Devrimci  Sarhoşluğu 

 

   

 

Her insan gibi şair de doğar, yaşar ve ölür. Bir evde yaşar,  bir işte çalışır. Çoğu insan gibi evlidir,çocukları vardır. Bekardır ya da eşinden çocuğundan ayrı başka bir evde yaşıyordur.  Kendisiyle yalnız kalmayı, yalnız yaşamayı tercih etmiştir.

 Sokağa çıkıldığında ise şairi her hangi bir insandan ayırmak zordur. Gündelik hayatın kendisi  içinde  ayrımlara pek izin vermez. Böylesi ayrımlar varsa da gündelik hayat onu dönüştürür, en azından yüzeyde verili hale getirir. Gündelik hayatın içinde istisnalar dışında görünürde herkes birdir. Şiir yazan gündelik hayatın içinde kendine özgü bir hayat biçimi oluşturmuş olsa bile bu anormallik ya da tuhaflık yargısıyla verili hale gelir. Bu bağlamda şairin biçimlendirdiğinin nasıl yorumlandığı,  karşılandığı bir yere kadar umurunda değildir.

 Şairi özellikle batıdaki örneklerden ayrı düşünmek ve ele almak gerekir. Bizim dünyamız ileri derecede bir farklılığı kabullenmeyeceği gibi, çoğunlukla onu tolore etme özelliğine sahiptir. Bize özgü bir özellik midir tartışılır; şairin fildişi kulesinin olması da pek mümkün değildir. Belki de olumlamak gerekir; özgül koşulların  bir gereği olarak, biraz da şairin kendine yüklediği bireysel ve toplumsal anlamlardan dolayı  şair gündelik hayatın içindedir.

Farklı örnekler iki elin parmaklarını pek geçmez. Bu da onlara ilişkin bir takım öne sürmelerde bulunmayı imkansız hale getirir. İki elin parmaklarına bakarak gövdeye ilişkin kesin yargılarda bulunamayız. Bu yüzden şaire ilişkin yapılacak olan çıkarsamalar çoğunlukla geneli baz almak gibi bir zorunlulukla karşı karşıyadır.

Şair öteki insanlardan daha çok algılarından, algılamalarından dolayı ayrılır. Onun anladığı, duyduğu, gördüğü her hangi bir insanınkinden farklı ve daha derinliklidir. Şair başta kendi ve dünyası olmak üzere her şeyi tersten okur ve anlamlandırır. En yalın ve anlaşılır göründüğü düzlemde bile olabildiğince  yan anlamlarla, anlamlandırmalarla ilgilidir, çağrışımsaldır. Şairin ki “tersine” bir “dünya”dır. Olması gerektiği gibi normal değildir. Bunu demiş olmakla şairin anormal olduğunu söylemiş olmuyorum ama, tersini de söylemeye çalışmıyorum. Belki normal değillerdir demek gerekli tek açıklama olabilir. Kaldı ki, şiirin kendisi farklılık ve anormallik durumudur. Şiir; hayatın  önünde, arkasında, içinde, dışında dolanıp duran bir anormalliktir.

Hiçbir anormallik gündelik hayatın içinde kendine pek yer bulmaz. Dönüşmediği ,dönüştürülmediği sürece gündelik hayat anormalliğe izin vermez. Gündelik hayat anormalliği reddeder çünkü verilidir, önceden belirlenmiştir. Şair gündelik hayatı hiç olmazsa yazdığında dönüştürür. Bu yüzden şaire ilişkin yapılabilecek en sağlıklı çıkarsama şiiriyle mümkün olabilir. Söz konusu ettiğim tersine dünyayı ancak yazdıklarından yola çıkarak bulabilir, izini sürebiliriz.

Şiirde yaşadıkları dünya, bambaşka bir dünya biçiminde ortaya çıkar. Düzenlenmiş ve belirlenmiş dünya orada yalnızca  düzensizliği talep etmesini sağlar. Şair düzenlenmiş dünyaya ancak karşı çıkar, reddeder. Şair her türlü belirlenimin karşısında ve uzağındadır. Bu anlamda yeri doğal olanın yanıdır. Olgu olarak dünya ve kendi dünyası yazanın yorumuyla, anladığıyla, çıkarsadığıyla başkalaşır, başka bir şey halini alır.

Şair şiiriyle düzensizlik haline getirdiği tam bir yıkım durumu değildir. Yalnızca  daha çok kendi içinde ve yine yalnızca kendine dönük bir yıkma eylemidir. Bu özelliğinden dolayı şiir öncesinde sonrasında bireye ilişkindir. Şiir yazmak kadar şiir okumak  bireyliğin sonucudur.

Yıkımdan da öncelikle şairin kendinin ve yazdığının yıkımını, yadsınmasını anlamak gerekir. Hayat ancak yadsımayla yaşanabilir,mümkün olabilir. Yıkımı katlanabilir kılmak içinse başka şeylere, başka algılara ihtiyaç vardır. Çünkü şair hep başka bir şeyin peşindedir. O başka bir şeyi bir türlü adlandıramasa da, tanımlayamasa da arkasından kendini sürükler durur. Bunun için algıyı çoğaltan ve yoğunlaştıran, hatta derinleştiren, bozan,dipsiz bir uçurum haline getiren, başkalaştıran “kapılara”, yollara gerek duyar. Aslına bakılırsa bu dünyadan çok içinde varolduğu için şiir yazanın kendisiyle ilişkisinden, kendine ilgisinden ve  merakından güç alan bir olgudur.

Bu bağlamda William Blake’in “Eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana olduğu gibi görünürdü; sonsuz” deyişi algı kapılarını olumsuzlamış  ya da reddetmiş olmaz. Tersine vurguyu her şeyin olduğu gibi görünmemesine yapar.  Başka bir açıdan görünenin verililiği somutlanır.Çünkü; görünenin aslında gösterilen olduğunu biliyoruz. Bunun kişi olarak görmek istediğimiz olup olmadığı da tartışmaya açıktır. Görmenin kişisel bir durum olduğu da ortadadır. O zaman gördüğümüzü yeni bir bozmayla başka bir görme haline getirmek gerekir.Bu sayede tıpkı Aldous Huxley’in belirttiği gibi “göz çocukluğun algısal masumluğunun birazını yeniden ele geçirir. (Algı Kapıları,  2003,İmge ) Bunun için insan farklı algılamalara ihtiyaç duyar ve bir takım araçlara başvurur.

Bunlar her şair için her zaman, her dönem farklılaşır, farklı anlamlar, içerikler, biçimler kazanır.  Kurtulmak kadar yakalanmak için; suça ortak olmamak kadar suça ortak olmak için; kaçmak kadar yakalanmak için; ölüm kadar hayat için; acı kadar mutluluk için; kendi yalnızlığı kadar bir başkasının yalnızlığı için; aşk kadar aşksızlık için; durulmak kadar bulanmak için; umut kadar umutsuzluk için; bezginlik ve kötümserlik için, yaşamayı sürdürmek kadar intihar etmek için; konuşmak kadar susmak için; sesini kısmak kadar çığlık atmak için  yeni “algı kapıları” arar, bulur.

Şair için çay, kahve , sigara alkol, uyuşturucu hatta su böyle bir araçtır. Başka bir deyişle haz aldığını düşündüğü, sandığı her şey bu kategoriye rahatlıkla girebilir. Bunların hepsi dünyayı daha katlanılır  ya da katlanılmaz kılan araçlardan ilk akla gelenlerdendir. Hepsi de şair için yeni görme ve anlama biçimlerine imkan oluşturur.  Başka bir açıdan hayatın  yalnızca “arayıştan” oluştuğunu düşünürsek bu arayış merakının, isteğinin insana fizyolojik ve psikolojik olarak kendisine zarar vermesini bile göze aldırdığını söyleyebiliriz.

Canetti’ye göre hayatta kalmak eyleme dönüştüğü zaman bütünüyle masum olmayacaktır. Bundan şu anlam çıkartılabilir; hayatın kendisi yaşayan kadar masum olmaktan uzaktır. Hayat yaşanırken masumluğa pek izin vermez. Bu yanıyla şair için hayat yaşantı olmaktan çok işkencedir. Şaire düşense bu işkenceyi çoğaltmak ya da azaltmak, ortadan kaldırmak olacaktır. Bir ucuyla bu işkenceyi katlanır kılmak da, buna dayanmak da şairin öncelikli sorunudur. Sorunundan dolayıdır ki şair algı araçlarına baş vurur.

Akif Verimli’ye göre “İnsanın kendisine zarar veren bir maddeyi ısrarla kullanması da bir davranış bozukluğudur.” (Kolici, Sevinç Yavuz,  2001,Metis)Verimli’nin dediği bir ölçüde şairin anormalliğini açıklamış olur. Belki burada şunu belirtmek gerek; vücudu üstünde tek söz sahibi olan insanın kendisidir.Ona iyi davranmak kadar ona zarar vermek de onun tasarrufundadır.Bu insanın en doğal hakkıdır. Bu bağlamda şairin algı araçlarına baş vurduğunda yaşayacak olduğu sağlık sorunları kendini ilgilendirir.

Walter Benjamin sarhoşluğu modernliğin sıkıntısını aşmanın yollarından biri olarak görür. Hatta haşhaşla en üst düzeyli düzyazının keyfini çıkarttığımızı belirtir. Benjamin  yazanın yaşadığı hazzı yaratmanın hazzıyla sınırlamaz. Sarhoşluğun hazzını yaratmanın hazzıyla birlikte düşünür, ikisini birbiriyle ilintilendirir. Halil Turhanlı’ya göreyse “Sarhoşluk, akla tapınan ve ayıklığı fetişleştiren Batının seküler ve rasyonel kültürünün yasakladığı bir deneyimdir.” (Postexpres, 2001-04 ) Bu yüzden de devrimcidir. Herbert Marcuse “ Günümüz asileri yeni biçimlerde yeni şeyler görmek, duymak ve hissetmek istiyorlar; özgürlüğü sıradan ve düzenli algının ortadan kalkmasıyla ilişkilendiriyorlar.” diye belirtiyor. Buysa  Benjamin’den hareketle söylersek bir algı devrimidir.

Yukarıda saydığımız araçlar daha da çoğaltılabilir,  listeye daha bir sürü farklı araç eklenebilir. Ben  bunlardan alkolle ilgili olacağım. Özellikle de bu ülkede şairlerin iç dünyasını ve bu dünyanın yazdıklarına yansımasını görmek bağlamında bu araçları belki ben örnek olarak düşündüğümden, gördüğümden Ahmet Erhan ve şiiri özelinde ele alacağım. En azından şiirine ve hayata ilişkin yazıp söylediklerinden hareketle bu anlamda Ahmet Erhan’ın neredeyse farklı ve uç bir örnek olduğu iddiasındayım.

Bu durumda Ahmet Erhan’ı hem hayatıyla, hem hayata ilişkin tavırlarıyla, hem yazdığı uzun ve tek bir şiirle yukarıda belirttiğim genelden ayırmış oluyorum. En azından hayata ilişkin  yazıp söylediklerinden dolayı böyle bir imkana sahip olduğumu sanıyorum. Böylesi bir belirlemede bulunurken gündelik hayatın içinde onu farklı bir yere oturtmuş olmuyorum. Tersine onun gündelik hayatın tam da içinde durarak hayatı politikleştirdiğini ifadeye etmeye yelteniyorum. Hayatın kendisinin politik olduğunu onun hayatına bakarak somutluk kazandırmayı amaçlıyorum.

Burada “örnek” olma gibi bir tanımlamayı ya da böyle bir kavramı kullanmanın benim için rahatsız edici olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Kaldı ki Ahmet Erhan’ın da örnek olmayı kesinlikle reddedeceğini biliyorum. Bu yüzden burada sorun edilen Ahmet Erhan’ın şimdiye kadar kitaplaşmış ya da kitaplaşmayıp dergi ve gazetelerde kalmış şiir, yazı ve görüşmelerinin bir de bu gözle, böylesi bir bakış açısıyla okunup okunamayacağıdır. Bunları demekle belki yazdıklarımın baştan kusurlu olduğunu ve yadsınmayı talep ettiğini özellikle belirtmiş oluyorum. Yapılacak olan yolculuğun benim kadar Ahmet Erhan için hatta okur için  çekici olacağını düşünüyorum.  Yazının sonunda ise Ahmet Erhan’ın şiirleri ve yazıya giren hayatı böyle de okunabilir, böyle de anlanabilir demek dışında belirtebileceğim başka şeyler olacak mı bunu bilmiyorum.

Şairin bugünden çok geçmişle ilgili olduğunu, asıl ilgisinin geçmişe / geçmişine olduğunu biliyoruz. Geçmiş ilgisi yalnızca çocukluk ve ilkgençlikle sınırlı değildir. Olgu olarak gördüğümüz geçmiş büyük bir ihtimalle geniş bir zamana tekabül eder. Çocukluktan güç alıyor gibi görünen geçmiş, şairin hayatını sürekli içine  kabul eder. Burada tam bir karışıklık da söz konusudur. Geçmiş sayılan olgu birbirine geçen zaman parçaları sayesinde süreklilik kazanır. Buysa zamanın tam bir karışıklığa dönmesini sağlar.

Aslında karışıklık dediğimiz şey de bütünleşmedir, yeni bir bütünlüktür. Hatta bu bütünleşmenin asıl katkısı özellikle şiir katında bugünedir. Geçmişe dönmekle, geçmişi sürekli bir izlek olarak düşünmekle şair bugünü yaşayabilir. Geçmiş şairle bugün arasında kurulan bir köprüdür, tüneldir. Geçmiş  köprü oluşuyla bugünü ve geleceği kışkırtır, şairin bugüne ve geleceğe yönelmesini sağlar.

Bütünlük içinde şairin hayat diye anladığı, zihninden geçirdiği daha bir belirginleşir. Özünde bu bir olgu olmaktan çok, olgudan çıkarsanan yorumdur. Başka bir deyişle şairin  hayatının yorumudur. Hayatının yine kendisi tarafından yorumlanmasıdır. Bu yüzden de kişiseldir. Şairin zihninde hayat diye  aldığı da budur. Bu hayat  huzursuzluk kaynağı olmakla birlikte müthiş  haz kaynağıdır . Acı verdiği kadar mutlu eder. Üzdüğü kadar sevindirir. Korkuttuğu kadar cesaretlendirir.

Buysa şairi hayatla ölüm arasında hassas bir noktada tutar. Şairin asıl yönünü çevirdiği yansa ölümdür. Hatırladıkça ölüme hazırlanır, ölüme yaklaşır. Oradaki ölüm düşüncesi yaşamaya engel değildir. Tersine yaşamak için ölüm gerekli bir olgudur, nedendir. Ölümden dolayı yaşamak gerekir. Ölmek için önce yaşamak gerekir. Ölümü bilirsek yaşadığımızı da biliriz. Yaşarsak, yaşadığımızı bilirsek ölürüz.

 Belki bu duyguyu daha yoğun yaşamak için şair kimi  araçlarla deneyimlere başvurur. Başka duyguların deneyimlenmesi için yeni araçları ihtiyaç olarak görür. Ne olursa olsun araçları arar,bulur,onlara ulaşır. Buradan insana ilişkin duygulanım ve deneyimlerin şiir yazan için yeterli olmadığı düşüncesi rahatlıkla çıkartılabilir. Öyledir . Yeni yaşamalar,  duygulanımlar,  biçimler,  arzular, hazlar, acılar için deneyimler zorunludur. Buradan insanın muhayyilesinin yoğun bir verililik içinde tasavvura ve tahayyül gücüne engel oluşturduğu, tasavvur genişliğine izin vermediği düşüncesine de varılabilir. “ sıradan ve düzenli algı”nın insanın tahayyül gücünü ve tasavvurunu yeknesaklaştırdığı da ortadadır.

Bu amaçla araçları hayatının parçaları haline getirir. Böylelikle yaşadığı gündelik hayat başka biçimler, özellikler kazanır. Ahmet Erhan’ın başından beri yazdığı ve yazmayı sürdürdüğü  şiir de  bunu sürekli daha da farklılaştırarak ortaya çıkarır. Değişim değil gerçekten süren bir dönüşümdür bu ve daha da uzun yıllar sürmesi muhtemeldir.

70’li yılların sonunda yazmaya başlayan Ahmet Erhan’ın  şiir pratiği ne olursa olsun tek bir şiirin izini sürmenin yine tek bir şiire özgü özelliklerini korur. Erhan’ın ısrarla belirttiği tek bir şiiri yazma düşüncesi aslında doğrudan hayatının biçimlendirdiği bir olgudur. Hayatının kendisi  ancak tek bir şiire izin verebilir.  Hayatına, hayata ancak tek bir şiirle varılabilir. Bu yüzden şiirleri Ahmet Erhan’ın kendisi kadar tek bir şiir olduklarını  işaretler. Şimdiye kadar yazılan ve bundan sonra yazılacak olanlar yalnızca uzun bir şiirin devamıdır ve Ahmet Erhan’a aittir.

                        Söz konusu kişisellik Ahmet Erhan’ın kendisi ve hayatı kadar araçlarla ilgilidir. Araçlar sürekli kişiselliği çoğaltan şeyler olmuşlardır. Bu sayededir ki neyi işlerse işlesin, neyi yazarsa yazsın, neyi temel alırsa alsın, izlekleri ne olursa olsun  oradan asıl çıkarsanması gereken Ahmet Erhan’ın dünyasıdır. Yeniden kurguladığı, yeni görme biçimleri edindiği, duyup yaşadığı dünyadır ve ona özgüdür. İçerdikleriyle  bizim dünyamızdır .

Yabancısı olmadığımız hatta onun kadar içinde yaşadığımız bir dünyadır.  Ahmet Erhan’ın dünyası hepimizin dünyasıdır. Çünkü; “Hayatta kalmaya çabalayan insan, birliğin insanıdır, topyekün reddedişin insanıdır.”(Hayat Bilgisi, Raoul Vaneigem1996,Ayrıntı)  “sahici ve kısıtlamasız” hayat insana ilişkin bir taleptir. Erhan’ın kendi hayatına ilişkin sahicilik ve kısıtlamazsızlık talebi söz konusu ilişkinlikten dolayı toplumsaldır.

Ahmet Erhan 1958 yılında Ankara’da doğmuş.  Çocukluğu ve ilkgençliği Akdeniz’in çeşitli kentlerinde özellikle Adana ve Mersin’de geçmiş. Lise yıllarında ise yeniden Ankara’ya döndüğünü anlattıklarından öğreniyoruz. Onun uzun Ankara macerası ise 2001 yılının başlarına kadar sürüyor. Şimdiyse Ankara-İstanbul Karatreni’yle yaptığı  son yolculukla İstanbul’a geldi. (Everest,2001)Cihangir’deki küçük bir bekar evindeki iki yıla varan hayat macerasından  sonra şimdi Silivri’de Hacer’le birlikte  yaşıyor.

Bu bağlamda onun da çocukluğu ve ilkgençliği taşradır diyebiliriz. Alacakaranlıktaki Ülke (1981), Yaşamın Ufuk Çizgisi (1982), Akdeniz Lirikleri (1982), Sevda Şiirleri (1984) Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin (1984), Zeytin Ağacı (1984) Ankara’da sürdürdüğü hayatını bir biçimde geçmiş içerili çocukluğu ve ilk gençliğiyle bütünleştiren ilk kitaplarıdır. 1980’lerin ilk yarısında bugüne baktığında gördüğü ne kadar Ankara’ysa geçmişe baktığında da gördüğü Mersin’dir, Akdeniz’dir.

İlk  altı şiir kitabı yazdığı şiiri ve hayatını  birbirini içeren iki bölümde değerlendirmemize imkan tanır. Hatta Öteki Şiirler de (1993,Bilgi) benzer bağlamlarından dolayı ilk altı kitapla birlikte düşünülebilir. Ölüm Nedeni: Bilinmiyor (1988,Bilgi)Deniz, Unutma Adını (1992,Bilgi), Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi (1997,Bilgi), Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi (2001,Bilgi) ve düzyazılarını topladığı Ankara-İstanbul Karatreni (2001,Everest) Ne Balık Ne de Kuş (2002,Everest), Kaybolmuş Bir Köpek İlanı (2003,Everest) ise geçmişle ve geçmişinde çocukluğu ve ilk gençliğiyle kurduğu ilişki ve ilgilere rağmen yazılan tek şiirin dönüşümünü gösterir. Söz konusu tek şiir hiçbir zaman durağan olmamış tersine sürekli hareket halinde olmuştur.

Ahmet Erhan’ın ilk şiir kitabı Alacakaranlıktaki Ülke 1981 yılında yayımlandı. Orada ağırlıklı olarak 70’li yılların ikinci yarısının ve 1980’lerin toplumsalının Ahmet Erhan’ın kişisel dünyasındaki yansımalarını görürüz.  O günün dünyası iki yanıyla şiirlerinde yer bulur. Ne var ki dönemin ideolojik ve politik biçimlenmesi ve bunun Ahmet Erhan’daki karşılığı farklı olur. Söz konusu olan kekeme bir etkileşimdir. Belki, bir yerlerden söz konusu biçimlenmenin içindedir, ona eklenmiştir ama yalnızdır. Yalnız olduğu için de geçmişiyle ilgilidir. Zaten kişisel olan yalnızdır. Geçmiş ve bugünün özellikle geçmişin dönüşümüyle bugünün parçası haline gelir. Dolaysıyla yazdığı şiir 1970’lerde yazılan şiirden çok  1980’lerde ve günümüzde yazılan şiire yakındır.

Kendini bu dünyanın içinde tutarken bile fırsatını buldukça ayırır. Dönemin politik ve ideolojik biçimlenmesinin belirginleştirdiği etik kaygılar onu farklı bir bakış açısına götürür. Bu yüzden hayatın içinde olduğu kadar dışında ve mesafelidir. Buna rağmen Akdeniz’deki gündelik hayatı yazdıklarında görme imkanı buluruz. Bu işçilerin, memurların, dar gelirli insanların dünyasıdır. Kendi dünyası gibi algıladığı başkalarının ama bir biçimde kendisine benzediğini düşündüklerinin dünyasıdır.

Şiirlerinde saat yirmi üç vardiyasının işçileri bir kahvede kağıt oynayarak vakit öldürür, sucuk ekmek yer, sigara içer. Yoldan elinde şişesiyle bir sarhoş geçer. İşçiler ucuz şarap içiyor, kötü sigaralarından çekiyorlardır. Bir sarhoş yolun kenarında şişesini ata biner gibi bacaklarının arasına almış içini çeke çeke ağlıyordur. Ahmet Erhan oturup sabaha kadar sarhoşların bağırtılarını dinler. Yazdıklarından tekrarla Erhan’ın da kendini bu dünyadan saydığı, bu dünyadan kabul ettiği anlamı çıkartılabilir. Ne var ki, bu dünyanın içinde olduğu kadar dışında olduğunu ve bu sayede söz konusu dünyaya ironik hatta eleştirel yaklaştığını söyleyebilirim.

Başlangıçta insanların dünyasal kederlerinden kurtulma araçları büyük ölçüde ona uzaktır. Masanın üstünde bir bardak dolup dolup boşalır. Bir çay bardağının içindeki sakin gülümseyen gözlerine bakar. İlk şiirlerinde insanı algılamaya götüren / çağıran araçlardan çok çayla ilgili olduğunu görürüz. Tabii, yüzüne  üflediği sigarayı da unutmamak gerekir.

Mersin’deki ya da Ankara’daki dünyanın içindedir ama o dünyaya uzaktır, anlamaya çalışıyordur. Bu yüzden  kendine kendi elinden ölümler hazırlar. Kendine ölümle hayat arasında bir yer bulur. Bu süreç içinde her şiir bir öncekini eskitir. İkirciklidir çünkü; çoğu insan gibi o da çağdaş dinlerin sadık bir kuludur. Ama “ Dokunsam bir adamın koluna dostça/ Neden bir madeni ses çıkıyor ondan” sorusunu sormaktan da geri kalmaz. Bu yüzden kendinden ayrılmak için kaçar. Acıların hep birbirine benziyor olması hatta herkesin neredeyse aynı acıları yaşıyor olması o madeni sesten başkasının çıkmasına izin vermez.

Sigaranın da, çayın da verdiği hazzın farkındadır. Çayı ve sigarayı arzulamasının nedenlerini biliyordur. “Öpülen ilk dudak, içilen ilk sigaradır” Öte yandan “Ve her gece boğuyor sigara dumanları/ Solgun ışığını bu küçük odanın”. Başka bir soru; “Kötü sigaralar içmekten/ Şimdi ne var geride?” “ Onun için bu şiiri pipo içmeden okumayın/ Üstüne bir şişe şarabı devirin/ Sonra ay ışığına, yıldızlara bakın”

Tekrar başa dönersek; Ahmet Erhan’ın yaşadığı dünyaya karşı bir yabancılık içinde olduğu bellidir. Buysa ardından insanın kendine ve ötekine yabancılığını getirir. Belki de insanların birbirine yakınlığı kendiliğinden gelişen bir olgudur. Hatta insanlar bunun ayrımında değildir. Bu yüzden yakınlık her an müthiş bir uzaklığa, yabancılığa dönüşebilir.

Bundan olmalı ki dokunduğunda duyduğu yalnızca madeni bir sestir ve o ses soğuktur. 1980’lerin depolitize koşulları ise bunu tam bir yabancılaşmaya dönüştürecektir. Artık herkes bir başkasına yabancıdır. Bu yüzden kendine de yabancı ve uzaktır. Deyim yerindeyse insan kendine karşı soğuktur. İster kendine dokunsun isterse bir başkasına dokunsun artık duyacak olduğu yalnızca o madeni  ses ve o sesin soğukluğudur.  Ahmet Erhan artık hayatın kendisi haline gelen yabancılığı o günlerde duymuştur. Sürekli kişiselleşmesi ve ısrarla kişisel birisi olduğunu belirtmesi bundandır. Zihnindeki toplumsallık yaşadığı dünya karşısında hiçbir biçimde kendini ifade etme şansını bulamamıştır.

İşten çıkan işçiler, yaşlılar kahvelere doluşur çay ve sigara içer tavla oynar. Akşam olunca bütün  kahveler insanla dolup taşar. O da oturur kahvede çay içer. Herkes gibi oda kahvede kendine zaman ayırır. Yorgunluğu bedenini aşar. Gülüşü  bir bardak gibi kırılır. Böyle zamanlarda kişisel alacakaranlığının cephelerindedir. Sokaklar, kahveler, deniz kenarları hep o alacakaranlığı duyurur. Burada kişiselleşme tam bir duygusallıkla ortaya çıkar. Şiir aralarında onun da çay, sigara dışında şarap, rakı içtiğine dair dizelere rastlarız.

Charles Baudelaire’in “bireyselliği çoğaltma araçları” dediği şeylerle gün geçtikçe barıştığını yazdıklarından anlarız. Yine Baudelaire’in “Yatıştırılacak bir pişmanlığı , çağrıştırılacak bir anısı, dindirilecek bir acısı, kurulacak hayalleri olan her insan, sonunda gelir size sığınır, asmanın liflerinde saklanmış o gizemli Tanrı’ya” (Yapma Cennetler, 1994,Telos) demesinin anlamı üstünde işte şimdi burada durmak gerekir. Özellikle alkolün bireyselliği çoğaltma aracı olarak alınmasının  Ahmet Erhan’a ve yazdığı şiire ilişkin açımlayıcı olacağını düşünüyorum. Kaldı ki, Baudelaire’in sözünü ettiği kişiye ilişkin bağlamların daha fazlası Ahmet Erhan için geçerlidir.

Keder içindeyken kendi içine girmek kadar kendinden çıkmaya çalışmak da bir bakıma hazla ilgilidir. Orada bu hazzın kapısı aralayansa büyük bir ihtimalle alkol olacaktır. Ahmet Erhan “Bir bardak mıyım sanki / Kendiyle dolup taşan ?”  derken sorunun kendisi Erhan’ın kendinden çıkmasıyla doğrudan ilgilidir. Kendinden kurtulma asıl büyük derdidir. Kendinden kurtulmak istiyordur. Bir kurtulsa alacakaranlıktan da uzaklaşmış olacaktır. Ama, “bir sese.yankısından başka / kulak veren çıkmaz”

Buysa insanı kendinin tanığı ve kendinin ekseni yapmaya yeterlidir. Çünkü: bütün araçlar ancak kişiselliği çoğaltmaya yarar. Bu bir bakıma kendi içine geri çekilmedir. Kendinden çıkma ya da kaçma olarak da anlanabilir. Yazan kişiselliğini şaraba, rakıya, biraya borçludur. Yaşadığı düzlem içinde başkası mümkün değildir. O araçlarla birleştiği için yalnızdır ve kişiseldir. Kişisel olan daha da kederini derinleştirir. Başka bir dünyada olunur. Başka bir dünyada yaşanır. O yeni dünyaysa bu dünyanın acısını daha derinden duymanızı ve yaşamanızı sağlar. Şarapsa : “İçinde bulunduğu güncel koşullarda, insan kişiliğini aşırı ölçüde” büyütür. (agy) İçki içen biri olarak şaraba bütün alkollü içkileri ekleyebilirim.

Osman Çakmakçı: “Biz insanlar - akılları, duyuları, algıları, bilinçleri ‘insanolmaklık’la malul varlıklar - kendi varlıklarının sınırları içine sıkıştırılmış olan bizler ‘bu dünya’nın oluş koşulları ile varlık koşullarına uygunsuz düşen yaratıklarız. ‘Dünya’nın sınırları ve var olarak bizim sınırlarımız  ve var oluş koşullarımız asla ve kat’a örtüşmüyor: ‘Yetersiz’ kalıyor, bu yüzden ıstırap çekiyoruz. “ diye yazıyor. (Milliyet Sanat, Eylül 2001) Çakmakçı,  doğrudan insandan söz ediyor. Buradaki insanın verili ve biçimlenmiş, kurgulanmış, belirlenmiş biri olmadığını biliyoruz. Sözü edilen gündelik, sıradan insan kesinlikle değildir. O farkında olmamakla maluldür. Onun sorabileceği bir sorusu olmadığı gibi yanıt(lar)ı da yoktur.

Kimileri sözcüğün tam anlamıyla bu dünyaya uygun düşmezler. Bu yüzden hep olumsuzdurlar. Olumsuzluksa sonuna kadar politiktir. Bu yüzden acı çekerler, hep acı içindedirler. Ama, bu uygunsuzluk ve acı bir bakıma o insana bir takım hazlar da yaşatır. Her acının içinde saklanan bir haz mevcuttur. Hatta acı kimi zaman bilerek ve istenerek ya da böyle bir bilinç durumuyla yaşanır. Sonuçta acı da şiddet kadar insana aittir, insana ilişkindir, insanın doğasında vardır.

Belki, daha çok yazanlar kendilerine çarptıklarında kendileriyle çarpıştıklarında ne kadar sersemlerlerse sersemlesinler kendilerine geldiklerinde : “ duvarla, demem o ki varlıklarının sınırlarıyla didişmeye başlarlar: Algılarını genişletip yayvanlaştırarak ve hatta saydamlaştırarak, duvarın öte yanındakileri de görmeye, kendi algılarının kısıtlılığıyla kısıtlanan ‘gerçeklik’i daha geniş olarak algılamaya, duyumsamaya atılırlar. ‘ (agy) Peki, bu atılma nasıl gerçekleşecektir ? İnsan bu atılmayı nasıl sağlayacaktır ?

Osman Çakmakçı bunu da açıklıyor: “Bu yolda çoğu kez medet umdukları çare uyuşturucu / uyarıcılar almaktır. Alçakgönüllü bir liste yapmak gerekirse: Alkol, afyon, haşhaş, esrar, apsent, meskalin,marihuana, LSD, kokain... ve giderek sentetikleşen başkaları.” (agy) Belki bunlara çayı, kahveyi, sigarayı da eklemeliyiz. Aynı derecede etkileri yoksa da üçünün de böyle bir yanı var.

Bilgi olarak eklememiz gerekirse: “Çift işlevli bir deyiş uyuşturucu / uyarıcı: ‘Uyuşturma’ işlevi, görünen dünyaya kilitlenip kalmış algılarımızı söndürüp algı düzeneğimizi bozmak suretiyle algılarımızı yeni tesadüflere maruz bırakırken ‘uyarmak’ işleviyle ‘algı kapıları’mızın tesadüfe ardına kadar açılmasını, başka gerçeklerin, duyuların varlığımıza temas etmesini sağlar.” (agy)

Şairin de dünyaya karşı çıkması için yeni algılamalara, yeni yorumlamalara,  anlamalara,  anlamlara ihtiyacı vardır. Belirlenmiş, verilmiş algı, yorum ve anlam kalıpları içinde ne yazık ki olguları farklı olarak anlamak ve algılamak imkansızdır. Yapacak olduğunuz çoğunlukla önceden verilmiş yorum ve anlamları yeniden üretmekten başka bir şey değildir. Buysa dünyayı ve kendinizi anlamanızı sağlamayacağı gibi sizi verili olana ekler, Oysa ki orada söylenecek olan bellidir: “ya, öyle değilse’m” ? Belki de yalnızca bu soru ve yanıtı için farklı algılara ihtiyaç vardır. Böyle bir algı yolu ise başka bir bağlamda algıyı bozma da demektir.

 Öte yandan kendini ve dünyayı farklı algılamalar için yani bozma için dışardan bir etkiye, tazyike ihtiyaç vardır. İnsanın kimyasını, psikolojisini bozmak , bilinçaltını ortaya çıkarmak ancak dışarıdan destekle mümkündür. Hangi acıyı yaşatırsa yaşatsın anlamak ve yeni anlamlar için farklı algılar gereklidir. Kaldı ki yaşanacak olan acı insanın istediğidir. Çünkü; acı da insanın algısını genişleten, farklılaştıran bir olgudur. Kuşkusuz şair sıradan insandan ayrı kimi algılara sahiptir ama daha fazlasını ister. Hangi araca bağlı olursa olsun acı burada talep edilen durumundadır.  Kaldı ki, şiir yazma bir “şeytana uyma” halidir. Çünkü sıradanlığın “şeytana uyma” diye gösterdiği şey verili olandan farklı bir algılama ve eylem halidir. Şairse yalnızca “şeytana uyar” bunu bir bilinç hali olarak yaşar.

Ahmet Erhan’a  ve yazdıklarına dönersek şiirlerindeki bozmayı ve farklı algılamaları rahatlıkla görürüz. Onun şiirinde alkol dostluktur, arkadaşlıklardır en önemlisi şiirdir. Dayanma gücü kadar güçsüzlüktür. Huzur kadar huzursuzluktur.  Acı kadar mutluluktur. Yalnızlık kadar çokluktur. Kendi ifadesiyle alkol bir itirazdır. (Hürriyet, 15 Eylül 2001) Başka bir itirazın kaynağıdır.

Kimi zaman alkol her şeyin gitmesine engel olamaz. Çağ deliliğe çağırıyordur. Delilik de sonuçta farklı bir algılamadır. Algı bozukluğunun yol açtığı, oluşturduğu başka bir algı durumudur. Algının bozulup yerini yeni bir algının almasıdır. Bu yüzden Ahmet Erhan’ın yazdıklarında iki dünya çarpışır. Bu birbirinin yerini almaya hazır iki ayrı dünyadır. Ama, bu birbirini üretip duran iki dünyadır da. Bunlardan biri ne kadar verili ve hazırsa ötekisi bir o kadar ondan farklı ve onun reddedendir. Verili olanın baskınlığından  öteki masalarda sarhoş ve ezik yaşanıyordur. Ama, yine de yapılacak olan yaşamaktır. Yaşamazsa dünya onu bir çırpıda boğacaktır.

Ahmet Erhan, Ölüm Nedeni; Bilinmiyor’a kadar ki şiirlerinde hep belirtmeye çalıştığımız çarpışmanın içindedir. Farklı algı, yorum ve anlamlandırmaları geçmişini bozmasını sağlar. Buradaki bozma yalnızca kişiselliğiyle sınırlanmış değildir. Tersine dönemin toplumsal hayatı da Erhan’ın kişisel hayatı içinde bozuma uğrar, yıkılır. Ne var ki, algının kaynağına ilişkin belirtiler hep şiirin dışında ve belirsizdir. Doğrudan yazdığı şiirin konusu değildir. Okurun ve kendinin bunu anlamasını istemiyor gibidir. Hatta Erhan’ın kendisi algısının genişlemesini engeller, önüne çıkar. Dönemin biçimlenmesi içinde bunların hepsi anlaşılır şeylerdir. Gösterilmeye çalışılansa baştan bellidir; kırılmanın ipuçlarının şiirde özgürce dolanmasına izin vermek. İdeolojik biçimlenmeye rağmen kişiselliğin her şiirden fırlayıp çıkması da bu dediğimin belirtisidir. İleride  her şey daha da kişiselleşerek bu kırılmayı farklı bir bireysellik olarak çoğaltacaktır.

Geçmiş karşısında fazla önemli bulunmayacak ayrıntılar Ölüm Nedeni; Bilinmiyor’la birlikte şiirinin daha bir önüne geçer. Geçmişinin yerine koyabileceği başka ve farklı bir geçmişe sahiptir. Çocukluğu ve ilk gençliğinin Akdeniz’i, Mersin’i tam bir terk ediş söz konusu olmamakla birlikte yerini Ankara’ya, kente ve Ahmet Erhan’ın yeni geçmişine, bugününe bırakır. Hatta uzun Mersin şiiri bu anlamda bir elveda sayılabilir. 1984 yılı artık yeni bir milat, yeni bir başlangıçtır. Hatta bir yerde “bir yerin hemşerisi değilim; yalnızca içinde bulunduğum zaman ve mekan ilgilendiriyor beni. ” diye yazar. (Edebiyat ve Eleştiri, Mayıs- Haziran 1993 ) Buradan Ahmet Erhan daha çok bugünle ve yaşadığı zamanla ilgilidir anlamı rahatlıkla çıkartılabilir. Geçmiş bugüne eklendiği ölçüde gereklidir. Artık bugünle birlikte geçmişin yeni bir dönüşüme uğrayacağı ve başkalaşacağı bellidir. Bu geçmişe ilişkin bir yadsımanın başlangıcını da oluşturmaktadır. Kendisinin Ölüm Nedeni; Bilinmiyor’u “başparmak” olarak ifade etmesinin nedeni de budur. (Öküz, Mayıs 2000)

“Ankara bir taşradır. Dışardan konuşmaktadır.” (Edebiyat ve Eleştiri, Mayıs- Haziran 1993) Büyük bir ihtimalle o da bu dışarıdan konuşmaya dahildir. Ahmet Erhan için geçmiş ve bugün artık Ankara’yla açıklanabilir. Hatta dönüşümün arkasında da Ankara’yı aramak gerekir. Buna rağmen Ankara’ya ilişkin umutları da pek yoktur. Onun önemli bulduğu “iktidar gettosu”nda nasıl  yaşanabileceğidir. (agy) Çünkü, “Ankara, çıldırmaya en uygun mekandır.” (agy) Bu anlamda Ankara yazan için yalnızca uzlaşmazlığı içerebilir. Öte yandan Ankara devletle sürekli bir karşılaşmadır. Bu yüzden “Ankara, birey edebiyatçılar yetiştirmekte her zaman usta olmuştur.” (agy) Ahmet Erhan bunu demekle bireyliğinin kaynaklarından birini belirtmiş  olur. Zaman ise bireyliğini uyumsuzluğa ve olumsuzluğa dönüştürecektir. Bütün bunlar bile hayata bağlılığını, yaşama isteğini ortadan kaldırmaz. Uyumsuzluk da, olumsuzluk da tersine bir yaşama nedenidir. Her iki davranış da tepkisel ve politiktir.

Ankara, Ahmet Erhan’ın kendini ifade ettiği yerdir. Uzlaşmamak için başka bir yolu da yoktur. Onun için Ankara insanın bireyliğinin farkına vardığı zamandır. Ahmet Erhan içinse bu daha fazla bireyselleşme başka bir deyişle kişiselleşme demektir. Ölüm Nedeni Bilinmiyor bu anlamda hem okur için, hem Ahmet Erhan için bugünün kapılarını ardına kadar açar. Belki de bunun için Erhan; “Ma-ki-na-laş-ma-mak istiyorum” diye bağırır. Onun bağırmak dediğiyse aslında bir çığlıktır. Çağını bekleyenin çığlığıdır. Tam burada “Ellerim beynime alkol serpiyor boyuna/ Niye böyle, neden” sorusu artık sorulmasa da olur. Çünkü algı ve duygu için bir takım araçlara baş vurmanın nedenleri artık ortadadır. Yazdıklarının daha çok alkol koktuğunun gizlenmesi de gerekmiyordur. (Öküz, Mayıs 2000)

Kendisi açıklıyor; “Şiirin hayatla birebir ilişkisi olduğuna inananlardanım. Hayatımda alkolün elbette ki hallice bir yeri var;  ama senden- ondan- şundan fazla olduğunu sanmıyorum. Şiirde sevimli bir mizansen belki. (...) Panik ataklı anksiyete diye bir hastalık var. Zaman zaman alkole sığınmamın nedeni de bu. Hangi birini sayayım, sokağa tek başına çıkmakta zorlanma, yükseklik korkusu, asansör, maç- miting kalabalığı (bir de hipermarketler türedi)  telefonsuzluk, hastanelere uzak yerlerde barınamama... gibi saplantılar. Senin anlayacağın bir anti-Robensonum ben. (...) Demek istediğim, alkol bir sonuç yalnızca,sebep değil. ( agy)

Bu açıklamadan yola çıkarak söylersek alkole sığınmanın  aslında unutmak dışında başka bir anlamı bulunmuyor. Başta söylediğimiz şiir yazanın anormalliği saptaması burada başka bir biçime bürünüyor. Anormallik psikolojik bir rahatsızlık olarak karşımıza çıkıyor. Bu demektir ki, alkol Ahmet Erhan’ın gündelik hayatının her hangi bir ayrıntısıdır, o kadardır. “Ben kişisel olarak, bir an geldi kendimi dayanılmaz bir biçimde yalnız hissettim.” diyen biri için bu ayrıntı farklı anlamlar kazanır, kazanabilir. (agy)

Ahmet Erhan “ Çok çok bir şarap şişesi boyu benim saltanatım” derken o unutmanın rahatlığını ve hazzını yaşıyor olmalıdır. Ama, içtiği için yalnızlık komasına giren de odur. Çünkü; bedeni yalnızlık  ve şaraptan yapılmıştır. Tam burada söylenecek olansa bellidir: “Yaşamdan başka ölüm yoktur.” Onunki alkolün hem kemirdiği hem de yaşattığı bir bedendir . Nobraksin, nobrium, diazem bu yüzden araçlara eklenir.

“Acının son şairiyim ben” derken yaşadıklarının farkındadır. Bir yandan da acıdan başka yaşanacak hiçbir şey yoktur  demememiz için de bir neden yoktur. Baudelaire ;” Gerçekten de, sonunda düşünsel ölüme ve ahlak bozukluğuna varacak olan, var oluşun temel koşullarını bozma ve yetilerinin çevreyle kurmuş olduğu dengeyi yıkmak eylemi, insanoğluna yasaklanmıştır.” derken aslında alkol ve uyuşturucunun yıkıcılığına vurgu yapıyor gibidir. (Yapma Cennetler,1994, Telos)

İleride Baudelaire özellikle şarabın iradeyi coşturduğunu, esrarın ise hiçe indirgediğini belirtecektir. Şarap ona göre insanı iyi yapar ve topluma karıştırır bu yüzden çalışkandır. Baudelaire şarabın aşırı bir doğallık ve bireysel olguların öne çıkmasını sağladığını da ifade eder. Biz, burada şaraptan rakıyı da, votkayı da hatta bütün alkollü içkileri anlayacağız. Bu anlamda Ahmet Erhan’ın şiirinde gündelik hayatı tüm doğallığıyla ortadadır. Üstelik bu duygusallıkla ele alınan bir hayattır. Duygusal olduğu için de tepkiseldir.  Ahmet Erhan’ın tepkisi hep duygusallığından güç alır. Duygusal olan da günümüzde  insanidir. Şiirindeki humor için de aynı şey söylenebilir. O hayata taburcu edilmiştir.  Hayatı yaşaması için gönderilmiştir,çaresiz yaşayacaktır.

O kişiselliğin içinde Ahmet Erhan’ın kişiliğine bağlı olarak yıkıntılar, tedirginlikler, korkular ve güvensizlik görürüz. Çünkü; alacakaranlık bir dünyada yaşamaktadır. Bunların sonucu olarak arkadaşlarıyla ve ailesiyle çok fazla ilgili ve ilişkilidir. Çoğu zaman her hangi bir şiirinde bunlardan birine kolaylıkla rastlarız. Sanki şiiriyle başkalarının hayatı(nı) da yaşa(n)maktadır. Yazdığı hayat kendisinin olduğu kadar başkalarının da hayatıdır. Başkalarının hayatları onun şiirinin ve kendisinin suç ortaklarıdır. O hayatlar sayesinde tedirginlik, korku ve güvensizlik  en azından geçici bir süre için ortadan kalkar.

Kimi zaman humor sayesinde özgünlüğün yazdığı şiirde bir bayağılaşmaya dönüştüğünü görürüz. Belki, hayatında da böyle olduğu zamanlar vardır; bilmiyorum.  Yazı ve görüşmelerine baktığımızda bu sezinlenebiliyor. Bütün bunların onun için bir haz kaynağı olduğu da söylenebilir. Düşle eylemin sürekli birbirine karışmasını da bununla açıklayabiliriz.. Hatta eylemin kendisi düşüncesine ilişkin birer telkindir. Ama, onunki kahredici bir düşlemdir,  düş gücüdür. Düşleriyle başkalarının hazlarının ortağı olmaktadır. Böylelikle bir ortaklığın içine girmektedir.

Belki de Roseppierre’in sözünü anmanın tam sırasıdır; “İnsan, zevk almaksızın asla bakamaz insana.”  Bu doğrudur. İnsan ancak ilgi duyduğuyla ve o ilgiden haz aldığı sürece birlikte olur. Kişiselliğin tamamıyla farklılaş(tırıl)mış bir ilişkiler sürecini yaşatacağı bellidir. Bu anlamda Ahmet Erhan’ın kendisi de, babası da, çocuğu da, arkadaşları da benzersiz ve farklıdır. Böyle olduğu için de Erhan benzersiz ilişkilerin içindedir. Ama, bunların hiç biri yalnızlığı ve sessizliği aramayı ortadan kaldırmaz, kaldıramaz. Çünkü o yalnızlık içinde bütün yaşantılar iç içe girmiş ve birlikte yaşanıyordur. Çoğu zaman yazdıklarında neyin, kimin karşımıza çıkacağını bil(e)mememiz de bundandır.

Ölüm Nedeni Bilinmiyor’la başlayan süreçte Ahmet Erhan’a ilişkin kişisel olanı ona dahil olarak yaşarız. Onunla birlikte “ölümle evet/Dolacak bu bardak” deriz. Belki, yaşananların şiire yansımasında karşımıza çıkan hep ölümdür. “Bu dünyadan bir türlü kaçamadım ben” diyen birisi için ölüm hep akılda tutulması gerekli bir olgudur. Ölüm karşısında ise hayat yalnızca bir tekrardır. Kendini yeniden ele geçirmek için tekrardan başka bir çare yoktur.

Son yirmi- otuz yıl insan için bu dünyanın uzağına kaçma yıllarıydı. Çünkü sokaklardan, caddelerden, kahvehanelerden,  evlerden küçük odalara her şey dönüşüyor, değişiyor. Ne olursa olsun kimse hayatını yaşamaktan kurtulamıyor, yaşamaktan vazgeçmiyor. Aklında ölüm olduğundan dolayı yaşaması gerektiğini biliyor. Alkol içince insan böyle bir dünyanın, böyle bir dünyada yaşamanın acısını daha fazla çekiyor, yaşıyor, daha fazla keder duyuyor. Bir bakıma bütün bunların hepsinden kurtuluyor. Düşleminde yaşamasına yetecek farklı ama istediği bir alan açıyor. Bunlarla yaşamasını kendi kendine öğreniyor.

Tam burada gündelik hayat başka bir biçimde Erhan’ın karşısına çıkar. “Alkolü azalt! Alkolü azalt! Alkolü azalt!” O da bunun karşısında her pazartesi alkolden ricat etmeyi düşünür. Öte yandan başından beri alkolün ne olup olmadığını Ahmet Erhan biliyor. Kendinden kurtulmak için rakı içtiğini ifade eden , içkili olduğu zaman da hiç yazmadığını söyleyen de odur.  Asıl dikkat çektiği ise duyarlıklarının onu alkole götürdüğüdür. (Hürriyet, 15 eylül 2001 ) Kendi deyimiyle  en ağır biçimde yaşadığı budur.

Alkolle ilgili sorunun yazarken içip içmemeyle ilgili olduğunu sanmıyorum.  Erhan’ın bu bağlamdaki ısrarlı açıklamaları şiirindeki alkole dayalı deneyim olgusunu ortadan kaldırmış olmuyor. Alkolün ona başka bir itiraz ve karşı çıkmanın yolunu açmış olması içtiğinin onun için de bir deneyim anlamına geldiğini gösterir. Kaldı ki, şairin şiirindeki alkole ilişkin belirttiklerinin fazla dikkate alınması gerektiğini de düşünmüyorum. Şairin alkole nasıl baktığını , alkolden ne anladığını illa  ifade etmesi gerekmiyor. Şiirlerinden asıl düşünce çıkartması gereken okurlar ve onun şiiri üstüne kafa yoranlar olmak zorundadır. Şairin alkol kullanmasına ilişkin düşüncelerini kendine saklamayı tercih edip bütün soruları geçiştirebilir.

Benim önemli bulduğum Erhan’ın alkolle ilişkisinin şiirine farklı bir boyut kazandırması,  alkolün yazdıklarında güçlü bir dönüşüm ve değişimin  itici gücü olarak ortaya çıkmasıdır. Alkol onun yıkıcı talepleriyle bir biçimde kaynaşmış, onları daha yüksek sesle hatta çığlık atarak ifade etmesini sağlamıştır. Bu bağlamda Ahmet Erhan için alkol hem hayati olarak, hem de şiir bağlamında son derece özgürleştirici ve özgünleştiricidir. Erhan ifade etmekten imtina  ediyor görünse de bu özgürleştirici algının başından beri farkındadır. Bu yüzden de özgürdür.

O zaman alkolün şiirinde ve hayatında bunca yer kaplamasını ancak ve yine hayatıyla, hayatına bakışıyla açıklayabiliriz. Herkes yaşadığını, yaşadıklarından, yaşananlardan bulup çıkardığını yazar. Dönüştürse de başka bir şey haline getirse de yazdığı hayatıdır. Ahmet Erhan içiyor; çünkü yalnızdır. İçiyor , yalnızlığını çoğullamak istiyor. İçiyor çünkü, katlanmak istemiyor. İçiyor; içerse katlanabileceğini biliyor. Belki de içtikçe katlandığını unutmaya çalışıyor, unutuyor. “Alkol. Ve tütün/ Ben ölümü bunlarla yendim” dediğine göre söz konusu araçlar onu hayat karşısında güçlü de kılıyor. Panik ataktan kurtulmak için içmekten başka imkanı yok. Ölse? Ama, “Nasılsa senin ölümünle onmayacak hayat”. O zaman yaşamak gerek.

Başka insanlardan ayrılmış olması dünyayı onun için bir tecrit hücresi haline getiriyor. Ama, buna rağmen o “ Kendi üzerime merakla eğildim” demekten geri durmuyor. Bağırıyor; “Kahrolsun zaman”. Ardından “Yine de oğlum iyi bak, adama benzer baban/ Kirlenmemek için kendini alkolde saklar” . Şunu söylemekten de geri durmaz; “Ahmet Erhan/ Pis alkolik”  Bununsa verili olanla dalga geçmek dışında başka bir anlamı yoktur.

Ahmet Erhan yazdığı  şiir boyunca hep farklı algılamalar ve hayat için araçlara gerek duydu. O araçları da hep gündelik hayatının parçası olarak gördü, aldı. İşe gitmesi gerektiğini bildiği kadar içmesi gerektiğini düşündü. Hayatını ve düşlemini neler kapladıysa bunların hiç birini şiirinden ve hayatından kaçırmadı, saklamadı.  Ahmet Erhan’ın kişiselliği bunların hepsiyle belirginleşti, ortaya çıktı. Kişisel bir şiirin de içereceği de böyle bir şey olabilirdi. Burada kalkıp da alkolün ya da uyuşturucunun ya da başka bir aracın ne kadar sağlığa zararlı, ne kadar zararsız olup olmadığını tartışmamız gerekmiyor. Tam anlamıyla kişisel bir şiir pratiğinin verecek olduğu düşünce araçlara ilişkin tartışmalardan daha önemli olmalıdır.

Kişisellik bana kalırsa kaçmaktan çok ortaya çıkmak anlamındadır. Ahmet Erhan’ın şimdiye kadar yayımlanan bütün şiirleri kişisel şiire  örnek olarak kendi tarihini oluşturmaktadır. Sorusu olanın bu kişisel tarihten ve kişisel tarihin çıktığı hayattan kendi hesabına alacakları muhakkak çoktur.

Ahmet Erhan, istediğini ve düşündüğünü yaparak, yaşayarak acı çekiyor ya da mutlu oluyor. İnsan için en önemli olan kendisi gibi ve kendi istediği gibi kendisiyle yaşamasıdır. Eğer bundan sonuç olarak geriye acı kalacaksa kalsın. Hayatın, yaşıyor olmanın anlamını ancak ve ancak yaşadığımız hayatla bulup çıkarabiliriz. Ahmet Erhan bu kişisel özellikleriyle çoğumuzdan ayrılıyor. Böyle bir ayrılığı olumluyor ya da önermiyorum. Çünkü kişisel olanın başka birine kesinlikle bir önermesi yoktur, olmamalıdır.

Benim bildiğim böylesi bir dünyada kişinin kendini ve içinde durduğu, yaşadığı dünyayı anlaması ve algılaması, karşı durması için muhakkak ki bir takım araçları ihtiyaç kabul ettiğidir. Bu anlamda yapayalnız çekildiğiniz bir ev de, dinlediğiniz müzik de en az içki kadar farklı algıya ilişkin bir araçtır. Üstelik şiir de haz ile doğrudan ilişkilidir. Hazzın içinde de hayat ve o hayatı derinine ve istediği gibi yaşama düşüncesi vardır. Belki araçlar bu düşünceyi eylem haline getirdiği için önemlidir. Haz bir biçimde eylemi de  zaten içerir. Arzu duyan eninde sonunda bu arzuyu yaşamak için düşüncesini eyleme dönüştürür. Bir şeyi yalnızca düşünüp yapamamanın acısını yaşamaktansa düşündüğünü yapıp acısını yaşamak daha doğrusudur.

Ahmet Erhan’ın hayatı ve şiiriyle  gösterdiği alkolün ya da uyuşturucunun başka duyarlıklar için bir imkan olduğudur. Alkol ve  öteki algı araçları bilinçaltına ilişkin bir özgürlük talebidir. Bu anlamda dönüştürücüdür. Alkol ve algı araçlarının  kullanımının sürekli kısıtlanması bireyin özgürlüğünün elinden alınmasıyla yakından ilgilidir. Ama, ne olursa olsun şairin duyarlılığının kendisini alkolle ya da başka bir algı aracıyla buluşturması bedelleri ne olursa olsun bilinçaltını sonuna kadar şairi açar ve yazarak özgürleştirmesini sağlar. İşte bu özgürleştirme şairin önünü açabilir. En azından Ahmet Erhan’a  ve şiirine bakarak böyle bir kesinlemeye  varılabilir.

Son olarak; insanın kendisini yaşadığına inandıran ve yaşatan araçların açıklamasını ve etki gücünü ancak kullanan somutlayabilir. Bunun dışındakilerin hepsini yazılmamış, söylenmemiş kabul edin. Belki, tek bir şeyi akılda tutmak gerekebilir: Ahmet Erhan;     “ Bir elinde kalem, öbür elinde sigara / İnadına hep tütecek...”

 

 

 

Halim Şafak

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön