Melih Cevdet Anday’da Özne ve Boşluk

 

 

                                                                                               “Gök boş nereye bağlasam atımı”

                                                                                                                                     (Güneşte)

Yunus Emre, İslam rönesansı şairiydi; islami düşünce ve inanç kalıplarını zorlayan dizeler verdi. Şiirleri tasavvuf düşünce sistemi içerisinde anlam kazanıyordu. Şiirdeki tasavvuf, öznenin evren oluş tasarımıydı. Daha somut deyişle, resmi din ya da mezhebin çizdiği anlam sınırlarını aşıp kendi anlamını bulma çabasıydı. Aslında insanın göksel yaratıklar içinde yer alma çabasıydı bu, doğayla bütünleşme bir olma çabası. Özünde buydu şairin insanlar için özgürlük arayışı ve bu arayış şiirin varlık nedeniydi. Bu arayış dinsel çatışmalar içinde  resmi teolojinin baskıları karşısında yenik düştü ve özne kendisini “kul” olarak tanımlamaya boyun eğdi. Allah’ın kulu olmak değildi sorun; onun yeryüzündeki temsil güçlerinin kulu olmaktı asıl. İslam ortaçağı, özneye özgürlük tanıyan tasavvufun marjinal, batınî sayılmasını sağlamakla başladı “kul” bilincini yerleşik kılmaya. Bu çağ, Yunus Emre gibi şairleri dışlamadı; ama kulluğun sadık ve büyük şairi diye yorumladı.

 

Yunus’tan yaklaşık dört yüzyıl sonra Batı Ortaçağı bir sözün açtığı olanaklarla ışımıştı: “Düşünüyorum, öyleyse varım” (Cogito ergo sum). Descartes’ın sözü, göksel otoritenin ve onun yerdeki uzantılarının buyruğu yerine aklı tek otorite sayıyor ve aklın bir öğesi olan “şüphe”nin buyruğundan başka hiçbir şeye inanmamaya davet ediyor; bireye “deneyim”in dünyasına girmekten başka gerçeğe ulaşma yolunun olmadığını öğütlüyordu. Descartes, bütün bu zihinsel çabayı, üzerindeki “kötü cin”den kurtulmak için göstermekteydi; ama bu rahatsızlığını gidermek için yazdıklarıyla zihin dünyasındaki büyük bir kopuşu da başlatmıştı. Tanrısal dogmalar yerine, öznenin deneyimle saptadıklarına yöneliş, başlangıçta mekanik düşünme yordamlarıyla gerçeğe büyük zarar verilmekteydi; ama çok geçmedi özne kendisindeki cevheri önce dünyanın sınırlarına kadar, sonra evrenin   sınırlarına kadar yansıtmayı başardı.

 

Bu süreçte şiirin rolü var mıydı? Şair dünyayı sözleriyle biçimlendirmeye, dünyayı anlamlandıran sözlerini biçimlendirmeye, anlamı dil ile ve dilin içinde bulmaya, hakikate dilin bu olanağıyla yaklaşmaya çalıştı. Şiirin bir güdüsü varsa, tüm sanat biçimlerinin güdüsü gibi, bu insanın birliğine “bütünlük” duygusuna ulaşmaktı. Ancak “bütünlük” her dönemde anlam değişimine uğradı. İnsanın doğa karşısında, tapınç nesneleri karşısında, kavminin öbür kavim, ulusunun öbür ulus, benliğinin ‘öteki’ karşısında birliği, “bütünlük” sayıldı.

 

İnsanın hiç bir pratiğinden bağımsız, dışında , üstünde, altında olamadı şiir, olamazdı; ama karşısında oldu. İnsanın serüvenini “cennetten kovulma” mitolojisiyle anlamlandırmaya çalıştığı, insan oluşun evrendeki kayıp yerini bulma çabasıydı bir bakıma şiirin çabası. Bu amaçla bulunmuş yanıtlar bütünüyle doyurmadı, kandırmadı, kesmedi ve insan hiç bir yanıtla yetinemedi. Bazen bulunanları yoldan uzaklaşmak olarak lanetledi de.

 

Bu amaçla, elindeki en doğrudan araç olan şiir ise, her şeyden çok kendisine, kendi geleneğine karşı olarak var oldu, varlığını yeni biçimlerle korudu. Şiir, kimi zaman hakikate bilim kişisinden, filozoftan önce ulaştı ama ulaştığını kendisi de bilemedi. Bilme aracı olarak görülemezdi şiir, o başka bir özellikti. Freud’un şu sözü unutulmaz: “Ne zaman insan ruhunun derinliklerine dalsam, benden önce oraya bir şairin ulaştığını görüyorum.”

 

Bilimin, politikanın, felsefenin kurduğu, tasarladığı  dünyayı şiir içine alamadı, sindirmedi. Dahası, bir zamanlar şairin bilim adamıyla, filozofla yarışan bilinci, bir süre sonra geri bile kaldı. İktidarların işine yarayacak bilginin peşinde değildi şiir; iktidarı özünde dışlayan bir tasarımın peşindeydi; bu haliyle “işe vuruk ve faydalı” olamadı; kimi zaman iktidar odaklarınca meczup sayıldı şiir. Peygamberlerin, devlet tasarlayan filozofların şairleri lanetlemesi boşuna değildi; düzenbozan, itaat karşıtıydı şiir.

 

Peki, padişah şairlerine ne demeli? Tanrının yeryüzündeki gölgesi olduğunu sanan krallar, padişahlar, bu yalanı meşrulaştırmak ve ölümsüzlüğe kavuşmak için şairlerden yardım istemişti. Ağız dolusu altın vaat ederek yaptırdıkları iş, sonuçta kendilerini değil şairleri ölümsüz kıldı. Çünkü insan dünya mülkünü tarumar edebilirdi ama söz mülküne hükmedemiyorsa yarım kalmaktaydı fetih. Kral da olsa, yazı aracılığıyla anlatılıyordu yaptıkları. Yazının iktidar amacı dışında kullanımının yol açtığı yara, iktidara böyle acı verebilirdi ancak. Bunda da şiirin büyük rolü oldu. Şiir değişti, şair değişti ama bu yasa değişmedi; antik çağda da, aklın kral olduğu modern çağda da...

 

Melih Cevdet Anday, Descartes’in açtığı çığırdan gelişen bilincin şairidir. Bir Aydınlanma şairinde, özne ve boşluk kavramını çözümlemek için bunca genel girişe ne gerek var?

 

Türk şiiri büyük serüvenler içeren tarihinde ilk kez Melih Cevdet Anday’ın da içinde bulunduğu bir topluluğun şiirleri aracılığıyla geçmişinden köklü bir kopuş yaşamıştı. Garip akımı, Türk şiirinin geleneksel şairanelik izlerini anlamsız, gereksiz, beyhude kıldı. Derin şair çilesini, önüne geçilmez öfkesini, sınır tanımaz hayranlığını, mazmunlarla kurulmuş düşlerini, mistik kuruntularını, abartılı şaşkınlık ve sevinçlerini... kısaca, o güne kadar  şair öznenin kendini dışa vuruş biçimlerini anlamsız, değersiz ve geçersiz kıldı. Bunun karşısına şair özneyi dünya karşısında bir nedensizlik, bir yadırgama  duygusuyla var etti. Bunu yaparken şairane dil yerine kamusal dili, dahası gündelik dili yeğledi. Kendini yabancılığa değil tanıdıklığa, azıcık zorlansa hemen bulunacak söylem rahatlığına yasladı. Garip şiiri, esmerler mahallesinden harbe gidip değişmiş, örneğin sarı saçlı dönmüş komşunun delikanlısı gibiydi. Anlayışlıydı, sevimliydi, muzipti, oyunbazdı, şakacıydı, mahallenin çocuklarıyla top oynuyor, büyükleriyle kahvede muhabbet ediyordu. Ama garipti yine de çünkü aylaktı ve aylaklığı övüyordu. Okullarda çalışkanlık yeminleri ettirilen ülkede, bahara, ağaçlara, gökyüzüne, alıp başını gitmeye çağırıyordu çocukları. Garip’ti, başkasından önce kendisi söylemişti. Garipti, örneğin eski köye yeni adetler getirmişti. Şiirin sırça köşküne, ödünç de olsa, halkın nasırlı ayaklarıyla girmiş, sokağın çamurunu kirini üstüne bulaştırmış, bütün bunları senin benim gibi algılayan özneye, süperegonun, babanın baskılarından kaçmaya kışkırtan, ayartıcı ıslıklar öğretmişti. Türkiye mahallesine bir ‘sevimlilik’, bir teklifsizlik getirmişlerdi Garipçiler. Kendilerinden sonra gelecek olan İkinci Yeni’nin “şizoidal” sayılan dilinden uzak anlam kapılarını zorlayan, geleneksel mazmunları parçalayan, toplumsallığı, bireyselliği, aşkı, ölümü, kuşları, mevsimleri düşünen, “bunda ne var, ben de yazarım” dedirtecek denli yalın, herkese ait bir benlik sunmuşlardı.

 

“Herkese ait benlik” ne demek? Türkiye’ye has belki bu. “Ben” demeyi “Biz” demeye yeğlemiş kolektif bir kimlik içinde, burjuvasıyla yeni tanışmış, ümmetiyle ulusunu sık sık karıştıran bir gelenek içinde anlam bulan bir olgu bu. Bu “oluşumlar”ı verili koşul sayıp düşünmek gerek Türkiye’de.

 

Garip akımı, açık politikası olan bir özne taşıyordu. Dışardan dayatılana yine dışarının diliyle karşılık veren bir özne politikası. Bu açıdan Türk şiir serüveninde bir zirve noktasıydı. Hemen sonra gelen İkinci Yeni, sözcükte anlam tekilliği yerine çoğul anlamı gözeten, kapalı iletişim yerine uçları açılarak çoğalan, açık iletişimli, dışa açılan değil içe yönelen, seslenmeye değil dinlemeye eğilimli bir özne. Kendini merak eden, yanıtı dışardan değil içerden bekleyen, kendi üstüne kapanmış bir özne. Şair, sanki tesadüfen yan yana gelen sözcüklere kulağını dayamış, oradan gelecek sesi dinliyordu, İkinci Yeni’de. Böylece Türk şiirinin yolları çatallaştı; artık kendisini sınırları kaybolmuş bir dünyada bulan insanın ruhunun serüvenine adamış bir şiir doğuyordu; o şiir çoğaldıkça başkalaştı, başkalaştıkça çoğaldı...

 

İşte bu serüven içerisinde, Garip’i terk eden üç arkadaştan biri olan Melih Cevdet Anday, bambaşka bir yoldan giderek İkinci Yeni’nin çoğalarak dağıldığı şiir vahasına yalnız başına ve bambaşka bir yapıyla geldi. Onu şair özneler arasında benzersiz kılan bir şair benlik, yeni öznellikler arayan bir özne olarak gelmişti. Ölümsüzlük Ardında Gılgamış’ın sihrini keşfeden, o bilinci modern çağda yeniden üreten de işte bu özneydi. Tanıdık Dünya’ya tanıdık imgelerle değil, zorlansa söylenecek dille değil, şiirin tarihi boyunca bulduğu söylem gücüyle ve belki de en önemlisi unuttuklarıyla sokulan, kendisine yanaşan herkese yabancılığını hatırlatan bir özne. Ama ötekinin yabancılığını da üstlenebilen, bu çatışmalarla kendisini kaotik bir boşlukta bulan özne. İnsanın çelişkilerini üstlenmiş, yalanlarına karşı donanmış, işe başından başlamış, ‘yabancılaşma’ üzerinden kendini sorgulamaya, dışarıyla içeriyi birlikte sorgulamaya başlamış bir özne.

 

1982’de Çağdaş Eleştiri dergisinde Adnan Benk, Anday’ın şiirini şöyle betimler: “Senin çizdiğin dünyada, üstüne gidemeyeceğimiz, aşamayacağımız bir değişmezlik sınırı var. Bir yaşantılar, yaşanmışlar, edimler birikimi... durağanlık... Gerçi devingenlik sınırı ile değişmezlik sınırı arasındaki yaşama ortamı alabildiğine inişli çıkışlı... Ama bu çeşitliliğe rağmen olasılıklar gene de sınırlı. Ne yapsak yapalım o dörtgenden, o dört mevsimden, o yaşantılar birikiminden kurtulamıyoruz. “Bana”, “beni”, “bizim” var da, duygusal şiirin odak noktası olan o “ben” hiç yok. Senin hareket noktan hep dışarısı, yakından değil, kendinden değil, en uzaktan başlıyorsun işe. Dıştan, doğadan kendine çektiğin sabahları, yağmurları, vb yaşanandan yaşanmışa dönüştürmek. Gittiğin yerde yaşam yok artık, bizi sürüklediğin yerde de.” Bu betimleme Anday’ın şiirinin birçok özelliğini vermektedir. Nedir bu özellikler?

 

“Geyik akarsuları özlediğinde/ Hem su hem geyiktir akan” dizesini yazan şair, ne zaman ‘boşluk’la tanışır? İnsanın hayat tasarımı gerçeği kucaklayamadığında, beklentisiyle gerçekleşen arasında uçurum oluştuğunda, bastırdığının ansızın  onu yakalamasında; hemen hatırladığında değil, derinlerde unuttuğunun gün yüzüne ya da imgelemine çıkışında; yaşantısındaki sürekliliğin ansızın kesilmesinde, yön değiştirmesinde, alışkanlıklarından usandığında, yaşamını yineleyemez olduğunda, karşılıksızlıkta ve... kırıldığında, bir kayıp yaşadığında elbet...

 

Özneyi düşen bir yaprak da kırabilir, büyük umutların hüsranı da... Şair özneyi ne kırabilir? Her an her şey, her durum... “O sabırsız, damıtık, büyü bilmez ışık, imgelemin bütün haritasını parça parça ediyordu” gibi bir anda, örneğin. Evrenin boşluğunu tasarlamaya çalıştığında; bunu bir iç deneyime dönüştürmeye çabaladığında da kırılabilir. Varoluşun derin hiçliğini, onu içine bir varoluş vakumu gibi çektiğinde de kırılabilir. Onu bir yağmur damlası bile kırabilir, güneş salıncağı da...

 

Her şey aynı yerde, hiçliğin taşı

Denizin zamansız doruğu, gömülmüş

Toprak ve bir yere gitmeyen yel

Varlamak içinmiş gibi zamanı

Sallanır durur güneş salıncağı.

 

Melih Cevdet Anday’ın İkinci Yeni’ye, toplumcu gerçekçiliğe saplanmayan, ama artık Garip’ten de belirgin bir iz kalmayan şiir serüveninde Kolları Bağlı Odysseus, belirgin bir başlangıçtır; kopuşun belirgin başlangıcı. Belki daha doğru bir deyimle, bütün şiir macerasını kuşatmaya çalışan, şiirin doğduğu âna gitme ve oradan yeni bir poetik tutumla gelme, böylece kendi şiirini kurma çabasının başlangıcı. Bu kitapta, şairin “kitaba ek”te belirttiği gibi Homeros’ta varlığını iyice duyuran insanın yabancılaşma serüveninin izlerini sürmesi, onu sürekliliğin değil süreksizliğin, zaman yığılmalarının değil zamansızlığın, bugünün değil öncesiz ve sonrasızlığın ortasına bırakır. Bu çaba, “boşluk” duygusunu derin bir hissedişle algılamasının da başlangıcı olmuştur. Üretilmiş bilgilerin gidilecek her yerin kılavuzu olamayacağı bilincinin açtığı boşluktur bu. Özneye düşen sorumluluk bilinemezler karşısında ve bilinenlere karşı yeni bir algı alanı açmasının zorunluluğudur. Zorunluluğun ve özgürlüğün birlikteliği, bilince yeni anlamlar vereceği düşüncesi, Anday’ın şiirinin halesi gibidir.

 

Diyor ki Anday: “Odysseus’un Troya dönüşü, kendi adasını, İthaca’yı bulmak için ordan oraya gezip çırpınması ve sonunda Tanrıça Kirke’den yararlanmağa kalkması, bu parçanın (12. rapsodi) özünü sağlar. Ancak benim dikkatime çarpan şu oldu: Tanrıça Kirke, her şeyi olduğu gibi söyleyeceğini ileri sürmesine karşılık Odysseus’u gene de kendi kararı ile başbaşa bırakıyordu. Kirke’nin Odyseusa sakınmasını öğütlediği şey Sirenlerle ilgili idi.”

 

Neydi Sirenler?

...Homeros’un bir takım deyimlerini, benzetmelerini seve seve kullandım. Odysseus’un başından geçenler üstüne pek ünlü bir şiir yazmış olan Tennyson’ın aynı şeyi yaptığını gördüm. Odysseus’un öyküsü... ‘yılmadan aramak, bulunca da bulunanla yetinmemek, yeniden aramaya koyulmak’ biçiminde yorumlanmıştır. Bu yorumla bir alışverişim olmadı.”

 

Bu yorumla alışverişi olmamıştır çünkü Anday’ın epistemolojisi bulunanı da sorgulamaktır. “İnsanın doğa ile ilişkileri, insanın doğaya, topluma, kendine yabancılaşması, bu yabancılaşmaktan kurtulmak için giriştiği savaş, tuttuğu ve tutması gereken yollar...” Anday’ın sorunu, Kirke’nin Odysseus’u yine de kendi kararı ile bırakmasaydı. Kendi kaderiyle, karakteri kaderi olan kendi öznesiyle...

 

Anday’ın, Kirke’nin uyarısını nasıl işleyip yorumladığı önemlidir. Şiir ve bilgi nasıl bir ilişki içindedir Anday’ın şiirinde, bu yorumda apaçık belirmektedir. Anday,  şiiri için her sorunun, her düşüncenin, her duygunun ve her bilginin bir “bahane” olduğunu vurgular. Bu da poetikasının kurucu öğesidir.

 

Sonuçta düşüncenin, poetikanın, felsefenin, tarihin vb kavramları ile Anday’ın şiirini anlamaya çalışıyoruz. Aklın dizgesinin araçlarıyla düşünüş, duyuş, yaşantılayış huylarımızla şairinkini karıştırmamalı. Çünkü şiirin gezindiği dünyanın dili, ne denli tanıyor olsak da, tanıdık dünyanın dili değildir. Anday’da şiir için  “her şey”, güneşin altındaki, uykudaki de dahil, her şey bahanedir. Asla şiirin kendisi, dayandığı temel, yaslandığı duvar, örtündüğü örtü vb değildir. Belki Garip döneminde de böyleydi Anday’ın şiiri ama Anday, Garip’i bırakmış olmakla, ulusal kültür içinde şekillenmiş kolektif benlik bilincini de bırakmıştı. Onun yerine Homeros’un, Ezra Paund’un, T.S. Eliot’un, Tennyson’ın, Stevens’ın Yunus’un, Mevlana’nın, Karacaoğlan’ın... peşinde olduğu şeyi anlamaya koyuldu. Bu insanın her an yolunu şaşırmasına neden olacak yolun sonu, sirenlerden korunarak varılacak yer, şiirin İthaca’sıydı; vardı ve oldu.

 

“Kürekçilerim hasatsız denizi

Köpürttüler kürekleriyle,

Tez yürüyüşlü gemi gün batarken

Ulaştı sirenlerin adasına,

Yüreğim kopacak gibiydi

Kanatlanıp uçacak gibiydi, ama

Sirenlerin izi bile yoktu ortada.

Yalnız bir ezgi, ta derinden

Ta içerimizden gelen bir ezgi

Başladı yavaş yavaş yükselmeğe;

O yabansı, o büyülü türküleri ben

Söylüyordum sağır gemicilere

Yalnız ben duyuyordum Sirenleri.

Kirke, bilge tanrıça, selam sana!

Sağ salim geçtim kendimi.”

 

Böylece ancak şiirin karşılayabileceği boşluğa ulaşmıştı şair ve o boşluğu nasıl kendisi kılacağını ve dilde nasıl yaşantılayacağını da bulabildi.

 

Bu durumda serüven burada bitmeli? Ama örneğin şu parça yeni bir sorunun eşiği değil midir?

 

Ah olacağı buydu, oldu

Duygularla öyle çok uğraştım ki

Artık aramızda ne bir sır

Ne güven, ne inan, ne uyum...

Sonunda tükettim ruhumu:

Sevinirken sevincimi seyrediyorum

Korkumla korkmuyorum şimdi.

Madem bir kapı aralıktır,

Sen sonuna kadar aç onu.

Artık bendeki insandan kurtuldum

Sevgisiz yaşayacağım sevgiyi.

 

Şair, insanın kendine ettiği her günahı üstlenmiş gibidir; geçmişi ve geleceği olmayan bir serüvenin; kederli, hiçlik duygusuyla çınlayan, dile dönüştüğü anda ruhunu yitiren, ruhunu yitirdiğinde “anlam”a kavuşan “şey”in şiirini üstlenir; değişmez, kımıltısız, yer yer kaskatı, ama asla şairlikle duygululuğu karıştırmayan  şiir mesafesi ile kolladığı, yokladığı maddi ve zihinsel dünyada gezinir. Kolları Bağlı Odysseus, Göçebe Denizin Üstünde, Teknenin Ölümü, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış, Tanıdık Dünya, Güneşte ve ...

 

İki dilli yazı bulundu taşımızda

Tapısını bire indiren Amenofis

Gizli gizli ağlar Güneş tanrıya

Hangimiz mutsuz kral Hattusilis

Hangimiz ermiş mutluluğa”

 

Melih Cevdet Anday’ın şiirine yakından bakmamızı sağlayan güçlü çalışmaların yazarı Orhan Koçak, “Melih Cevdet Anday’ın şiirinde Ten ve tin” (Defter, 10, 1989) adlı incelemesinde şu saptamayı yapar: “Boşuna yerel renk aramayalım bu şiirde: Mikrokozmos, makrokozmostur” (sf. 108). Yerel renk de aranabilir elbet ve Karacoğlan Üzerine Çeşitlemeler, yerel motifler taşır. Anday’da yerellik duygusu, bir kültüre kendiliğinden ait olmak dışında, özellikle öne çıkmaz. Asıl gücünü gösteren ise şiirsel benliğin, (öznenin) kendisini dünyada konumlayış biçimidir. Bu konumlayışta özne, insan oluşu bütünüyle tinselleştirmekle kendi kesinlik duygusunu edinir. Asla kesinliği bulamayacak oluşunun kesinliğidir bir bakıma bu. İnsanın doğa karşısındaki tinsel durumudur bu durum; yazgı ile irade, bilmek ile büyülenmek, tapınç ile tahrip arasında bir sarkaç arasında gide gele, Hegel’in deyimiyle “ikinci bir doğa” kazanmıştır insan. Doğa olmayanın doğası, doğa karşısında egemenlik arayan doğa nitelemelerini de ekler. Koçak’ın sözleriyle: “öznenin doğadan ayrılması, hem kendi dışındaki hem de kendi içindeki doğadan farklılaşması.” (.a.g.y). Bu ayrılmayı yaratan, kendine bakan bilinç’tir. Kendinin ne’liğini, oluşumunu sorgulayan bilinç. Bu bilinçten dışarıya yönelen ise, öznenin öznelliğini doğaya yansıtması, bu yansıtmadan doğan anlam oluşumlarıyla, bilinçteki “doğanın insanlaşması” sürecidir. Aydınlanma çağı insanını bu “yansıtmacı” özelliğiyle tanımış tanımlamıştır Anday.

 

Bu düşüncesinin en yoğun ürünü Raziye romanıdır. Romanda yarattığı karakterler, gerçekçi biçimde çizilmiş olsalar da, insanın yaşadığı bütün aşamaların simgeleri gibidirler bir yönüyle. Henüz doğadan ayrışmamışlıkla (Vedia ya da Raziye), yeniden, daha üst bir bilinçte doğaya kavuşmak düşüncesi arasında kalan tüm aşamaların (Çingenelerin, köylülerin, Dayı ve Yeğen’in temsil ettikleri) simgeleri. Ama asıl yoğunluk Dayı ile anlatıcı yeğende, yeni insan tipi olarak beliren genç kahraman arasındaki düşünce çatışması, Anday’ın da çatışmalarının anlatımıdır. Anday, Aydınlanma düşüncesini benimsediği kadar bu düşüncenin sorunsalını da üstlenen bir düşünür şairdir. Bu sorunsal şudur örneğin: Düşüncenin insan merkezli oluşu, insanın kendi yanılgısını durmadan olumlamasından başka bir yere varamayacaktır. Başka bir durumda da var olabilir düşünce: Kolları Bağlı Odysseus’ta, sirenlerin aldatıcı sesine kanmaksızın geçerken tayfaların kulaklarını balmumuyla tıkayan kurnaz Odysseus, o siren seslerinin kendi içinden doğduğunu hisseder ve şöyle bitirir bölümü: “Sağ salim geçtim kendimi.”

 

Bilincin evrimi, ideolojisinden, saplantısından, kutsal örüntülerinden kurtulup kendine bakabilecek bir evrimdir. Çünkü, aydınlanmanın antitezi olan diyalektik düşünce, eleştirel teoridir; kendi kendisinin de eleştirisini taşıyan düşünce sistemi; tarihsel maddecilik. Bunun düşünce tarihindeki süreci değil elbet konumuz; yabancılaşma anlayışının şiirdeki yansımasıdır. “Doğanın yanında bir başka doğa/ Karşıdan bize gözlerimiz mi bakan?” Anday’ın bu saptaması şöyle bir tutum geliştirmesini de sağlamaktadır: “Yok Edecektim Kendimi. Böylece var edebilecektim de.” (Öyle Uykusundan Uyanırken). Doğayı kendi bilincinin bir uzantısı olarak değil, özerk bir değer olarak görür şair. İnsan kendisine yaptığı kötülüğü doğaya da yapmıştır. “Her şair doğaya kötülük etmiş ırkın son temsilcisidir. Bu ırk konuşmayı öğrenmekle doğayı da dilsiz bırakmıştı: Şair, şimdi bu günahın kefaretini ödemekte, doğayı dillendiremese bile, buna en yakın şeyi yamakta, dili doğallaştırmaktadır. Doğa-dil, doğanın dilinden hem eksik, hem fazla.” (Koçak. a.g.y)

 

İnsanın, yok etme ve var etme arzusunu ard arda duyması, bir reddedişten, yıkıcı bir istekten ve onu yeni değerlerle yeniden oluşturmak arzusundandır. Bu devrimci bir çatışmadır ve Anday’ın şiiri, insandaki devrimci çatışmanın şiiridir. Aydınlanmacı bir çatışma bilincidir bu; ama Aydınlanmanın doğa ve insan yorumuna içerden eleştiren, eleştirisinde tutarlı bir ısrar taşıyan çatışmalı bilinçtir. Şair benlik, bu çatışmayı evrenin tüm insan ve doğa değerlerini üstlenecek biçimde tasarlanmıştır Anday’da. Tıpkı Yunus Emre’de olduğu gibi, insanın ve evrenin (yaşam-ölüm çatışmasının örneğin) tüm çelişkilerinin tinsel yükünü üstlenmiş “büyük benlik”tir söz konusu şair benlik. “Büyük benlik” sözü, patolojik çağrışımlar da yapabilir. Ama zaten sanatçı ile deli arasındaki fark, sanat eserinin kendisinde belirgindir. Çünkü ikisi de bir ruhsal çatışmayı farklı yöntemlerle “çözümleme” yaşantısıdır.

 

Bilge Matias’ı dinle öyleyse,

Bütün şiirlerini ve giysilerini yakmıştı.

Kenti yakıyorum diye bağırmış sözde.

“Baktım güneşin rengi bulanmış suda,

Taş taşı öğütüyor, ışık ışığı,

Yel suyu kırıyordu eriyen suda.

Baktım yapraklar bembeyaz dişler gibi,

Baktım üstüm başım bulanmış toza toprağa.

Anladım, çok kalmışım orda...”

 

 

Mahmut Temizyürek

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön