|
Mekan tartışmasını uygarlıkla başlatmak daha doğru
olabilir. Çünkü mekanın dönüşümü hatta kendini imha etmesi
uygarlığın bir sonucu olarak algılanmaya açık duruyor. Çünkü insanı
istediği gibi biçimlendiren uygarlık mekanın dönüşümünü de bu
eyleminin bir parçası olarak gördüğü için insan böyle bir sonuçla
karşı karşıya kaldı.
Bir bakıma uygarlık insanı tahakküm altına alma
mücadelesini büyük ölçüde mekan ve nesneler üstünden sürdürüyor. Bu
bağlamda taşa biçim verme insanın da biçimlenmesinin sürecidir.
Böylelikle insan kendini imha eden uygarlığı bir iktidar biçimi
olarak oluşturmuş ve uygarlığın kendini biçimlendirmesine izin
vermiş oldu. Buysa doğrudan insanın kendine ve doğaya tahakküm etme
isteğiyle ilgili bir durumdur.
Ellias’ın uygarlığın insanın içgüdülerinin gemlenmesi
üstüne kurulu olduğunu ısrarla belirtmesi tartışacak olduğumun
yönünü de belirlemektedir. Uygarlık, içgüdülerin başka bir deyişle
arzuların kaotik durumunun insana ve hayatına ilişkin oluşturduğu
biçimsiz yapının yıkılması ve reddedilmesidir. Buysa uygarlığı
insani olmaktan çıkaran başat olgudur. Üstelik uygarlığın insanı
biçimlendirme süreci insanın kendinden uzaklaşması başka bir biçim
haline gelmesinin, getirilmesinin tarihidir.
Sennett düzeni “temassızlık” olarak anlar.
Uygarlık yani düzen her şeyin düzenlenmesi demektir. Düzenlenen
her şey doğallığından kurtulur. Mekanın düzenlenmesi ise onda yine
Sennett’in deyimiyle “duyusal yoksunluğa” yol açar. Mekanın duyusal
yoksunluğu ise bir biçimde insanın duyarsızlaşmasının nedenidir.
Duyusal yoksunluk büyük ölçüde insanı soğumaya
bırakır ve mekanikleştirir. Geçmişle günümüz arasında derin
ayrılığın kaynağında da bu vardır. Günümüzde kent
“duyarsızlaştırmaya yönelik modern teknolojilerle” bu derin ayrılığı
hem çoğaltmakta hem de dünya üstünde daha kapsayıcı hale
getirmektedir.
Uygarlıkla birlikte insan kendinin
belirlemediği ama yaşamak zorunda kaldığı bir biçim haline çoktan
geldi. Bu, bir bakıma insanın kendi olmasını ortadan kaldırdı.
İnsanın kendi belirlediği bir biçimi ya da biçimsizliği yaşaması
imkansız hale geldi. Hatta insan olmak kendi olmamak olarak
anlanabilir.
Sennett’in her insan bedeninin fiziksel
benzersizliğini ve her insanın çelişkili arzular duymasını
olumladığı dönem çok gerimizde kaldı. Günümüzde uygarlığın insanın
tektipleştirdiğini bilinmiyor değil. İnsan bedenine ve onun
fizyolojisini bozmaya yönelik çabalar her bir şeyi başkalaştırdı.
İnsan bedeninin benzersizliği ortadan kalktı. Uygarlığın faşizm
olarak algılanmaya açık modern tıpla ve daha başka yollarla bunu
gerçekleştirdiğini belirtirim.
Bu süreç mekanın insansal değerini
kaybetmesiyle başladı. Çünkü mekanın geçmişle bütün bağları koptu.
Geçmişi barındırmayan bir mekan ise insanın düş kurmasını engeller.
İnsan, evi ve evdeki nesneleri düşleyerek, onlarla düş kurarak
kendine ulaşır. Buysa bugün ulaşmama halini aldı. İnsanın eskiye
uzanan düş dünyası artık bir dünya olmaktan çıktı. Çünkü mekan düş
kurmasına izin vermediği gibi insanın düş kurmasını sağlayacak
başka bir şey de kalmadı.
