle ilgilidir. Altıok’un “ben bir yabanım” demesi tam da gezginliğin bu boyutuna dikkat çeker. Gezginlik bir bakıma insanın yaşadığı dünya karşısında geri kalmasıdır. Bu geri kalmadan dolayı insan yersiz yurtsuzdur. Yazmanın hiçbir sakıncası yok: yaşadığı dünya karşısında Altıok bir ilkel’dir. Yaşadığı da ilkel olanın yabancılığı ve yabanlığıdır.

             Öte yandan tali nedenlerin hiçbiri acının arzu ve hazla ilişkisini, ilgisini  ortadan kaldırmış olmaz. Hatta acının kendisi şiir yazan için bir yaşama nedenidir. Acı yaşamaya değerdir. Acıya rağmen acıyla isteyerek yaşanabilir. Altıok’un hayatı da tam da bunu işaretler. Sartwell bu ilişkiden şöyle bir sonuç çıkarıyor: “acı ve ölüm, bedenin hazlarından daha az olmamak üzere, bizi yaşamdan zevk almaya çağırabilir, bu hem insan zindeliğinin hem de insan sapkınlığının bir ölçüsüdür.” (agy)

            Altıok’un şiirlerini okuduğumuzda da  benzer bir durumla karşılaşırız. Gezgin hayatının kimi zaman Altıok’u mutlu ettiğini çıkarsarız.  “acılar acılarla aşılır” derken bunun farkında olduğunu kendine ve okura duyurur. O gezginliğin içinde gerçeklik kazanan aşk düşüncesi de bizi haklı çıkarır. Gurbet,  sıla kentler, mekanlar, nesneler ve insanlar üstünden acıya ulaşma ustalığı da bununla ilgilidir. Acıyı “evcil” bulması ve “insan sıcaklığına” alışkın olduğunu yazması da bizi aynı noktaya vardırır.

            Acı ve düşüncesinin temellendirdiği bir şiirinse gündelik hayatı yadsıması anlaşılır bir şeydir. Altıok o yadsıma üstünden başka bir hayat oluşturur ve yaşantılar. Gündelik hayat o yadsımayla  yıkılarak yeniden üretilir. Acının bir parçası haline getirilir. buysa insanın daha da özelde Altıok’un hayatının yeniden oluşturulmuş halidir.

            O hayatsa oldukça kapsayıcıdır. Bugün, gelecek, geçmiş tarih, çağ, çağa yönelik sorgulamalar, şiir ve sanat-edebiyat dünyası, şiirin şaire etkisi, şairin şiirdeki karşılığı, biçimi zorlayan ve yıkan bir biçim, özgürlüğün biçimi, şiirin biçimi, ev, aile, çocuk/lar,kentler, mekanlar, nesneler, insanlar yazdığı şiirde sürekli içerilidir.

             İçerilme ise eşitsizliği reddederek oluşur. Bu bağlamda yazdığı şiir otoriter olanın  tümüyle karşısındadır. Kesinlikle bir iktidar talebi de yoktur. Yazdığının alaturka yanı onun iktidar karşıtlığının daha anlaşılır olmasını sağlar.  Şiirin biçimsel özelliklerine ve geçmiş şiirle kurduğu yoğun ilişkilere rağmen her bağlamda bir karşıtlık söz konusu edilebilir.

            Bu noktada geçmiş şiir geleneğiyle özellikle biçim üstünden kurduğu ilişki yazmak istediği acının önüne çıkmadığı gibi dilin ifade yeteneğini daha da güçlendirir. Yazdığı şiir geçmişten ve geçmişin şiir ve sanat-edebiyat geleneğinden beslenen ve beslendiği ölçüde onu yadsıyan özelliktedir. Bireyliğinin içinde gelişen toplumsal vurgular bile iktidar karşıtlığının önünü kesmez. Bu noktada İlhan Berk’in sözünü ettiği ve “kötü şiir”e ilişkin olduğunu ısrarla belirttiği  “bireyci-toplumsalcı” şiir ayrımı onun yazdığı şiir üstünde hiçbir biçimde hiçbir zaman etkili olmamıştır.

            Şiir bireysel bir olgudur, bireyseldir. okur ve yazar olarak bireyi ilgilendirir. Buysa dünyayı  dönüştürme pratiği olarak şiirin  ve kendi biçiminin içine bile sığmadığını gösterir, belirginleştirir.

            Altıok’un acıyla somutlanan bir hayatı oldu. Sonunda sivas’taki yangında hayatını kaybetmesinin onun istediği bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. En kötüsü insanın kendisinin belirlemediği, istemediği bir anda ve biçimde ölümle karşılaşması ve ölmesidir. Öte yandan yazdıklarındaki ölüm düşüncesinin normal ve insanın istediği dışında başka bir ölümü içerdiğini de sanmıyorum.

            Ne var ki, normal ölümün ortadan kalktığı bir dünya da şiir yazana da böyle bir ölüm kaldı! şükrü erbaş’ın “insanın acısı insan alır” demesinin anlamı ve anlamsızlığı da burada gizlenmektedir.

            İnsanın istemediği bir dünyada yaşadığımızın farkındayım! Böylesi bir dünyada da ölüm baştaki bütün anlamlarından kurtuldu. Başka bir deyişle ölüm insanın istemediği ve insani olmayan başka bir hal aldı. Bu insanın kötülüğünden ve kötü olmasından çok daha başka anlamlara sahiptir. Aslına bakılırsa altıok’un şiiri de ölümün bu yanıyla ilgilidir. Reddeder!

            Böyle bir dünyada ise  hayat da çoğu anlamından uzaklaşmış demektir. Yaşamanın anlamsızlığı insanın anlam kabul ettiği olmuştur. Yine de bu bile insanın yaşama isteğinin önüne geçmiş olmaz. Yaşamak gerekir.

            Devletin, iktidarın, otorite ilişkilerinin ve öldürmenin dışında başka bir dünyanın mümkünlüğü şiirin asıl konusudur. Daha doğrusu şiirin özgürlüğü insanın özgürlüğüdür. İnsanın o özgürlük ve o özgürlüğün içinde ölümle karşılaşmasıdır. Altıok’un şiirine baktığımızda insanın hayatının en azından yaşadığımız coğrafyada başından beri böyle bir ölümle sona erme  imkanı olmadığı bellidir. Altıok’u bir gezgin olarak acının peşinden koşturan da işte  bu coğrafyadaki ölümdür. “oysa ben kaç yıldır/kaç acı eskittim/unuttum/kaç ölüm gördüğümü”

            Şiir böyle bir dünya karşısında ölümü karşı duruştur. Altıok acıyla bu karşı durmanın şiirini yazdı. Acının yol açtığı gezginliği şiddetle yaşadı, ona verdiği hazla mutlu oldu. Öyle olmasa acıya yönelik arzusu şiirinde bu kadar yer kaplamazdı.

            Metin altıok’un şiiri büyük ölçüde acının şiiridir. Daha doğrusu onun şiiri insanın acısıdır. kuşkusuz altıok yazarak öncesinde sonrasında  bu acıyı kendisiyle paylaştı. Okurun bu acıya dahil olup olmadığını, yaşayıp yaşamadığını  ise ancak okurun kendisi bilebilir. Belki isler ve küller arasındaki bir ölümden sonra böyle bir soruya yanıt aramanın anlamı da yoktur. Bunu bilmiyorum. daha doğrusu böyle bir ölüm karşısında verilecek olan yanıtın anlamsız kalacağı baştan bellidir.  Bu yazı böyle bir soruya yanıt aramak için mi yazıldı onu da bilmiyorum! o zaman “cevapsız sorunun/boynu büküktür/hemen anlar/yetim olduğunu.” dizeleri benim sorularıma da bir yanıt olsun!

            Metin Altıok’un şiiri isli lambanın camını parlatmayı hala sürdürüyor!

 

 

Halim Şafak

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön