|
Bir edebiyatın
niteliklerini belirlemede birçok ölçütler sözkonusu edilebilir.
Bunlardan biri de okur karşısında aldığı tavırdır. Okurla kuracağı
ilişkinin biçim ve niteliği bir edebiyatın geçerli, önemli sayacağı
değer’lerin ortaya çıkmasına, belirlenmesine yarar.
Sözgelişi bir ülkede okur, dar ve kapalı bir çember
oluşturuyorsa, o ülke edebiyatının bu sonucu hak edecek bir
değerler düzeni içinde bulunduğu ileri sürülebilir.
Nitekim
ülkemizde yıllardır genişlemeyen bir okur çemberiyle kuşatılmıştır
edebiyat. Neredeyse yazarlar kadardır okur sayısı. Egemen
çevrelerden başka hiç kimsenin işine yaramayacak böyle bir durumu
yaratan çeşitli nedenler bulunabilir. En önemlisi, edebiyatımızın
yanlış bir okurla ilişki temeline oturtulması. Türk
edebiyatının okur karşısında aldığı tavrı araştırdığımızda, okur
sayısının artmasından, bu artışın bir değer haline
gelmesinden sürekli korkulduğunu görürüz. Arasıra “dar çember”den
söz açılsa, çeşitli yakınmalar gündeme alınsa da hiçbir zaman bu
bir sızıldanmadan öteye gitmemiştir.
BU KORKU
NEREDEN GELİYOR?
Edebiyatımızda
yer etmiş bu korkunun kökeninde, çoğalmaya, genişlemeye, kitlelere
ulaşmaya aykırı bir kuruluş yatmaktadır. Cumhuriyetten sonra
hızlanan batılılaşma isteklerine uygun bir kültür modeline göre
kurulmuş ve o doğrultuda geliştirilmiştir çünkü edebiyatımız. Bu
modelin amacı bir ülkede seçkin insanlar oluşturmaktır. Seçkin
insanları oluşturacak bir kültürün de niceliğe önem vermemesi,
kitleye yayılmayı değerli saymaması kadar doğal bir şey olamaz.
O yüzden,
ülkemizde bir yazarı, gözünü edebiyata açar açmaz bekleyen ilk
yanlış, bu doğallığı bir yazgı gibi benimsemektir. Bir yandan,
“Her alanda geri kalmış bir ülkede okurun edebiyata göstereceği
ilgi de elbet gelişmemiş olacak” yargısı zorlar onu, bir yandan
da ters yönde işleyen değerler düzeni dikilir karşısına. Bir
yazarın bu döngüden kurtulması için önce yerleşik yargılara ve
değerler düzenine kuşkuyla bakması gerekir.
Bireyleri
seçkinleştirmeye yönelmiş, ona göre kurulmuş bir edebiyatın
içinde bu kuruluşa aykırı toplumcu bir kesim de yer alıyor ve
kendini geliştiriyorsa, andığımız gereklik zorunluğa dönüşür. Yani
toplumcu kesim yerleşik yargılardan ve değerler düzeninden
kuşku duymak zorundadır. Örneğin okurla ilişki konusunda
göstereceği tavır süregelen biçimde mi olacaktır? Kısa bir
araştırma, bu konuda kişisel başarıların bulunduğunu, ama bir
temellendirilmeye gidilmediğini gösteriyor.
TOPLUMCU
KESİMİN ÜSTÜNE DÜŞEN
Toplumcu
kesimin üstüne düşen, içinde devindiği edebiyatın yapısını doğru
olarak kavramak, bu yapının içinde kendini belirlemeye yönelmektir.
Okurla ilişkiyi ele aldığımızda, kitleye yayılmayı değer
saymamanın kökünde bireyci dünyagörüşünün yattığını görürsek, bu
ilişkiyi neden değiştirmek zorunda olduğumuz daha kolay
anlaşılır. Çünkü toplumcu edebiyatın amacı bireyi değil insanı
yüceltmektir, tarihsel gelişim doğrultusunda ona bilinç ve yön
vermektir.
Ne var ki
edebiyatımızdaki toplumcu kesimin, her vakit bu amaca uygun
davrandığı, bu amacı en iyi yerine getirecek yolları araştırıp
bulduğu, hatta böyle bir sorun üzerinde gerektiğince durduğu
söylenemez. Oysa bütün belirlenişler bir amaç çevresinde oluşur.
Toplumcu edebiyatı belirleyen amaç, onun okurla kuracağı ilişkiyi
nicelik bakımından da önemli kılar. Daha fazla okura ulaşmak
toplumcu edebiyatın temel değerlerinden biridir. Toplumcu
yazarın, özellikle ülkemizde, bütün yaşamı boyunca bunu bir sorun
olarak yaşaması, sesini daha geniş ve etkili kılmanın yollarını
araştırması bir alınyazısı durumundadır.
Temeline
duyarlık’ı değil, bilinç’i yerleştiren bir edebiyatı,
taşıdığı niyetlerden çok yaptığı işlevle değelendirmek gerekir
çünkü. İnsanı kendi konumunu kavramasında, giderek bu konumu
tarihsel gelişim doğrultusunda aşmasında bilinçlendirmeyi
yüklendiğine göre toplumcu yazarın niyetiyle işlevi çakışmalı,
taşıdığı niyet işleve dönüşmelidir.
Oysa bunun her
vakit gerçekleştiğini ileri süremeyiz. Toplumcu edebiyat şu ya da
bu yollarla bir yandan baltalanırken, bir yandan da kendi
sorunlarını yeterince önemsememek, çözmeye yönelmemek yüzünden
gelişimini kösteklemektedir. Geçen sayımızda “Eylemsiz Okurdan
Eylemli Okura” sayfamızda Sayıl Cengiz’in de haklı olarak
değindiği gibi, toplumcu yazarın kendini belirlerken soracağı ilk
soru “Neden edebiyat yapıyorum?” ise, hemen ardından gelecek soru
da “Nasıl edebiyat yapmalıyım?” olmalıdır.
NASIL EDEBİYAT
YAPMALI?
Okurla ilişkiyi
öne alan, onunla bütünleşmeyi sağlayan, nitelik yönünden olduğu
kadar nicelik yönünden de genişliği, büyümeyi, çoğalmayı
amaçlayan bir edebiyatın “nasıl” yapılması gerektiği üzerinde
kişisel başarılardan söz açabileceğimizi, ama bir temellendirmeye
gidilmediğini anmıştık. Bu başarıların nedeni üzerinde durursak
böyle bir temellendirmeyi de yapmamız olanak kazanır.
Elli yıllık
akışı içinde, cumhuriyet edebiyatının genellediği tavrın dışına
çıkmış, okurla ilişki kurmada yüksek bir düzeye uluşmış,
sanatının amacı ile işlevi arasında zorunlu bağı kurmuş olanları,
örneğin bir Orhan Kemal’i, bir Nâzım Hikmet’i alırsak bu konuya
açılımlar getirebiliriz.
NÂZIM HİKMET’İN
ŞİİRLERİNE GENEL BAKIŞ
Genel bir
bakışla, halkla ilişki kurmayı gerekseyen bir ozan olarak Nâzım
Hikmet’in iki ana yol izlediğini saptayabiliyoruz. Sanatının
niteliğinde gerçekleştirdiği dönüşüm kadar, yaşamında gösterdiği
toplumsal tavırla da bir öneri getirmiş oluyor bu alana.
Toplumsal tavır üzerinde durmayı sonraya bırakarak, sanatında
belirginleşen yönleri araştıralım.
Şiirlerini
gözden geçirdiğimizde, halkla kurulacak ilişkiyi bütün çapraşık,
dolaylı anlatım yollarından uzakta aradığını söyleyebiliriz. Her
türlü aracıdan sıyrılmaktır tutumunun özü. Halkla doğrudan
doğruya buluşmaktır. Kendini edebiyat okuruyla sınırlayacak her
engeli atmaya çalışmıştır şiirinden. Edebiyata yakınlığı olmayan
en genel okurla bile sınırlanmasın, okur niteliği taşımayan,
yani okuma bilmeyen kimselere dahi ulaşsın istemiştir yazdıkları.
Nasıl
yapmıştır bunu? Bilinenden, yaşanandan yola çıkarak. Halkın her
gün içinde yaşadığı duyarlığı gözeterek. Doğrudan ilişki kurmaya
tarihsel kalıtım yardımcı olmuşsa alıp onu işlemiş, örneğin
Ferhat ile Şirin’i, Kuvayı Milliye, Şeyh
Bedrettin destanlarını yazmıştır. İlişkinin özünde güncel
olaylar açılım sağlamışsa o olayları işlemiş, örneğin
Taranta Babu’ya Mektuplar’ı, İkinci Dünya Savaşı
dönemindeki şiirleri yazmıştır. Özellikle 1950’den sonra güncel
olgulardan yola çıkış bir eğilim niteliği almıştır
yazdıklarında.
Niçin güncele
bu kadar önem verir Nâzım Hikmet? Üstelik günceli küçümseyen bir
edebiyat ortamında? Bu soruya şu karşılık verilebilir: Toplumcu
edebiyatın, işlevini gerçekleştirmesinde, yani halkla doğrudan
ilişki kurmasında, halkın duyarlığını oluşturan güncel olayların
önemini anladığı için. Toplumcu edebiyatın somutlamayı, açıklığı,
yalınlığı yeğlemesi nasıl amacının belirlediği bir şeyse;
somutluğu, günü karşılamakta, günceli işlemekte araması da aynı
nedene dayanır. Çünkü güncel olaylar bütün geçici, yüzeysel
görünüşlerine karşılık aslında toplumsal derinlik taşırlar ve
güncel olaylardan yola çıkıp da toplumsal bilinci etkilemek
isteyen sanatçı hem yapacağı edebiyatın niteliklerinden birini,
hem de okurla ilişki kurmanın bir gizini ele geçirmiş olur.
(Yeni a
Dergisi – Haziran 1973)
Kemal Özer
|