Bookchin bütün bunların nedeni olarak kent
hayatının yıkıcı bir biçimde insani niteliğini yitirmesini gösterir.
Bu, Bookchin’e göre kentsiz kentleşmenin bir sonucudur. Çünkü
uygarlığın oluşturduğu kent ekonomizmin ve tüketim kültürünün
belirlediği ve oluşturduğu bir pazar yeridir. Söz konusu olgu artık
bütün çatışmaların ve çarpışmaların da asıl kaynağıdır.
Buradan ötede insanın uygarlıkla çatışması
kendi olma mücadelesi temelinde gerçeklik kazanacaktır. Uygarlığın
hızlı gelişmesi ise bunu tam ve şiddetli bir çarpışmaya
dönüştürecektir. Uygarlığın oluşturduğu teknolojik gelişme onu
biçimlendirmekle kalmayacak onu o biçimiyle “yaşayabileceği” (!)
kapatılma ve gözetleme mekanlarını oluşturacaktır. Hapishaneler,
kışlalar, hastaneler, akıl hastaneleri, okullar, siteler en sonunda
yaşadığı mekanlar yani kentleşemeyen kentlerin konutları bu işe
yarayacaktır. Günümüzde ise bütün bunlara ek olarak insanı daha da
pasifleştiren onu pornografik bir röntgenci haline getiren dünyaya
dahil edecektir.
Başlangıçta mekanın doğal olana zarar vermediği hatta
onunla bütünleştiği hatta bir parçası haline geldiğini biliniyor.
Eskinin bahçeli ve tek katlı evleri ve o evlerin birbirinden farklı
biçimleri ve insanın orda oluşturduğu hayat doğal olanla
bütünleşmekte ona dahil olmakta zorluk çekmiyordu. Hatta mekan
doğanın biçimsizliğinin içinde başka bir biçimsizlik olarak yer
alabiliyordu.
Söz gelimi Milas’ta eski evlerin bacalarının
hiçbiri ötekine benzemez. Bunu genel anlamda evlerin mimari
yapısıyla ilgili olarak da düşünebiliriz. Ama bunun asıl açıklaması
insanın kendi kadar yaşadığı mekanı da farklılaştırma düşüncesinin
sonucu olmasıdır. Benzer bir durum evin odaları ve eve dahil edilen
nesneler için de geçerlidir.
Geçmişte mekan ve onun içindeki
nesneler insanı kendine dahil ediyor ve onun düş kurmasının imkanı
oluyordu. Hatta insan mekanın ruhu haline geliyordu. Buysa geçmişte
sanat-edebiyatı besleyen hatta onu belirleyen bir olgu konumundaydı.
Her mekan için onu başka bir mekandan ayıran bir biçim söz
konusuydu. Bunu biçimlenmeye karşı bir biçimsizlik olarak anlamak
mümkündür.
İnsan hem düş dünyasında hem de gündelik hayatta
nesnelerle, evin odalarıyla ilişki kurmakta zorluk çekmiyordu.
Mekanı bir biçimde içselleştirerek, onun ruhu haline gelerek insani
bir yapı haline getiriyordu. Buysa onun doğaya dahil olmasını ve
doğal olmasını sağlıyordu. Tam da burada mekanın insani bir değer
olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Mekan geçmişte evle insan hayatında karşılık buldu. Evin
barınma yeri olması kadar onunla kurulan ilişkiden dolayı insanın
hayatındaki en önemli olgu oldu. Yıllar sonra Adorno “barınak, artık
imkansızdır.” derken o dönüşümün sonuçlarını belirtmiş olacaktır.
Çünkü Adorno’nun yaşadığı dönem ve sonrasında ev olarak
tartıştığımız şey mekan değil konuttur.
Konutsa hiçbir biçimde insansal değildir ve hiçbir
insansal değeri içermez. Eğer konut insansal değilse onunla ilişki
kurmak da, onun ruhsal bir dünyası da mümkün olmayacaktır. Bunun
anlamı ise insanın konutla birlikte yaşadığı düzlemde insansal bir
dünya oluşturamayacak olmasıdır.
Günümüzdeki konut mekanların kendi arasındaki
ayrılıkları ve ayrımları tamamen ortadan kaldırmıştır. Onları her
şeyiyle insansal olmayan tek bir biçim haline getirmiştir. Artık
mekanları birbirinden ayrılan biçimsizliği ve ürettiği ruhsallık
durumu başka bir şeydir. İnsanın kendisi hatta bedeni yaşadığı
mekan kadar sentetiktir. Organik olan sentetik olan karşısında
çoktan kaybettiğini ilan etmiştir. Beni mekanı ya da bedeni
tartışmaya vardıran da bu olgudur.
Tek bir biçim haline gelenin ya da düzenlenin
insanda yol açacağı tek şeyse temassızlıktır. Mekan kadar insan
bedeni de bu temassızlığın parçalarından biridir. İnsan bedeninin
biçimlendirilmesi ise görünürdeki ya da yaşandığı iddia edilen
dokunmayı pornografikleştirir. Çünkü sentetik olana yönelik bir
dokunma hiçbir biçimde doğal olmayacaktır.
Söz konusu durum insanda arzuları ya da
içgüdüleri başka bir şey haline getirmektedir. İnsanın arzusunu
bakışa indirgemektedir. Buysa pornografik bir izleme ve izlenme
olarak anlanmaya açıktır. Doğanın “perdelenen” çıplaklığı böyle bir
sonuca yol açmaktadır. Buradaki pornografik bedeni Zeynep Sayın
kendini gösterse bile vermeyen bir beden olarak anlar. Çünkü
gösterilenin pasiflik dışında insanda yol açacağı başka bir şey
yoktur. Hızına yetişilemeyen gelişme ise arzuları geriletmekten ya
da köreltmekten başka bir şeye yaramayacaktır.
Konut hiçbir biçimde insanda bir ruhsallık
oluşturmadığından da insan düş görmeyecektir. Üstelik insanın düş
görmesine yol açan asıl etken olan beden gösterilen bir görüntü
haline çoktan gelmiştir. Uygarlıksa bunu internette oluşturduğu
güvenlikli görsel dünya ile çözümlediğini iddia edecektir. Çünkü
evin barınak olmaktan çıkması onun güvenlikli bir alan olmasını da
ortadan kaldırmıştır. O zaman uygarlığın oluşturup biçimlendirdiği
görüntülerin dünyasını izleyen ya da izlenen pornografik insan olmak
dışında başka bir şansımız yoktur. Dünyayla kapıyı kapatıp
televizyonda ya da internette karşılaştığımız için tekrardan
kapımızı açmak da istemeyeceğiz.
Görselliğin izleyeni pasif bir izleyici konumuna düşüren
yapısı karşısında güvenliğe bile ihtiyaç duymak da gerekmeyebilir.
Herkesin gerçek olmaktan çıktığı en azından gerçeğinin tartışmalı
hale geldiği görsel dünya ise her bakımdan zaten güvenliklidir.
Çünkü artık insanla karşıya gelmenin hiçbir imkanı yoktur. İnsanla
karşılaşma söz konusu değilse güvenliğe de gerek yoktur. Dokunma
yoksa insan için her hangi bir tehlikede yoktur!
Görsel dünya bunu dokunmayı ortadan kaldırarak
yapmaktadır. İnsana ilişkin bir anlama ve duyma biçimi olan
dokunmanın ortadan kalkması ise insanı bile gereksizleştirir.
Dokunmanın olmadığı yerde insani olandan söz etmek zordur. Hatta
imkansızdır.
Dokunmanın oluşturduğu bir dünya olmadığında ise bundan
ilk payını alan da insan bedenini keşfe dayalı bir dokunma biçimi
olan cinsellik ve ona bağlı olarak erotizm onu oluşturan
temellerinden uzaklaşıp teşhir ve röntgenciliğe dayalı bir
pornografinin parçası haline gelecektir. Buysa bakmaya ya da
izlemeye dayalı bir pornografikliktir. Hiçbir insani yanı yoktur.
Evin ya da mekanın yerini alan konut ve konutların
oluşturduğu güvenlikli siteler insanların karşılaşmasını ve
dokunmasını da başka bir biçim haline getirecektir. Büyük ölçüde
insan doğanın etkilerinden böylelikle korunmuş olmaktadır. Bir
bakıma internette oluşturulan güvenlikli yapı konutlar üstünden
yaşadığımız dünyada da karşılık bulmaktadır.
Buysa insanlar arasındaki karşılıklı
yardımlaşma ve dayanışma gibi insansal değerleri ortadan kaldıran
başka bir olgu olmaktadır. Bunun karşısında ise aynı dünya insanın
tek paylaştığı şey olan acıyı da sentetikleştirmektir. İnsan acı
duyduğunu düşünse bile bunun bir illüzyon ya da kurgu olduğunu
anlamakta pek zorluk çekmeyecektir. Hatta yaşadığı acıyı da büyük
bir oyunun parçası olarak kabul edecektir. Acı çekiyormuş gibi
yapacaktır.
Bir bakıma uygarlığın ilk sonuçlarının dokunmaya bağlı
olarak insanın özel alanı olan cinsellikte ortaya çıktığını iddia
edebiliriz. Çünkü arzuların belirlediği bir dünyanın uygarlığın
karşıtı olacağı açıktır. İnsanın devletle çatışmasının temelinde de
bir iktidar olgusu olarak uygarlık vardır. Bu bağlamda cinsel
özgürlüğü Yourcenar’ın belirttiği gibi bir özgürlük sorunu olarak
almamız gerekir. Çünkü cinsel özgürlük doğrudan arzuların
oluşturduğu alandır. Hatta insanın bunun dışında kalan arzuları da
buna eklenmektedir.
Öyleyse cinsellik insanın özgürlüğü ile ilgili bir
sorundur. Hatta bunu cinsellik insanın özgürlüğüdür diye
düzeltebiliriz. O özgürlükse uygarlıkla birlikte çoktan düzendışı
ilan edilmiştir.
Mekanın sentetikliği öncesinde sonrasında
insanın bedeninde yani arzularında daha ileri gideyim cinselliğinde
bir karşılık bulmaktadır. Başka bir deyişle insanın özgürlüğü söz
konusu bile olmayacaktır. Yaşanılır ve duyulur olan bakılan ve
izlenen bir şey konumuna düşmektedir. Ballard’ın Çarpışma’da
oluşturduğu teknoloji ve pornografi ilişkisi dediğimi
somutlayabileceğim bir örnek konumundadır. Hatta daha ileride
Claudia Springer bunu “elektronik eros” olarak tanımlayacak ve bunun
tartışmasına girişecektir.
Başa dönersem uygarlığın oluşturduğu konutlar
izlemeye ve izlenmeye uygun bir yapı oluşturmaktadır. Bu insanda
izleme ve izlenme duygusunu da çoğaltan bir etken olmakta
gecikmeyecektir. İzleyen ya da izlenen insanın cinselliği ise ancak
bir gösteri olarak algılanabilir. Cinsellik özgürlüğün ifade
biçimlerinden biri olmaktan hızla uzaklaşacaktır.
David Lyon gözetimi başlı başına bir iktidar
kaynağı olarak görürken Giddens totalitarizmi gözetimin aşırı
derecede odaklaşması olarak kabul eder. Bunun ilk elden sonucu ise
yine Lyon’ın tespitiyle özel hayatın kabaca ortadan kaldırılması
olacaktır. Samuel Warren ve Louis Brandeis ise özel hayatı bireyin
yalnız bırakılma hakkı olarak görürken Lyon, Brandeis için “evin en
gizli hallerinin bile nasıl potansiyel bakımdan şeffaf hale
geleceğini pek az tahmin edebilmişti” diyecektir.
Gözetim toplumunda bilim ve teknoloji hem özel
hayatı ortadan kaldırdığı hem de evi tamamıyla görünür kıldığı için
bunlar olmuştur. Buysa benim başta ısrarla belirttiğim mekanla
beden arasındaki ilişkinin nasıl bir ilişkisizliğe ve gözetlenmeye
dönüştüğünü açıklaştırmış olur. Eğer gözetim başlı başına bir
iktidar kaynağıysa cinselliğin özgürlükle ilişkisinden dolayı
devletin ilk gözetlemek istediği şey insanın cinselliği olacaktır.
Bu bağlamda mekan olarak algılamamız istenen
konut bu iktidar kaynağının gözetlemeye yönelik oluşturduğu bir yapı
olmaktan kurtulamayacaktır. Kaldı ki evin gizli halleriyle kast
edilenin insanın cinselliği olduğu sanıyorum açıktır. Gizli hallerin
şeffaflaşması görünür,izlenir hale gelmesi ise evin insana ilişkin
oluşturduğu mahremiyeti ve gizliliği çoktan ortadan kaldırmış
olmaktadır. Öyleyse ev bir iktidarlaşmama kaynağı olmaktan çıkıp
çoktan iktidarın araçlarından biri haline gelmiş demektir.
Adorno’nun “barınak, artık imkansızdır” demesi
de burada anlamını bulmuş olmaktadır. Adorno orda da kalmayacak
“Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi ‘evimizde’
hissetmemek ahlakın bir parçasıdır” diyecektir. Buysa iktidarın
insana yönelik tahakküm talebinin insan tarafından ahlaki bir tavıra
dönüştürülmesidir.
Öyleyse insan yaşadığı mekanı kendi evi olarak
kabul etmediğinden dolayı rahat etmeyecek ve orada yaşamış
olmayacaktır. Bunun sonuçları ise insanın hayatının bütününde
yaşanacaktır. İnsanın en gizli hallerinin yaşandığı ev kendi evi
olmadığında ve bunu ahlaki olarak kabul ettiğinde organik olanın
hızla sentetik olana dönüşeceği sanıyorum açıktır. Çünkü konutlarda
yaşanacak olan insanın kendine yönelik baskısından dolayı
doğallığını kaybedecek ve insani olmayan başka bir biçim haline
gelecektir.
Kuşkusuz ev sentetikleşmeyle sınırlı bir olgu
olarak kalmayacak bir gözetleme ve gözetlenme alanı olmasından
dolayı gündelik hayat kadar insanın cinselliğini ya
sentetikleştirecek ya da bir gösteri haline getirecektir. İnsan
ekranda gördüğü ya da baktığı onu sunulan hatta ona dayatılan bu
hayat karşısında çaresizce bu kurguyu yaşayacaktır. Buysa Ellias’ı
bir kez daha haklı çıkartır. Uygarlığın insanın içgüdülerinin
gemlenmesi üstüne kurulması olgusunun günümüzdeki sonuçlarını ortaya
koymuş olur.
Kuşkusuz bütün bunlar karşısında azınlıktaki
insanın bunu yadsımaya ya da reddetmeye, yıkmaya başka bir biçim ya
da biçimsizlik haline getirmeye yönelik çabasını atlamamak gerekir.
Uygarlık içinde bile kendine acıyla bir alan oluşturmaya yeltendiği
bunda az ya da çok mesafe kaydettiği ifade edilebilir. Buna ise
azınlıktaki insanın iktidarlaşmama tavrının imkan oluşturduğunu
düşünüyorum. Yanı sıra kendini bu oluşturulan ya da biçimlenenin
dışına doğru hızla itenlerin hayatının bu olduğunu sanıyorum. Tek
tek bireyler ya da radikal grupların bizde ve dünyada hızla bunu
oluşturduğunu yazabilirim.
Anarşizm ve nihilizm kadar yine onların
oluşturduğu farklı hayatlar ve cinsellik biçimleri, eğilimler,
insanların farklı arzuları bunu çoktan yıkmış hiç olmazsa belli
ölçülerde kırılmaya uğratmıştır. Ama bunun genele yönelik bir eğilim
ya da gelişim olduğunu iddia etmek ise zordur. Belki de böyle bir
şey hiçbir zaman söz konusu olmayacaktır.
Şunu söylemeye çalışıyorum: insan uygarlık
içinde bilim ve teknoloji tabii devlete rağmen bir iktidarlaşmama
tavrı olarak dünyanın, kentlerin, evlerin, konutların içinde
açtıkları gediklerde, oyuklarda yaşıyor. Bunun geneli içine alan bir
eğilim haline gelmesi ise en azından şimdilik benim bir temennimdir.
Başta mekan olarak eve ilişkin belirttiklerim
başka mekanlar için de söz konusu edilebilir. Hatta insanın yaşama
alanı içinde kalan bütün mekan ve nesneler için benzer bir durum
geçerlidir. Bunların yoğun bir umutsuzluğa, yalnızlaşmaya ve ölme
düşüncesine yol açtığını yazabilirim.
Ama umutsuzluğun kendini her zaman kaosa
dönüştürme ihtimali mevcuttur. Bundan çıkarılacak sonuç ise yeni bir
dünya talebinden çok bugünün dünyasının içinde yaşama alanları
oluşturmaktır. Gelinen noktada mekanın insansal bir değer haline
gelmesi tabii pek mümkün değildir. Onda gedikler, oyuklar açarak
ona ve kendimize ruhumuzu yeniden geri verebiliriz. Evin
duvarlarından başlayarak bütün odalarını, nesneleri ve kendimizi
biçimsizleştirerek bir ruhsallık ve bir hayat oluşturabiliriz.
Hatta bu başka mekanlar için de söz konusu edilebilir.
Terk edilmiş evler,apartmanlar, kulübeler, izbe
meyhaneler, arabalar hatta kaybedilmiş her şey bunun imkanıdır.
Belirlenmiş ve biçimlenmiş olanı kendimizden başlayarak yıkabiliriz.
Her şeyin simetrisini ve düzenini hızla bozabiliriz. Ölümden dolayı
hayatta kalmayı deneyebiliriz!
İnsanın dünyası hiçbir zaman düzenli bir dünya
olmadı. Melih Cevdet Anday “bayılırım düzenli dünyaya” derken
ihtimalen uygarlığın egemenlikçi yaklaşımını hesaba katmamıştır.
Dünya düzensizdir, düzen dışıdır. Dünyanın düzensizliği insanın
düzensiz ve biçimsiz arzularıyla son derece uyumludur. Bir bakıma
arzuların düzensizliği dünyanın düzensizliğinin etkenlerinden
biridir. Düzensizlikten korkmak yerine düzensizleşmenin yollarını
arayıp bulmak gerekir. Her anlamda ve bağlamda insanın arzuları
yasadışıdır. Öyleyse insan bu yasa dışılığın hayatını oluşturmasına
izin vermelidir. Hatta çaresizce kendinden talep etmelidir.
Belki de dünyanın bu düzenliliğini ve konut
olarak mekanın gayri insaniliğini ortadan kaldırmamız hiçbir zaman
mümkün olmayacak. Bu bağlamda bu yazının yoğunca umutsuzluk ve
karamsarlık içerdiğinin farkındayım.
Dikkat edilirse geleceğe ilişkin hiçbir öneri
ve tasarım ortaya koymamaya çalıştım. Çünkü yaşayacak olduğumuz tek
şey bugündür. Zamanın mekan üstündeki egemenliğini bugünde yıkarsak
insan için bir anlamı olacak. Bugünün teknolojik saldırısı
karşısında her birimiz neden birer “makine kırıcı” olmayalım? Bunu
yanıtlanması gereken bir soru olarak değil tersine bugünde yaşamanın
imkanı olarak belirtiyorum. Uygarlık karşısında ilkel olmak dışında
başka bir seçeneğimiz olduğunu en azından ben bilmiyorum!
Bu bağlamda insanın arzularını yaşamasını
ısrarla istemeyi uygarlık karşısında bir ilkellik olarak algılamak
mümkündür. Tam da bunu ifade etmeye çalışıyorum. Bu yazının meramı
ise en azından benim için belli; “arzular
insanın gurbetidir çıkmak isteyen kim var!”
Halim Şafak
|