Okur ve Yazarın Pornografikleşen Dünyası

 

   

 

Okuma ve okurluğa ilişkin bir  poetika geliştirmeyi çalışırken okuyan ve yazan ayrımının olması gerektiğinden kuşkuluyum. Kaldı ki yazmak da  okurluğa ilişkin bir durumdur. Daha doğrusu yazmayı yine büyük ölçüde yazanın okurluğu oluşturur. Okurluk esini harekete geçirerek yazmaya neden olur.  Okurun sezgilerini anlamlandırır. Öyleyse burada asıl tartışmam gereken okurdur. Okur üstüne belirtilenler ise bir biçimde yazanı içine dahil eder.

            Sözlü kültür açısından düşündüğümde konunun farklılaşacağı açıktır.  Başka bir deyişle burada bir poetika oluşturmaya çalıştığımda anlatıcının anlattığını sürekli dönüştüren ve geliştiren tavrı –ki öyle olmak zorundadır- önüme çıkar. Böylelikle tek bir metinden konuşmuş olmaz tersine kendini sürekli yenileyen, yadsıyan, geliştiren bir metinden söz etmiş olurum. Buysa poetika  üretmeyi zora sokan bir durumdur.

            Sözlü kültürün anlatıcıları aslında birer “yankı ustası”dır. Robert Bly onların “bütün kederleri, bütün sezgileri, sese verilen tüm yanıtları duyan bir insan haline “ geldiğini belirtir.  İhtimalen anlatılanın yankısı ulaştığı yerlerde başka yankılara yol açar. Sözün ve sesin büyüsü bu bağlamda oldukça etkileyici ve dönüştürmeye açıktır. Sözün yankısını duyanın yapacak olduğu da   yalnızca budur.

            Sözden uzaklaştığımda öğrenilebilir bir şey olan yazıyla karşılaşırım. Tabii yazmayı ya da okumayı öğrenmiş olmak bana   okurluğumu ya da yazarlığımı kazandırmaz.. Okumayı ve yazmayı öğrendikten sonra okurluğun yeni bir mesaiyi ihtiyaç kabul ettiğini söyleyebilirim. Okur olma serüveni tam da burada başlar. Hatta insan hayatının kimi zaman okur olmaya yetmeyecek kadar kısa olduğunu düşünüyorum. Kendime yönelik olarak söyleyecek olursam  hala okur olmaya uğraştığımı açıkça ifade etmek isterim.

            Gündelik verili hayat bu bağlamda aslında bir okurluğu falan ihtiyaç olarak görmez. Verili dili onun oluşturduğu konuşma ve yazma biçimini edinmek çoğu zaman yaşamak için yeterlidir. Bu zaten insanın düzeniçi olmasını sağlayan olguların başında gelir. Çünkü dil bir iktidar alanı ve aracı  olduğu için düzenin egemenliği önce dilde başlar.

            Düzenin oluşturduğu dil ise yeknesak ve hareketsizdir. Bildik soruları bildik yanıtlarla geçiştirmekte ustadır. Bütün bunların hepsi düzenin içinde  sorunsuz yaşamayı sağlar.  Üstelik verili dil anormal olan, yasadışı olan ne varsa hepsini normalleştirerek düzene dahil eder.

            Böyle bir rahatlığa ve kolaylığa sahipsem niye okuyorum? Okurluk tartışması tam da  bu soruyla başlıyor. Düzenin matbu hale getirdiği şeyler dışında  düzendışı olarak algılanmaya açık bir kitabı ya da dergiyi neden okuyorum? Okurluk ve okumak ben de nelere yol açıyor ki okumak gereği duyuyorum?

            Bunun yanıtı aslında oldukça basit ve kolaydır: insan kendine garezinden dolayı okur! Bunun oldukça ironik ve edepsiz  bir yanıt olduğunun farkındayım. Hatta çoğu insan için şaşırtıcı da gelebilir. Gerçekten de öyledir. İnsanın  kendine bir zoru  ya da kendiyle bir sorunu vardır. Bunu insanın kendine olan karşı konulmaz merakı olarak görmem ya da anlamam  mümkündür. Hatta okuma insanın kendine yönelik haset ve şükran’ının belirlediği bir pratiktir.

            Düzenli algı hiçbir biçimde insanın her hangi bir durum karşısında onun tersten okumasına ve başka çıkarımlarda bulunmasına izin vermez. O  kendinden bağımsız olarak belirlenen ve biçimlenen kendine dayatılan çıkarımlarda  bulunmak zorundadır. Böyle bir biçimlendirme ve belirleme ise hiçbir biçimde insanın soru sormasına gerek bırakmayacak bir yapıdır. Zaten burada belirttiğim sıradan okurun hiçbir dönemde yanıtını merak ettiği bir sorusu almak istediği bir yanıtı olmamıştır. Bunu demiş olmakla sıradan okuru tartıştığımın dışına alıyorum. Onlar bu tartışmanın içinde yoklar ve hiçbir zaman da olmayacaklar!

            Kuşkusuz bu özellikte bir insanın da okuması hatta yazması mümkündür.  Dünyanın her geçen gün bu tür okuyup yazanlarla dolup taştığını yazabilirim.  Bachelard böylesi bir okuma pratiğini “edilgin okuma” olarak açıklar. Gereğinden fazla edilgenlik içerdiğini kabul eder.  Bachelard’a göre bu ancak bir “okuma eskizi” sayılabilir.

            Edilgin okuma eninde sonunda düzenli algıyla ilgili bir durumdur. Bu bağlamda okunanın insan zihninde ve hayatında bir şey üretmesine, düş kurmasına izin vermez. Böylelikle  okuduğum yapıtın yandaşı olmam da imkansız hale gelir.

            “Oysa okumaya biraz tutkun her okur, okuma edimiyle, içinde yaşattığı yazar olma isteğini hem besler, hem de bastırır.(…) Ne olursa olsun, sevdiği bir yapıtı okuyan bir okur, sevdiği sayfaların kendisini ilgilendirdiğini, kendisi için yazıldığını bilir.” (Mekanın Poetikası, Gaston Bachelard,1996) Edilgin bir okumanınsa böyle bir etkileşime yol açması hiçbir biçimde mümkün değildir. Bu demektir ki düzeniçi edilgin okumayı asıl okumadan ayırarak tartışmayı sürdürmeliyim.

            Bachelard’a göre “Okuma eskizi sayılabilecek ilk okumadan sonra, gerçek okuma gelir.” Okurluğu oluşturan insanı okur haline getiren de bu okumadır. Bu aslında evimin bir odasını neden okuduğum kitap ve dergilerle doldurduğumun da yanıtıdır.

            Bütün bunlar yine de neden okuduğum sorusuna  yanıt vermiş olmuyor. Daha doğrusu belirttiklerimin hiçbiri  neden okuduğuma ilişkin bir yanıt özelliği taşımıyor. Bu yüzden okumanın çıkış noktası olarak insanın kendine merakını almak istiyorum. İnsanda asıl  okumaya yol açan şey kendine ve yaşadığı dünyaya ilişkin merakıdır. O merak aslında çözmekten kuşku duyabileceği ama öğrenmek, anlamak istediği sorunları ve sorularıdır.

            İnsanın kendine merakını kendi gövdesini merak etmesiyle başlatabilirim. İlk dokunma muhakkak arzuyla başka dokunmalara yol açacaktır. İnsan duyabileceği ya da duyduğu acılara rağmen kendine dokunmaktan vazgeçmeyecektir. Aynı biçimde bir başkasına dokunması ya da bir başkasının kendine dokunması da aynı soruna yol açacaktır. İnsanın arzularına bağlı olarak sürdürdüğü bir hayat ne yazık ki –ve iyi ki- düzendışıdır.

            Arzuların düzendışılığı ise insanın düzenle çatışmasının asıl nedenidir. Çünkü düzen arzuların gemlenmesini kendine esas alır. Bu yüzden insanın arzuları ve o arzuların oluşturacak olduğu hayat hiçbir biçimde meşru olmayacaktır. Öte yandan uygarlık üstünden arzuların bastırılması da yine arzuya yönelik merakı arttıran başka bir olgu olarak insan hayatında yerini alacaktır. İnsanın tarihi bütün bunlara yine bu meraka eklenen sorun ve nedenlerin tarihidir. Söz gelimi Yourcenar’ın cinselliği bir özgürlük sorunu olarak görmesi de bu dediğimle ilgilidir.

            Baha Tevfik’in edebiyatı  hiçbir tartışmaya yer bırakmaksızın muzır olarak nitelemesi ve bağlı olarak okumayı  ve yazmayı bir “maraz” yani hastalık olarak anlaması özgürlüğü içerili bütün anlamlarının dışında bir yerde tutmuş olur. Kaldı ki edebiyatın muzırlığı ve okuyan yazanın hastalıklı hali her ikisini de düzen dışında hızla çıkarır. Edebiyatın muzırlığının temelinde de insanın kendine, bir başkasına, dünyaya yazarak zarar verme vardır.

            O zaman okurluğun da bir normallik hali olmaktan çok anormallik hali olduğunu belirtebilirim. Buradaki anormalliği oluşturan da insanın kendine ve dünyaya yönelik  onu düzenli algının dışına çıkaran merakıdır. Günümüzde ise bu merak okurun, yazarın normal olma şansını tamamen kaybetmesine yol açmıştır. Bunu okur ve yazar için sonuna kadar iyiye yorduğumu yazmak isterim.

            Bu merakı okumadan, okur olmadan gidermek tabii mümkündür. Ne var ki insan bilmediğinden korkar. Vücudunu bilmediği için de ona da dokunmaktan korkar.

Çünkü çocuklar dışında kalan herkes belirtilmiş korkuyu bilir. Bunların hiçbiri insanın kendini ve dünyayı keşfetme merakını ortadan kaldıramamıştır. Bunun okurluğu oluşturan bir şey olduğunu düşünüyorum. okumak ihtimalen insan yapmak istediklerinin önüne açan, onu cesaretlendiren bir olgudur.

            Burada da “ya öyle değilse”, “ya, öyle değilsem” yakıcı bir soru olarak çoktan insan hayatına girmiştir. Hayatı boyunca insan bunu sorun olarak görmeyi sürdürecektir. Benim okuma serüvenim aşağı yukarı bu çerçevede gelişti. Kendimden dolayı insanın ne olduğunu, ne olmadığını öğrenmek istedim. Adorno’nun “yanlış hayat doğru yaşanamaz” dediğini ilk duyduğumda soluğumun kesildiğini hatırlıyorum. Ondan epeyi bir zaman sonra Zeynep Uzunbay’ın “yaşamak için kullandım hayatı” dizesi hiç olmazsa geçici olarak beni rahatlatmış olacaktı. Şimdiyse okumanın ölme ve öldürme arayışlarının bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Ölme ve öldürme yani acı verme eylemi  insanın arzusunu içerir.

            Burada ölme ve öldürmenin biraz ağır bir eylem olarak anlanabileceğini biliyorum. Belki bunu kaybolma ve kaybetme olarak anlayarak kendime ve okura yönelik bir rahatlama yaşayabilirim . Billy Elliot’un dans ederken “kayboluyorum” demesi aslında benim  ölme ve öldürme düşüncemi  destekler. Üstelik Elliot’un öfkelendiğinde yine öfkeyle dans etmeye başlaması da açığa çıkardığım şiddetin yol açtıklarını göstermeme yardımcı olur. Beşir Fuad’ın bileğini kestikten sonra da yazmayı sürdürmesi  benim düşüncemi destekler niteliktedir. Geçtiğimiz yıllar da izlediğim bir filmde –hangisi önceydi hatırlamıyorum- Sade’ın önce dışkısıyla sonra kanıyla yazmak istediklerini yazması beni çaresizce haklı çıkartır.

            İnsanın kendine merakı aslında onu hayatı boyunca uğraştıracak sorunudur. Belki bunu sorun olarak da görmek gerekmeyebilir. Çünkü söz konusu olan insan hayatıdır ve düzeniçilik onu bir sorun haline getirmiştir. İnsanın derdi de hayatına ve bedenine eski düzendışılığını kavuşturmaktır. Olabilirse onun kaybolmasına izin vermektir. Üstelik düzendışılık hayatın ve bedenin asıl halidir. İnsan onun normalliğini düzenin reddettiği bir anormallik haline getirerek yaşar.

            Bu anormalliği yaşama isteği insanı okurluğa ulaştırır. Yanı sıra anormallik talebi çoktan insanın düzenli algısını yerle bir etmiştir. Artık o kendini ve dünyayı tersten okumaya gerekirse kendini ve dünyayı mahvetmeye çoktan hazırdır. Okuyarak, yazarak, yaşayarak hangisiyle olursa!

            Söz konusu olgu insanı yazmaya da  götürür. Okumanın  oluşturduğu birikim ve bundan önemli olan huzursuzluk bir yazma nedenidir.  Huzursuzluk insanı edebiyatın muzırlığına okur ya da yazar olarak gönderir.

            Asıl başat öğe insanın yalnızlığıdır diyebilirim. Düzendışılık bir biçimde insanın önüne yaşayabileceği tek şey olan yalnızlığı koyar.  Burada yalnızlık bir güvenlik duygusu yaratıyor gibi algılanmaya açık durmasına rağmen insanı huzursuz etmeyi başarır. Bugün psikolojinin  hastalık olarak anladığı, anormallik olarak gösterdiği yaşantıların  kaynağında hep bu vardır. Öte yandan aynı disiplinin insanı hasta olmadığına iknaya çalışması onu düzeniçi kılma çabasıdır. Ama  yalnızlığın istediğimiz ve yaşamayı arzuladığımız biçim olduğunu bilirim. Yalnız kalmak ve  yalnız yaşamak istediğimizin farkındayımdır.  Onu bir rahatsızlık ve huzursuzluk kaynağı olarak yaşarım.

            Bu bağlamda insanın yalnızlığı büyük ölçüde kendine ayırdığı zamandır denebilir. Çünkü insan ancak yalnızlaşarak kendiyle baş başa kalabilir. Belki bunu bir yalnızlık olarak da görmek gerekmeyebilir çünkü kendiyledir. Kendiyle baş başa kalması o huzursuzluğa bağlı olarak ölüm düşüncesini insan hayatına dahil eder. Bu sayede insanın yalnızlığı yine insanın bir sorunu olarak belirir. Yalnızlığı ortadan kaldıracak olan tek şeyse ölümdür. Yalnızlık bir bakıma ölüme hazırlanma halidir.

            Öte yandan yalnızlık insanın kendiyle konuşabildiği, kendini dinleyebildiği zamandır. İnsan kendiyle ancak yazarak konuşabilir. İnsanın kendiyle konuşması ise büyük ölçüde kendini ihlal etmesi olarak algılanmaya açıktır. Yanı sıra insan yazarak kafasındaki düşüncelerden de kurtulmuş olacaktır. En azından zihnindekinin bedenini ele geçirmesini bir süreliğine de olsa geciktirecektir. Bunun yazılanlar da müthiş derecede bir şiddete yol açtığını ise sanıyorum söylememe bile gerek yok!  Çünkü bedenin zihni ele geçirmek dışında başka bir şansı yoktur!

            Bu olmadığında insanın yaşadıkları ve duydukları  ihtimalen olduğundan daha ağır olacaktır. Metin Akbaş’a yazarak düşüncelerinden kurtulabileceğini söylediğimde onu  yaşamak istediği son acısına çoktan hazırlamıştım. Metin Akbaş son mektubunu yazdıktan hemen sonra çoktan kendini yaşadığı apartmanın beşinci katından aşağı  bırakmıştı.

            Yazan kurtulduğu düşüncesinin ya da sorunun arkasından  kendisini başka bir sorun ya da düşüncenin beklediğini bilir. Buysa insanda yazmayı sürekli hale getirir. Yazan bunu ölümlülük karşısında bir kalımlılık olarak da anlar. Okursa okurluğuyla bu sürece dahil olacaktır. Hatta bununla da kalmayıp kendini yazanın ya da oluşturduğu kişilerin yerine koyacaktır. Bir biçimde yapıtla,  yazarla ya da kişilerle bir özdeşlik kuracaktır. Okurun okur olmasını sağlayan bir ölçüt gerekliyse ve varsa bu söz konusu özdeşleşmedir. Bununsa okuru yazanın düştüğü duruma doğru hızla sürükleyeceği de baştan bellidir. Bu sürüklenmeye ölüm dahildir.

            Bachelard’ın sözünü ettiği acımasız okurluk  yapıta yönelik bir tavır gibi görünmesine rağmen aslında okurun kendini de içine alır. Yapıta yönelik acımasızlık şiddetli bir eleştiri olarak belirirken öte yandan insanın kendinde de yıkıma, yıkma isteğine yol açar. İnsanın kendine dönük yıkma isteği de ölüm düşüncesinin geliştirdiği arzularla ilgilidir. Bachelard acımasızlığı okurlukla sınırlayarak okuru kendinden dışlamış olur. Oysa acıdan  dolayı insanın ilk eleştirecek ya da saldıracak olduğu kendisidir.

            Günümüze geldiğimizde ise bunun baştan aşağı değiştiğini başlangıçtaki okur ve yazar prototipinin büyük ölçüde dönüştüğünü ve başka bir biçim haline geldiğini görüyorum. Çünkü teknolojik dünya okur ve yazarın yazmaya ve okumaya ilişkin bütün bağlamlarını çoktan yadsıdı. Bu tabii okurluğun ve yazarlığın ihtiyaç kabul ettiği yenilenmeyi önceleyen bir yadsıma pratiği olmadı. Eğer öyleyse okur ya da yazar dediğimde başka bir şeyden söz ediyorum demektir.

            Zeki Coşkun bunu “tüketici okur”lukla açıklıyor. Kapitalizmin oluşturduğu  eşitsiz dolaşım ve sunum okur ve yazarlığı kökten değiştirdi. Bir bakıma görsel dünya karşısında okur ve yazarlık söz konusu dünyaya karşı çıkacağı yerde eklendi hatta onun asıl parçalarından biri haline geldi. Buysa okumanın ve yazmanın anlamını büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Bu bağlamda günümüzde okur ve yazardan söz ederken üç kişiden birinin şiir, üç kişiden ikisinin roman yazdığı (deyiş Ahmet Oktay’ındır) bir dünyadan söz ediyoruz demektir. Dahası herkesin yazdığı ve yayınevlerine, dergilere, sitelere saldırdığı bir düzlemde  okurluk ya da yazarlık çoktan asıl anlamlarından kurtulmuş olmaktadır. En azından insan hayatında yazmayı önceleyen ölüm düşüncesinden çoktan kurtulmuştur.

            Bana göre bu okur olmamanın öğelerinden biridir. Kaldı ki okumanın bir yanıyla bir dokunma eylemi olduğu çoktan unutulmuştur. Yanı sıra insanlar dokunmaktan çok bakmayı ve izlemeyi kendilerine biçim olarak almışlardır. Bakma ve izleme ise okurluğu ve yazarlığa ilişkin bir durum değildir. “Bir kitap okudum hayatım değişti” artık tüketmeyi özendiren bir slogan özelliğindedir.  Kapitalist dünyada her şey tüketildiği kadarıyla vardır.

            Görselliğin insanı pasifleştiren ve basit bir izleyici haline getiren yapısı okur ve yazarda bu anlamda şiddetli bir pornografiye yol açmaktadır. Gözetleme ve gözetlenme daha çok özel hayata ilişkin pornografik bir haldir. Ne var ki insan gözetlemeye kendisinden başlamakta  ve kendisinin gözetlenmesini talep etmektedir. Bunun düzenin talep ettiği ve dayattığı bir şey olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Bu iki olgu ise okurluk kadar yazarlık için geçerli ve gerekli bir olgu konumundadır.

            Yazanın yazdığının önüne geçmesi ya da geçirilmesi de bununla ilgilidir. Yazan yazdığının önüne geçtiği anda başta sözünü ettiğim pornografiye dahil olmuş olur. Buradan ötede okur ve yazarlıktan çok bir pornografiden söz etmek daha doğru olur. Okur ve yazarlığı belirleyen etik yanlılık artık bir biçimde ortadan kalkmış olmaktadır.

            Bunun bir nedeni teknolojik dünyanın insanda oluşturduğu soğumadır. Pornografi ile birlikte bunun yol açacak olduğu başka bir şey ise dilin  buna bağlı olarak tamamıyla şiirin genel anlamda yazının bir teknik haline gelmesidir. Teknik olansa soğuk ve yaşamasızdır. Buysa şiir yazanın yazdığı şiirle ilişkisini ortadan kaldırır. Şiir yazanın kuramadığı ilişkiyi okuyanın kurması ise ihtimal dahilinde bile değildir. Kaldı ki edebiyat ürünlerinin büyük çoğunluğu tekniğe bağlı olarak bilginin içinden üretiliyor ve  başka bir bilgi olarak dolaşıma sokuluyor. Yazanın ya da okurun bilgiyle ilişki kurması bile gerekmiyor.

            Bütün bunlardan sonra okur ya da yazara ilişkin bir poetika oluşturmak ve bunun tartışmaya kalkışmak ne derece doğru olabilir bilmiyorum. Çünkü okur ve yazarın yazılanla kurduğu ilişkinin başkalaşması hatta ilişki olmaktan çıkması bunu zora sokuyor. Çünkü teknik olan hiçbir biçimde kendiyle bir ilişkilendirmeye ve özdeşleşmeye izin vermez. Buysa okuyanın ve yazanın okuduğu ve yazdığının yandaşı olmasını ve  kendisi için yazıldığı düşüncesini  ortadan kaldırır. Oysa okura ya da yazana ilişkin  oluşturulacak olan poetikanın bu iki olguyu temel alması gerekir.

            Ne yazık ki artık yazı  ya da şiir dediğimde teknik bir şeyden söz etmiş oluyorum. İnsanın kendiyle ve yaşadığı dünyayla kurduğu pornografik ilişkiden ve bu ilişkinin teknik olarak kusursuzluğundan söz ediyorum. Teknik olarak kusursuz olansa tamamıyla düzeniçidir. Buysa okuyanı ve yazanı o düzeniçiliğe dahil eder,düzenler.

            Bu bağlamda okumanın ve yazmanın tekten örneklerle sınırlı olduğunu ve bunun epeyi bir süre hatta daha fazla böyle kalacağını yazabilirim. Onların da yeraltına çekilmiş okumayı ve yazmayı bir yeraltı faaliyeti olarak algılayan küçük bir azınlık olduğunu belirtebilirim. Yazının teknikliği ve kusursuzluğu karşısında bu geri çekilmenin oldukça etik olduğu da ifade edilmelidir. öteki-siz, imlasız gibi dergiler paragraf gibi fanzinler o tekniği ve kusursuzluğu biçimsizliğe ve kusurluluğa dönüştürmek için çıkıyor.

            Bunu  okur ve yazarın okurluğunu ve yazarlığını geri verme ya da alma çabası olarak anlayabilirim.   Tamamıyla gizli bir alanda çaresizce ve acıyla yazıya geçirilenin asıl ihtiyaç kabul ettiği de budur. Teknik ve pornografi karşısında okur ve yazarın poetikasının temel alacak olduğu bu gayri meşruluk olacaktır.

            Teknolojik dünyanın insanı kendinden uzaklara geri dönmemecesine savurduğu, uzaklaştırdığı  bir düzlemin üstünde, sürecin içindeyim. Bu düzlem ve süreç tarafım(ız)dan yadsınmayı ve reddedilmeyi bekliyor. Bunun etik temelli bir yadsıma ve reddetme olacağını da yazabilirim. Asıl ihtiyacım/ız olan gözetleme ya da gözetlenmek değil yaşamak ya da ölmektir. Hala yazdığıma göre ben/biz çaresizce ölmeye beceremeyenlerden sayılırız. Teknik ve pornografinin sözü ve yazıyı saçmalaştırması, anlamsızlaştırması bütün anlam ve anlamsızlıklarından kurtarması bile ölmeme yetmemiş olmalı ki hala yazmakta ısrar ediyorum. Oysa yazdıklarım/ız kendi ölümünü çoktan ilan etti!

            Yalnızca izlemek ve izlenmek için bu dünyada yaşayanın pasifliği hepimizi etkilemeyi sürdürüyor. Bu bağlamda söz ve yazı  kadar kendi ölümümü de izlemek isteyeceğim ihtimal dahilindedir. Teknik ve pornografi hiçbir biçimde bu naklen ölümü geciktirmiş olmayacak. Belki ve yalnızca onu bizim/benim de izleyebileceğim/iz bir görüntü haline getirebilirim/z. Görme ve görüntüden söz ettiğimde hayattan ya da kendimden değil de tekniğin ihtişamı ve görkeminden gözlerim kamaşmış oluyor.

            Bu haliyle okur ya da yazar tanımı yapmak da gerekmeyecektir. Okuma ve yazmanın anlamı da  hızla belirsizleşecektir. Bunun okur ve yazara ilişkin bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Dönüm noktası bir kırılmaya ya da  yadsımaya dönüşebilir mi bunu pek bilmiyorum. Ama yazmayı hala sürdürdüğüme göre  bu konuda umutluyum demektir. Oysa günümüzde ancak umutsuzluk insana bir seçenek sunabilir.

            Umutsuzluk ölümün hazırlığı olduğu kadar bir yaşama nedenidir. Umutsuzca ölemiyorsam umutsuzca yaşayabilirim. Hayattan dolayı ölmek ne kadar zorsa ölümden dolayı yaşamak da o kadar zordur. Ama ölüme rağmen yazmayı, kendimizle konuşmayı deneyebilirim. Bunun için geciktiğimin farkındayım ama yazmazsam hiç olmuyor.

            Okumak ve yazmak insanın her döneminde kendine ilişkin bir olgu oldu. İnsan kendi için okuma ve yazma gereği duydu. Dünyanın bunu tersine çevirmekteki  başarısı karşısında afallamış durumdayım. Ama yazının anarşikliği bu olguyu tekrar insana geri verebilir. En azından geri almak için çaresizce deneyebilirim. Bunun için kaybedecek olduklarımızın çetelesini  çıkarmak başkalarını bilmem ama benim derdim değil. Kaybetmezsem nasıl kazanabilirim. Kaybolmazsam nasıl yaşarım.

            Bu yazı sorduğum hiçbiri yanıtı olmak için yazılmadı. Okur yazar gibi bir konu özelinde kaybolup kaybolmayacağımı anlamak istedim. Ama hangisinin gerçeklik olduğunu ve hangisini yaşadığımı pek bilmiyorum. Bunların hepsinin benim kurguladığım şeyler olduğunu da düşünmemeye çalışıyorum. Belki de kaybolmak yerine kendini bulup çıkarmaya,okur ve yazar olarak kendimi geri getirmeye çalıştım. O zaman ölüm ya da yazı hangisi kabul edersem/ederseniz…

 

 

 

Halim Şafak

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön