İlhan Berk Benlik Haritası Üzerine Bir Deneme

 

    

 

Yeryüzü ve Gökyüzü, İlhan Berk’in hiç terk etmediği iki sözcüktür. Bu sözcükler, şiir evreninin iki kutbunu belirler ama onun şiir dünyası, bu iki sözcüğün dünyasıyla sınırlı değildir. Yeryüzü ile gökyüzü arasında yaşam bulmuş nesne, sözcük, yaşantı kaynaşır şiirinde. Bu demek yaşanmışlıkların, bilinmişliklerin, yanılmışlıkların haritasıdır şiiri. Onun diline doladığı şeylerin bir listesini çıkarmak, kitapları bir kez daha basmakla, nerdeyse birdir. Bulduğu şiirsel biçimler, modern şiire hep bir gençlik aşısı olmuştur. Mehmet Taner’in şu saptaması, onun yolunun rotasını apaçık çizer: “Ve kendi fizik ötesine, yani bu dünyaya dokunmak itkisiyle yolda. Sadece yolda, çünkü atmosfer kokusu almadan daha, derhal yörünge kaydırıyor.”(1)

 

İlhan Berk, Varoluşunu, şiir yoluyla anlatmış değil, şiirsel deneyle sormuş, sınamıştır. Bu tutumunu sürekli kılmıştır başından bu yana. Dünyadaki varlığı ile, öbür varlıkları şiir deneyimiyle, şiir üzerinden buluşturur, buna metafizik “varlık”lar dahildir. Şöyle düşünmektedir: “Hem her şey şiirlerde değil miydi?/ Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde/ Gider gelirdi.”

Dünyayı şiirsel deneyimle yaşantılaması, kendini kendi benliğine bir davet olduğu gibi, kendi nesne yükünü artırmak üzere, kendini bir zora koşma çabasıdır. Mekan ve zaman içinde kısıtlanmamış bir bakışın cesaretidir aynı zamanda:“Gördüm de söylüyorum sonsuzluk her yerdedir.” Aslında bu tutum kişinin kendi kendine karşı bir düellodur. Başka bir deyişle, insanın, her durumda kendini yeniden sınava çekme tutumudur. Çünkü yazmak dışında yaşantı eylemlerine yabancı bir benlik işlemektedir bu şiir üzerinde. “Bir sayrılığım var benim” diyordu bir söyleşide: “Dünyaya, dünya ile benim arama hiçbir şey koymadan bakarım. Birbirine benzeyen iki şey yoktur; bunu bilmemiz bile yeter. Yeter çünkü gerçeklik, öz ile varoluşun birliğidir.” (Hegel’in kulakları çınlasın). Her sözcük dünyayı yoruma tutmak, ona bir anlam vermekte yatar. Yazmak, budur. Bir çakıltaşı tansığıyla doludur. Bir topluiğnenin de öyküsü vardır. Dil, bunda başı çeker. Şairin bütün varlığı dilin içinde döner. Bu alışveriş her şeyidir onun. Yaşamaz şair, yazar. Bu, yaratıcı yalnızdır, ayrılmıştır demektir.” (2). Bu sözler, İlhan Berk’in yazısının, elli yılı aşan poetiğinin özetidir.

 

Arzu ve benlik. Şair neden yaşamı iptal etsin de, yazıyı, kendi deyimiyle “yazı cehennemi”ni yeğlesin? Bu sorunun yanıtı arzu ve benlik ilişkisindedir. Arzu bir boşluktur; arzulananın yokluğu. Şairin arzusu, evrendir. Evren, kendi dilsel deneyimimizden geçmedikçe, bizde değildir, dışarıda, uzakta, içine doğduğumuz ötekinin anlamındadır. Ötekinin arzusunu arzulayan olmak, İlhan Berk için yeterli bir yöneliş değildir; evrene yansıttığı kendi tüm dilinin arzuladığını arzulayan olarak kurmuştur kendini. Narsizmin aşırılığa vardırıldığında kendini inkar edişidir bu. Aynı yöne gittiğinde tam zıddına ulaşmak gibi. Şair, dili “bedenleşen dil”e dönüştürmek ister. Ben’i merkez almak değil, benin merkezine düşmeden yaşama deneyimidir onun deneyimi. İlerde belirteceğimiz gibi, nesnelerin onun için “bizden biri” demesini isteyendir o. Bu, “yeni epistemoloji”yi anlamadan da İlhan Berk şiirine yaklaşmak olanaksızdır. Evet, bir “ben” vardır, üstelik başat bir “ben”dir bu; ama bugüne kadar yazılmış türden değildir. Niyetimiz, bu gerçeği anlamaktır.

 

Ben ve şey(ler). Onun şiirde kurduğu esasları açıklamak için bu iki sözcüğün anahtar değeri var. Ben, İlhan Berk’te yeryüzünün ve gökyüzünün doğal ya da insan yoluyla yaratılmış tüm “şey”leri karşısında kendi konumunu belirlemek için çalışan ruhsal bölümün adıdır. Şeyler...  Bu sözcük, İlhan Berk için kurucu sözcüklerdendir: “Şeyleri okudum, konuşkan açık bahçeleri.” Şey, İlhan Berk’in o şeye dil ile dokunması, neliğini değil, asıl nasıllığını anlamaya yatkın duyularıyla onu hissetmesi ve bu deneyimlerini kendi şiir tekniği içinde sınaması için başlangıç sözdür. Çok sevdiği filozof Wittgenstein gibi düşünür: “Benim dilimin sınırları, benim dünyamın sınırları demektir”, ya da “yazamadığım, yazıyla deneyimleyemediğim şeyler hakkında susmalı” demektedir, sanki. Kendisinden önceki deneyim ve üretilmiş bilgi, ele geçirildiği anda özenle kaydedilir. Şunun bildiği, bunun dediği, şurada, şu yüzyılda gördüğü vb. günlüklerinin çoğu bu tür notlar içerir. Kitaplarının önemli bir bölümünü bu çalışmaları tutar. Bir bilgi, İlhan Berk’e ulaştığı anda, onda yarattığı ışıma, İlhan Berk şiirinin doğum anlarından biridir. Ama bunlar bir bakıma şair için “hiç”tir, “... şairin asıl serüveni bilinmeyen üzerine kuruludur.” (3) Ele aldığı şey’i duyuşlarıdır şiirinin yapı taşlarından biri. Şair, evrene varlıkların şeyleşmiş halleri olarak bakar. “Düşündüm konumunu ölümün./ küpün, piramidin, silindirin. // Yanlış olan nesne yok.” (Şeyler Kitabı)  Bu demek, şair, belirli bir bilinçte kırılmıştır, belirli bir duyumun deneyiminden geçmiştir ve yeni bir bilince ulaşmıştır; yazdığı da budur. Bu bilinç ve bu deneyimin adına: “Şiirin hayatını yaşamak” der. “Zor olan şiirin hayatını yaşamaktır, yazmak sonra gelir hep.” Ben’in, “nesnelerden bir nesne” ya da “Yeryüzünün bir üyesi olmak için” bulduğu yoldur bu; bulduğu ve seçtiği. Kişinin, böyle olmaksızın varlığını duyumsamakta eksik kaldığı tutkusudur şiirin hayatı. Tutkulu bir hayat. Tutku, ısrarla arzulanan şey, ona Efendi olmuşsa, çalışan Köle, o emekle şiiri yazan, yaratan şairin kendisidir. Tutkuyu Efendi kıldığını bilen de odur. “Cehennemim” dediği bir tutkuyu Efendi kılan Köle şair. O halde, bir köleden nasıl bir özgürlük deneyimi bekleyebiliriz? Ya da o köleden beklemiyorsak, başka kimden bekleyebiliriz?

 

Efendi şiir ile Köle şair. Bu durumuyla, yeni, tanımlanmamış bir şiirsel benlik karşısındayız. Yeni, tanımadığım(ız) bir benlik demek daha doğru belki. Arzusunu “ayna benlik”ten çıkan oyunlarından ve her şeye kadir okyanussal benlik (4) durumundan kurtarıp kendini bir yola çıkarmıştır. Ondaki arzu şudur: Şiir, o benliğin bedenleşmiş hali olacaktır. “Şairi yapan şiiridir” demektedir bir bakıma şair. Sanatçıyı eseri yönetir, de demektedir. İlhan Berk öznesi, şiirin açığa vurduğu bir varoluştur. Ne için açığa vuruş? İlhan Berk olmayana karşı bir açığa vuruştur; her eylem bir olumsuzlama ise eğer. Kişinin eseri var etmesi, bir sonraki aşamadır, daha sonradır, ama bir başlangıç vardır ki insan orada, o köprüde, kendine sormakla başlar. (Ruhum/İlhan Berk köprüden geçiyor, duyuyor musun?”). Şair, eseriyle kendisi arasında o aynaya yansıyan diyalektik karşıtlığı hissetmiş ve yolunu başlatmış demektir. Ben, kendi işini, işleyişini, yapısını, beğenisini, biçimini, biçemini bu çatışma süreci içinde oluşan emekle var eder; şiir adlı bir yapı olarak dışa vurur. Şiir şairini, şair şiirini kurmakta, oluşturmaktadır. Ortaya çıkan eserdeki şiir de şair de, biriciktir; yalnızca kendilerine, belki birbirlerine benzerler; İlhan Berk ve Şiiri.

 

Emekteki yeni benlik. İlhan Berk’in “bedenleşmiş dil” arzusu olmasaydı, bu sonuç olmayacaktı. Beden, insanın bir hayvan olarak da kendilik dilidir. Burada istenen kendisiiçin ve kendininbilincinde bir bedendir. Bu bedendeki benlik yeniyse, dil de yenidir. Yeni olan bu ise, nedir peki önceki belli başlı benlik tasarımları?

 

Bunu felsefe tarihi içinden açıklamak bir yaklaşım verecektir bize. Benlik Sokrates Öncesi filizoflardan Derrida’ya, dinlerden doğu inançlarına kadar bütün düşünce sistemlerinin temel konularından biri olmuştur. Düşünceden davranışa, inançlardan inançsızlığa, bağlanmadan nihilizme, karakterden yaşam tarzlarına hemen her konunun içindeki temel öğelerden biridir benlik. Alexandre Kojeve, Hegel’i incelerken bu sorunu şöyle ortaya koyar: “İnsan ve evrimi ne olmalıdır ki, bu evrimin belli bir anında, raslantı olarak Hegel adını taşıyan bir insan bireyi, bir Mutlak Bilme’ye (bir filozof olmanın neliğine mt), yani kendisine, varlığın tikel ve anlık bir yanını değil (ki bu yanı, Varlığın bütünselliği sanması, hataya düşmesidir) ama kendinde ve kendiiçin olması bakımından Varlığı, eksiksiz bütünlüğü içinde açığa-vuran bir bilmeye sahip olduğunu fark etmiş olsun?” (5). Hegel’in bilinci, insanın yalnızca düşünen bir varlık olmadığını, bundan daha öte bir özellik taşıdığını öngörür. Yalnızca düşünmekte değil, “mutlak bilme”yi de taşımaktadır Hegel’in ben’i.

 

Peki, Hegel’den önce öne sürülen benlik tasarımlarında eksik olan ne idi? Descartes, “düşünen bir varlığım” demişti ve bu yalın önerme modern Batı’nın açılış yolu olmuştu (6).

 

Bu düşüncenin bir başka yönü, Pascal düşüncesindedir. Pascal da insanı güç, iktidar ve varlık karşısındaki düşünsel konumuyla açıklar: “Düşünen saz. – Ben değerimi kapladığım yerde değil, düşüncelerimin düzeninde arayabilirim.” (7).

 

Hegel, önceki yarım kalmış benlik tasarımlarını, özneyi doğrudan merkeze koyarak tamamlar. Hegel, Descartes’ın “düşünen bir varlığım” demesini yeterli bulmaz: “Ben yalnızca düşünün bir varlık değil, mutlak bilmenin taşıyıcısı Hegel’im” der. Hegel için bu da yetersizdir. Şunlar da olmalıdır benlik için: (Kojeve’nin Hegel’den alıp yalınlaştırdığı formülün özetiyle) Ölümlü olduğunu bilincinde bir insan, ama bu insanın gökten gelmeyip emek ürünü bir insan olduğunu bilen bir insan. Bu da yetmez, bu top gürültülerini duyduğuna göre, Napolyon çağında, dahası Jena Savaşı sırasında yaşayan bir insan olduğunu bilendir Hegel. Demek, düşünce yalnızca bilinç değil, öncelikle kendininbilinci’dir. İnsan düşünendir, demek, Varlığı bir anlamı olan sözcüklerden oluşan söylemle açığa vuran bir Varlık demek değildir yalnızca. İnsan, sözcükler ve bunlara ilişkin bir söylem düzeniyle, varlığı açığa vuran kendisinin varlığını, kendinin açığa vurduğu varlık karşısında bulan, konumlandıran, böylece kendisini açığa vuran varlıktır. Başka bir biçimde anlatmayı denersek: İnsan, yalnızca düşünen varlık değil; yalnızca düşündüğünü bilen varlık da değil; varlığı düşündüğünü bilip bunu söylemsel bir dil içinde açığa vuran varlıktır; ama bu da değil; benliği ile düşünen varlık olan kendisinin varlığını açığa vurduğu varlık karşısında açıklamış olan varlıktır.

 

Psikanalist Joel Kovel, daha da kısaltır bu benlik tanımını: “Merkezinde birinci tekil şahıs bulunan zihinsel temsiller topluluğu”(8). Kovel’e göre, Ben’in kendi varlığı algılaması demek, kendi varlığında tüm varlığın tenleşmiş olduğunu bilmesi demektir.

 

İlhan Berk’in formülünde ise, “bedenleşmiş, bunu dille yapmış” olmak vardır. İlhan Berk, yöneldiği nesneyi merkeze alıp onu yazıyla yaşantılayarak “benim kim olduğumdur bu” varoluşunu deneyimlemektedir. Bir bakıma, Hegel’in “ben yalnızca düşünen bir varlık değil, “mutlak bilmenin taşıyıcısı Hegel’im” yargısına benzer, İlhan Berk’in eylemi. O halde, Hegel’in öngördüğü gibi sormalı:

Peki o halde İlhan Berk nedir?

İlhan Berk, şu yanıtı vermiştir çoktan:

“-Nesnelerin dili olsa sizin için ne söylemesini isterdiniz?

                                                       Bütün nesnelerin ‘bizden birisi’ demelerini isterdim.” (Şeyler Kitabı)

 

“Bizden birisi” oluşu yukarıda açıklamaya çalıştık. Ama şairin, Hegel’deki “mutlak bilinç taşıyıcılığı”na benzerliği, “ben geleneğim” bilincinde temsil edilmektedir. Der ki: “Her şair eğer şairse bir gelenek koyar.” Buradaki “taşıyıcılık” hem şiirini yükü (gelenek) hem nesnenin yüküdür. İlhan Berk’teki iki yanıt, (“nesnelerden biri” ve “ben geleneğim”) kendisini dünyadaki varlıklar karşısında eşit konumlayışı ile, tarihin yükünü taşıyıcı olarak konumlayışıdır. Taşıyıcı olana İlhan Benk benliği katılmıştır; bu yeni ben önceki tüm şair benliklerin yükünü de üstlenmiş olmaktadır.

 

İlhan Berk’in gelenek karşısında, önceki birikim karşınındaki konumunu açıklayan kavramlardan biri de, Mehmet Taner’in dediği gibi, “diyonizyak” kavramıdır. Çocukluğun hem geleneksel, hem coşkusal ve hem de animist ruhuna bağlıdır Diyonisos bilinci. Asıl ilgisi tüm zamanlardaki nesnelere, nesnelerdeki şiire yönelmiştir bu çocuğun. Üzerinde yaşantı tortuları birikmiş şeylere ve tansık (mucize) taşıyan anlara yoğunlaşmış bir çocuk yazıyordur bu şiirleri. Bu çocuğun şiirlerinde bir animizm (cancılık) hissederiz, dile getirdiği nesneler canlıdır, kapı canlıdır, taş canlıdır, kilit canlıdır. Onlar ruhlarını konuşurlar İlhan Berk ile, en gizemli yanlarını açıklarlar. Müjde Bilir ile söyleşisinde (3) şairin, bu çocuk gözünün, bu ruhsal özelliğinin apaçık bilincinde olduğunu anlarız, şiirinin bu yanını ısrarla vurgular şair. Bu çocuk, dünyada bulunmanın mutluluğunu, varlığın var olmaktan aldığı gönenci yazıyordur. “İyi anne”den miras duygusunu. Diyonisos’un, “iki kez doğan” anlamı gibi,  “ilk kez doğan” anlamı da vardır; arınmayı bir ilk doğuş gibi imgeler bu ad. İlhan Berk de, “dünya karşısında çırılçıplak” olma anlamına ve birçok şiirinde kullandığı gibi, “ilk kez” olmanın şiirsel deneyimine denktir. Diyonisos’a bir benzerliği de erotik bir şiir yazmasındadır (Özellikle Aşıkane ve Güzel Irmak). İlhan Berk, erosu, sistemliliğin, yasağın karşısında yabancılaşmamış bir varoluş erinci olarak hisseder. Eros her yerdedir, nesnelerin geometrik yapılarında da gizli olduğunu İlhan Berk göstermiştir bize. “Bir Dioniysos’cu gibi baktım yaşama ve her zaman büyülü bir sevinç duydum dünyada olmaktan.” (9).

 

Şair, benliğini dünyaya kaydetmek eylemini, “hiçbir yere ait olmadan her yerde” olarak sürdürmektedir, Diyonisos gibi. Benliğin dünya ile deneyimleri sonucunda beklediği, nesnelerin “bizden birisi” demesidir. Diyonisos’a benzerliğini, kendini ötekileştirme yeteneğinde de görmelidir. Benliğini dışsallaştırırken Berk, nesnelere içten ve kişisel yakınlığını, kimi zaman da ötekinin bedeniyle dillenmiş bir şiiri yazmaktadır.

 

Başlangıçta ne vardı? Nesnelerin “bizden birisi” demesini arzulayan şairi anlamak için serüveninin başlangıcına dönmeli. İlk şiirlerinden biri “İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın” diye başlar ve çalışanların cephesindeki yerini, gözleyen ve gezginci bilincinin duyuşlarıyla verir. İstanbul yaşamını bir emek yüceltimiyle betimler. İnsanın emekten doğmuş varlık olduğunu duyumsayıp duyurmayı amaçlar. Bu kitaptaki şiirlerden biri, “22 temmuz 1950” şöyledir:

 

“İlhan Berk köprüye geldiği vakit

Ortalık henüz ağarıyordu

Bir kuş delicesine uçuyordu

Bir kadın durmuş ona bakıyordu.”

 

Bu şiirden yaklaşık dört yıl sonra ise İkinci Yeni’nin başlangıç simgelerinden olan şu şiiri yazar:

 

“Ruhum,

İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?

Bir serçe yavaş yavaş uçuyor

Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor

Düştü düşecek dalından bir yaprak.” (Saint-Antoine’ın Güvercinleri).

 

Bu iki şiirdeki zaman, durum, oluş ve nesnelerdeki farklılaşma anlamlıdır: İlk şiirde kuşun delicesine uçması ile, sonrakinde türünün de belirip (Serçe) artık bir mutlak uçuş bilinci, değilse de, yeteneği olduğunu bilen bir kuş olarak (“yavaş yavaş”) uçuyor olması, İlhan Berk’in benlik algısı için başlangıç kararlığının; şairin varoluşsal sürecinin farkındalığının yetkin bir örneğidir de bu şiir. İki şiir arasında geçen bu dört yıl içinde şair benlikte, İlhan Berk’te nasıl bir değişim olmuştur? İlhan Berk, yalnızca düşünen bir varlık değil, düşündüğünü düşünen bir varlık da değil, Hegel’in vurguladığı biçimiyle, artık kendilikbilinci’ni taşıyan bir varlıktır. Bir şair insan olarak İlhan Berk’tir artık. İmgenin mutlak yükünü üstlenmiş bir şair: bu demek, benliği nesnenin yükünü üstlenmiştir. Ruhuna kendisini duyup duymadığını sormaktadır o benlik. Serçeye yansıttığı (“yavaş yavaş” bu demek, kendinin farkında, telaşsız, güvenli) uçuş, poetik oluşumunda bir güvenin, bir telaşsızlığın ifadesidir; aynı zamanda hınçtan ve yarıştan uzaklaşmıştır. (“Bu, yaratıcı yalnızdır, ayrılmıştır demektir.”) Kendilik bilincinin oluştuğu ve bu oluşun dışsal bir varlık olarak biçimlendiği bir dönemdir bu dönem. Çünkü İkinci Yeni’nin başlangıcı sayılan bir şiirin yaratıcısı, “şairinsanoluş”u bilen, bu bilincin yükünü şiirin karşısında konumlayan insandır o. (Saint-Antoine’ın Güvercinleri). 

 

Şair insan? O halde şair insan nedir? Bir genelleme yapmak yerine İlhan Berk’in şiir evreninde, kendiiçin yaptığını düşünmek daha doğru olacaktır. “Şairin toprağı, insanlar, sıradan bitkiler, hayvanlar, dur durak bilmeyen gökyüzleri, çığırından çıkmış güneşler, sevgilinin yüzü, demirin, tiftiğin işlenişi, yüreğin derin ırmağı, bir yaprağın hayatı, denizler, Süleyman’ın ezgileri, Muhammed’in çocukluğu, kuş sürüleri, gettonun göbeği olan Delancy, labirentler, kargaşa, emeğin ve cinselliğin tarihi ve yosunlar ve akşamüstleri ve ormanlar ve Homeros ve terör ve günbatımları ve acının ve ölümün ve karasevdanın yatağıdır.

 

            Nuh’un gemisine aldıklarıdır.” (10)

 

Evrenine her sabah taptaze uyanan şair olduğu bilinci ona bir bakış verir: “Dünyaya, dünya ile benim arama hiçbir şey koymadan bakarım.” Bu bakışın ruhu her zaman şaşırmaya açık, merakı her zaman diridir. Bu, kendini gerçekleştirmiş bir yaşama tarzı, dahası yaşama tutkusudur. Belki de bu nedenle ölümü anlamadığını yazar. (Ölüm üzerine birçok güçlü şiiri vardır oysa. “Uzat ellerini, küçük sürgünüm/Uzat bana/El eledir çünkü aşkla ölüm”) Tutkuları için libidinal enerjisini her zaman diri, canlı tutabilmek için, büyüksemenin ağır yükünden kurtarmıştır benliğini. Bunu evrenindeki genişlikten, uzak ve yakın dünyaları birleştirirkenki güçlü soyutlama yeteneğinden anlıyoruz.

 

Bir de daha somut bir şeyden: Şairin patatesle ilgili bir yazı serüveni vardır. Onu burada anmak, büyüksemenin ağır yükü konusunda şairi tanık tutmayı sağlayacaktır. Bilindiği gibi, Berk Sözlüğü’nde olumsuzlanan tek varlık Patates’tir. “Patates’i sevmem” diye başlar düzyazı şiir, ve şöyle biter: “Anlayacağınız bir kişiliği yoktur patatesin/ Patatesi sevmem”. Üçüncü şahıslara, okuyanlara Patates bir güzel aşağılanmıştır bu şiirde. Patates’e seslenişi de aşağılayıcıdır, “bu” ya da “o”dur” Patates. Bu şiirin tarihi 1978’dir. Bu şiire, şair, 1988 baskısında bir “ek” yapmıştır. O ek şudur:

 

“Sevgili patates, bu eki seni çok karaladığım, çok kötülediğim için düşünüyorum. Bu 1998 yılının Eylül ayının öğle sonunda –yıllar, yıllar sonra- senden özür diliyorum. Biliyorsun, kişiliğini korumadığın, uluorta her şeye karıştığın için seni sevmediğimi söyledim. Ben ki bu yeryüzünün nice sıradan nimetlerine övgüler düzdüm de, bunu senden, yalnız senden esirgedim. Senin kendini hiçe saymana, ona sahip çıkmamana, dağılmana, harcatmana, öfkelendim, kızdım.

            Ama işte neden sonra, senin asıl büyüklüğünün bu sıradanlıkta, bu paylaşımda, bu yitişte olduğunu anladım. Böylece de asıl kişiliğinin bunda yattığını gördüm. Bunun için de kendini beğenmiş, bir ona sarılmış kulunu bağışla. Elinden tut onun: tut ki bu dünyaya bir anlam vermenin bu sıradanlıkta, bu yitişte olduğunu anlasın. Hoşça kal.”

Bu “ek”, bu özür, şairin yalnızca bir jesti değil, poetikasındaki belirgin bir özelliğin tutarlılık arayışıdır. O özellik ise, çok sevdiği, her fırsatta andığı ve yorumladığı şair Homeros’ta var olan, belirgin şu özelliktir: İlyada ve Odysseia’yı okuyan herkes görecektir, Homeros’un yerdiği, aşağıladığı, eleştirdiği hiçbir insan, bir topluluk, bir düşünce, bir tutum, bir hayvan, bir silah, bir bitki, bir eylem yoktur. Evrendeki her şeye olan biten her şeye aynı özenle yaklaşır şair. Daha doğrusu, o insanın, o şeyin kendisiiçin düşündüğü, uygun bulduğu iyilik anlayışının içinden görür o kimseyi, o şeyi. Oysa kötülüklerin, savaşın, ölümün, şiddetin, başa gelebilecek her türlü belanın, trajik olanın destanıdır bu eserler. Eserdeki olumsuz yakıştırmalar, çatışan güçlerin birbirlerine karşı nitelemeleridir, Homeros’un değil. Bu özellik, Homeros şiirinin karakteristiğidir. Bunu iyi anlamış ve eserinde uygulamış iki kişi: Biri İlhan Berk, öteki Yaşar Kemal’dir.

 

Tuhaf bir Modern. Ya da: “İşte Keops, işte sokak, işte atlas.” Kazandığı hiçbir deneyimi baş tacı edip orda durmuyor. Orhan Koçak’ın o kusursuz yazısının başlığıyla: Kalmak İmkansız. (13). Bulduğu ustalıkları bir kazanç saysa bile, çocuğun algı evreninde, onun taze ve diri bakışında (animist algısında) durmayı, şairliğinin olmazsa olmaz koşulu sayıyor. İlhan Berk de acemiliğe över, Turgut Uyar gibi. Şiir için, koşul da değil, varoluş biçimidir çocuk ve acemilik. Bu düşünceye ilişkin şu betimleme daha yetkindir:

“Yer kabuğunun üzerinde sürekli kaynayan bir yeraltı suyudur da sanki; zamanı dondurduğunuzda belirgin bir kimliğe bürünmemekte, ama açtığınızda bir özlü, anlamlı sürece dönüşmektedir bu şiir. (O yeraltı suyunu, denizin altında ilerleyen sessiz bir beyaz tekne ile değiştiriniz.)”(Mehmet Taner).

 

İlhan Berk, bu tutumunu şiirde sık sık imler, başından beri. İkinci Yeni başlangıcı saydığı şiirinde şöyle der:

 

Bir çocuk ilk gülüyor

Bir ağaç çiçek açıyor.” (Saint Antoine’ın Güvercinleri)

 

İlk dizenin ilan ettiği heyecan, yaşamda her zaman olanın sanki ilk kez yaşantılanması, bu deneyimin şairde ışımaya denk düşen duygusu ve dünyanın tazelenmesidir. Bunu hangi sözcükle, nasıl bir biçim içinde söyleyeceği, şairin yaşantıyı deneyimlemesiyle doğrudan ilişkilidir. Hiçbir şey önceden hazır değildir. Hazır bulduklarını deneyerek kendinin kılmadıkça da uzak durur. O nedenle moderndir daima. “Şimdi”de ve “burada”dadır hep. Kendi modernliği ile çatışması, şimdi burada’nın zaman ve mekan aşkınlığı içinde yaşantılanmasında (“kendi fizik ötesinde”) görülür. (“Gördüm de söylüyorum sonsuzluk her yerdedir.) Şair, yeni bir durum kıyısında dünyayı algılayan benliğinin deneyimlerini yazmaktadır. İlhan Berk haritasının kerte ve kumpas çizgileri, o karşılaşma anındaki İlhan Berk elinin titreşimleridir. O yüzden bütün şiir serüveninde şahsi el yazısı apaçık belirir. Şair, hapsedildiği dünyadan bu yolla çıkış bulmuştur. Şiiri, sözcüklerin hangi durum ve nasıl bir yaşantıda kendisini bir eylem gibi duyurduğunu verir bize. Bu nitelemeyi güçlü biçimde yansıtan şiirlerden biri Bir Kıyı Kahvesi’dir.

 

Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?

Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.

Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara

yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu

öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.

Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.

Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,

-Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup

denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük

bir boşluk bırakıp sonra da arkasında

kalktı.

            Biz işte o zaman gördük onu

ve çekilen denizi.

            O zaman çıktık kendimizden.

 

Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök.

 

İşte haritada göğün ve yerin birden sınırlarını belirleme ânı ve durumu. Bu haritaya önceki göz alışkanlıklarıyla bakamayız. Örneğin bu şiir Garip akımına kadar gelen, Nazım Hikmet’in de içinde olduğu “Sözel şiir” geleneğinden değildir. Sözlü şiirdeki anlam ile bu iki şiirdeki anlamlar da kendisini duyurma araçları farklılaşmış anlamlardır. Resim keskinliğinde çizilmiş bir görüntünün içindedir o anlam örneğin. Olağanda gizli olağanüstülüktedir şairin gözü. “Deniz çekildi” sözünün onu duyanların yaşantılamasındaki olağanüstülüktedir. Bu bir haber bildiriminden öte, birbirine zincirleme bağlı yaşam örüntülerinin duyumsanmasını sağlayan bildirimdir. Yalnızca bu da değil, özneye ne olduğunu duyurur ve şiir yeni bir aşkınlıkta, bu demek yeni bir eşikte son bulur.

 

“Biz işte o zaman gördük onu

ve çekilen denizi.

            O zaman çıktık kendimizden.”

 

Şiirde düşünce de, “anlam” da belirgin değildir. Aksine, bunlar bilinçli bir biçimde gizlenmiştir. Şair, kendisini bir anlamı dikte eden yazıcıdan da kurtarıp onu da özgürleştiren bir anlam özgürleşmesi denemiştir. İkinci Yeni ile şiirin kazanımlarından biri budur ve İlhan Berk akımın bu yazısız manifestosunun öncü yazıcısıdır. (Muzaffer Erdost’un Anlamsıza kadar özgür olmak dediği olgular ilk kez İlhan Berk dile getirmiştir.) Cemal Süreya’nın İlhan Berk için söylediği sözlerin yankısı da buralara dayanır: “İşte Keops, işte sokak, işte atlas.”(11). Süreya, yol arkadaşını şöyle tanıtır: “Şiir serüveni altmış yılı buluyor. Birçok dönem yaşadı. Bütün devinimleri sınadı. Her seferinde eski kendisini inkar eder gibi göründü. Hayır... anılarını silmek, bildirdiklerini unutmak istedi. Sentezi değil, gelişigüzel sıralamayı ve bundan büyük tadlar çıkarmayı özledi. (...) Yeryüzünde her şey yazılmak için varmış gibi geliyor ona. Sözgelimi bardağa bardak olarak değil, yazılacak bir şey olarak bakıyor. Gökyüzünde de öyle. Şöyle diyor sonra da: “Gökyüzüne böyle bakan adamın hayatının cehennem olması doğaldır.” (a.g.e.). İlhan Berk‘in bu cümlesi daha sonra açıklayacağı gibi, “yazmakla yaşamayı birleştirmiş” bir insan deneyiminin, bu iki farklı deneyimin tek bir deneyimmiş gibi görülmesinin yarattığı cehennemdir (12). Şair, kendini, hiçbir zorunluluğu olmadığı halde bu yaşantı pratiğinin, bu nesne yükünün içinde bulduğunda, yazıyı da bir cehennem olarak duyumsadığını vurgular sık sık. Benliğin zorunluluğu olumsuzlayarak özgürleşme sürecine girmesi de, bu yolu bilinçle seçmiş olmasıyladır. Köle, emeğine sahip çıkar ve efendinin zoru olmadan da işini, emek sürecini sürdürmekte asıl özgürlüğün yaşandığını bilir ve bunu deneyimler. Bu köle yaşantısı, bu zorunluluk düzeyinde tutkulu emek süreci, şiire bu bağ, bu yaşantı şiirin özgürlüğüdür; şairin zorunluluğu. Sık sık söylendiği gibi, şiir kıskançtır, kendisiyle ilgilenilmediğinde, başka yollara sapıldığında hemen dışlayıcıdır. İlgiyi daima kendi üzerinde ister.

 

Cemal Süreya’nın imlediği Keops’un anlamını düşünürsek, (yapımı en uzun süren piramit, 30 yıl boyunca taş taş üstüne, hesap hesap üstüne) şair yalnızca “şimdi burada”yı değil, tarihi de böyle düşündüğünde geçmişten aldığı birçok ölü sözcüğü bugüne getirmesi, onu bugünde duyumsaması, onu yeni bir bakışla canlandırıp yaşantıya katması, şiirinin sürekli durumu, şairin vazgeçmez tutumudur. Beri yandan, dergilerdeki en yeni şiiri de okuyan, en yeni yazıdaki bir düşünceyi de tartıp tartışandır İlhan Berk. Şairin o yüzden “Dünyada benden gizli bir şiir yazılmayacağına inanıyorum” der. “Bir anlatı doymazıyım ben” der başka bir yerde de.  Hem kitap, hem sokak, hem tarih, hem bugün, hem gökyüzü, hem yeryüzü. Hem açık, hem gizli. Ama nereye baksa tutkusuyla bakan bir insan ve belki o yüzden her zaman genç bir şair. Bu bakışta şairin hazır bilgilerden oluşmuş bir benlik duygusu değildir iş gören ve şiiri yapan benlik; o benlik şiir uğruna çalışkan olmayı varlığının esası yapmıştır:

 

Her gün böyle gelip dünyadaki yerini alıyor.

'Zor olan, diyor, şiirin hayatını yaşamaktır.

Yazmak sonra gelir hep.' Bir bardak su ister

Gibi kolay çıkıyor bu sözler ağzından.

Kendiyle daha bir içli olmak için sonra

Her zamanki eski koltuğuna gidip oturuyor.

Göz göze geliyor ağaçlarla denizle gökle. Bir top

Karanfilde gezdiriyor ellerini. Burnuna götürüyor.

Sesleri dinliyor sonra. İyi akşamlar diyen

Yoldan  geçen bir sesi. Gürültülerle inen sabahı.

Sessiz otları. Düşen günü.

                                               Sesleri.Sesleri.Sesleri.

Böyle bütün gün sesleri dinleyip

Çekiliyor sonra,

                          dünyadaki yerine.

                                                           (Ozan ve Sesler, Deniz Eskisi)

 

 

Etkilenen tin ve beden. Biz onun şiirinde İlhan Berk’i, İlhan Berk’de de onun şiirini buluruz. İkisi arasında aslında, bir yabancılaşma, bir şairanelik, bir gibi yapma yollu takiyye, şair ile şiiri arasındaki şiiri ile yaşamı arasındaki o mesafe, hem poetik hem de dizelerine yansımış özelliğiyle yoktur. O, Hegel’in sözünü ettiği kendininbilincidir, onda öz ve varoluş şiirle bütünleşmiştir; bu benlik içinde devinir yazı. Şiirinin farkını oluşturan, bu tutumu başından bu yana ısrarla sürdürüyor, ve bundan başka bir yaşama yüzünü dönmüyor oluşudur (“Ruhum, İlhan Berk köprüden...”). Onu bir bakıma, şiir yazdığı süre içindeki Arthur Rimbaud’ya benzetebiliriz. Şiiri bıraktığı anda bambaşka bir adam olmaya da karar vermiş ve uygulamış olan Rimbaud’ya.

 

İlhan Berk’in ilham benlikleri. “Ben geleneğim” diyen İlhan Berk, kendisi için birkaç başlangıç işareti görür. Bunlardan biri Ahmet Haşim, biri Walt Whitman, biri Apollinarie, biri Ezra Pound, biri de Necip Fazıl’dır. Bir ara Dağlarca’ya, Necatigil’e de özenle baktığını söyler. Biz onun şiirinde önce ve zamanında yazılmış tüm şiirin gölgesini, izini, eleştirisini, karşıtını, sürdürülüşünü ve terk edilişini buluruz. O şair, şair benini yapılandırırken şiiri de yapılandırmış, eskiyi bugüne getirmiştir, her zaman “yeni bir yapıya.” (Witgenstein).

 

İlhan Berk, Divan şiirine ve modern şiire yaklaşırken etkilenmelerini cömertçe sergiler. Kendi önüne baktığında en çok Ahmet Haşim’i gördüğünü söylemesine karşın, şiirinde görünür bir benzerlik yoktur. Haşim’in şiiri, akşam, gece, gölgeli zamanlar gibi belirli anların hüzünlü duygusunu, romantik huzursuzluğunu, sözsel bir şiire başvurmadan, anlamdan öte ses imgesi ve soyutlaması güçlü bir yapı taşır. İlhan Berk’de ise, hüzünden önce neşe vardır. Dünyada bulunuyor olmanın sevinci. Bu sevinci gölgeleyen tek olgu (cehennem) bu eylemi yazmaya zorunlu olduğunu bilmesidir bir bakıma. Zorunluluğu, daha önce de belirtildiği gibi, benliğin kendini yaparken kullandığı bir araç olarak yazıyı seçmiş olmasındandır. Bu zorunluluk Dağlarca’nın ve Necatigil’in varoluşuna benzerdir bir bakıma. Ama Necip Fazıl’ınkine değil. Nazım Hikmet’ten, Garip şiirinden söze dayalı şiire yakın olmadığı, Necip Fazıl’a, özneye bir yakınlık duyamadığı için uzaktır. (Nazım için yazdığı Romançero’da, onu yüreklilikle selamlar.)  Melih Cevdet Anday’ın kurduğu evren ile buluştuğu birçok şiiri vardır.

İkinci Yeni yoldaşları için ise... Ece Ayhan’la başlarsak, Mehmet Taner’in saptamasını hatırlatmak yerinde olacaktır:

 Şiiri o kadar yenilik taşımasına rağmen, E. Ayhan’da, şiiri ile birlikte bir yeniden doğuş gözlemeyiz. Ya da bir yeniden doğuş isteği.

Sanki zaten kadim bir ikinci doğuş anının sularına demirlemiştir ve oradan hükümrandır. Değilse, orası ona hükümrandır.

(Fizikidir.)

 

İlhan Berk’te ise, Galile Denizi’nden Çivi Yazısı’ndan başlayarak hep bir yeniden kanatlanma arzusu belirir. Çivi’ye, katılığa, katatoniye dek bunun için olanak aradı.)

 

Cemal Süreya ile birçok yönden benzerdir. Örneğin, Cemal Süreya da Diyonizyaktır, erotik bir şiir yazmıştır. İlhan Berk’teki sevinç, varoluş neşesi onda da vardır. Kimi zaman bu neşe, büyük bir kederi gizlese de, belki gizlediği için Süreya’da daha güçlüdür. Buna karşın, Cemal Süreya, İlhan Berk’i anlamak konusunda cömert ya da cesur değildir. Edip Cansever ile yakınlığı, kimi söyleşişlerin, etkileşimin açık yakınlığıdır. Turgut Uyar ise, İlhan Berk ile şiirsel kan bağı en güçlü şairdir.

                                                             ***

İlhan Berk ile Bursa’da karşılaştığımızda sordum:

“Şiirinizi nasıl bu denli genç kılabiliyorsunuz, her zaman?”

Yanıtı kısaydı: “Okuyarak.”

 
 

Mahmut Temizyürek

 
 
                                                                            ***

1. “Şiiri o kadar yenilik taşımasına rağmen, E. Ayhan’da, şiiri ile birlikte bir yeniden doğuş gözlemeyiz. Ya da bir yeniden doğuş isteği.

 

Sanki zaten kadim bir ikinci doğuş anının sularına demirlemiştir ve oradan hükümrandır. Değilse, orası ona hükümrandır.

(Fizikidir.)

 

İlhan Berk’te ise, Galile Denizi’nden Çivi Yazısı’ndan başlayarak hep bir yeniden kanatlanma arzusu belirir. (Çivi’ye, katılığa, katatoniye dek bunun için olanak aradı.)

 

Atlas ve Kül’de onu, nisbeten korunaklı iki kayalık koy güzergahına tutulacak sanırız. Birden o, Galata ve Pera ile, yeni, saydam (fakat tok) gövdeli kanatlar döker.

 

Onun, “şiir anlamsızdır”a ya da aslında: “anlamdan gayrıdır”a varan yaklaşımından, “söz –benim sözüm- belirli bir varlığı imlemez, açıklamaz” mesajını alıyorum. (Kaygı.)

 

Yer kabuğunun üzerinde sürekli kaynayan bir yeraltı suyudur da sanki; zamanı dondurduğunuzda belirgin bir kimliğe bürünmemekte, ama açtığınızda bir özlü, anlamlı sürece dönüşmektedir bu şiir. (O yeraltı suyunu, denizin altında ilerleyen sessiz bir beyaz tekne ile değiştiriniz.)

 

Antolojilere alınamaz. Müzelerde sırf kaideleri bulunan bulutları andırıyor./ (Diyonizyak): Sözcükleri kararsak.

 

Adını etmeden, (kendiliğinden,) fizikten öte.

Ve kendi fizik ötesine, yani bu dünyaya dokunmak itkisiyle yolda. Sadece yolda, çünkü atmosfer kokusu almadan daha, derhal yörünge kaydırıyor.

 

((“Siz bir F’diniz Ön Asya’da” (İlhan Berk)

-Ne kadar çok F harfi dökülüyor farkında mısın- (Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e mektubundan)

Ve fakat,

“Bin yıl bir M sesiydim Aşağı Mısır’da.” (İlhan Berk))

 

“İlhan Berk şiirinde aforizma üstüne aforizmalar”- yazılacaktı!

 

Artık “İlhan Berk şiirinde aforizma üstüne aforizmalar”ı yazabilirsin.

18 Eylül 2004, Bağla Koyu

(Mehmet Taner’in notlarından).

 

 

2. Cumhuriyet Kitap, A. Şebnem Birkan söyleşisi, 30 Eylül 2004, Sayı: 763.

3. Varlık, Müjde Bilir ile söyleşi, Ocak 2003: “Her dize kendi başına yürümeyi bilmeli”

4. Bu durum “Okyanussal benlik”in şiire yansıması değil midir? Önce, nedir okyanussal benlik? Psikanalizin bir kavramıdır ve kökleri bireyin yaşamının ilk evresine dayanır. Henüz insan yavrusu dünyayı dışsallaştırmamıştır. Aksine, dışarıyı, her şeyi benliğinin bir uzantısı olarak algılamaktadır. Bu yavru, tümgüçlü (kadirimutlak) bir duygu ve bir daha asla erişemeyeceği bir evrenle ben özdeşliği duygusu yaşar. Her şey, tüm yaşantılar ve yavrunun algılayabildiği evrenin tüm hali, o benliğin halleri olarak başlayıp biter.

 

Ne zaman ki, bu duygunun karşılığı olmadığını anlamaya başlar, ilk narsistik yarayı da o anda, o deneyimle alır. Bu duygunun benliğin tamamlandığı dönemden sonra da belirtilerinin olması, egonun kendisi ile öteki arasında, iç ile dış arasında mesafeyi ayrımı algılayamamış, bu bilgiyi yerleştirememiş, bu deneyimi içselleştirememiş olmasıyla ilgilidir. Her narsistik yaralanmada telafi çalışması, egonun muktedir gücünün fantezi yoluyla doyurulması için işler. Beri yandan bu duygunun başka telafi biçimleri de vardır.

 

5. A. Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, sf. 36. YKY. Çev: Selahattin Hilav.

 

6. “Duyularımız zaman zaman bizi aldattıkları için, hiçbir şeyin duyularımızın bize onu sunduğu gibi olmadığını kabul etmeye hazırdım. Geometrinin en yalın konuları üzerine uslamlamada bile yanlış yapan insanlar olduğuna göre, şu yargıya vardım ki ben de herkes gibi yanılgıya açıktım, ve daha önce geçerli belgitlemeler saydığım tüm uslamlamaları yanlış olarak reddettim. Son olarak, uyanıklık durumundaki algılarımız gerçek olmaksızın bize uykuda da gelebildikleri için, kafama giren hiçbir şeyin düşlerimin yanılsamalarından daha gerçek olmadığını varsaymaya karar verdim. Ama çok geçmeden gördüm ki, böyle her şeyin yanlış olduğunu düşünmeyi isterken, düşünen Benim bir şey olduğum zorunlu olarak gerçekti. Bu gerçek, Düşünüyorum öyleyse varım, kuşkucuların en aşırı önermelerinin tümünün de sarsmayı başaramadıkları denli sağlam ve güvenilir olduğuna göre, şu yargıya vardım ki, bunu aradığım felsefenin ilk ilkesi olarak güvenle kabul edebilirim.” (Ruhbilimin Öncüleri, Fancher, İdea Y, 1990, Çev: Aziz Yardımlı, sf. 25)

7. “Düşünen saz. – Ben değerimi kapladığım yerde değil, düşüncelerimin düzeninde arayabilirim.”. Elimde ülkeler bulunsa bile daha büyük olmazdım. Enginliği yüzünden kuşatıyor beni evren, yutuyor bir benek gibi, ben de düşüncelerimle kuşatıyorum onu.” “Bir sazdır insan, pek güçsüz yapısı ile; ancak düşünen bir saz. Pusatlarla donanması gerekmez evrenin onu ezmesi için: Bir buğu, bir su damlası yeter on öldürmeğe. Oysa bir ezivereydi insanı evren daha soylu olurdu onun öldürüldüğünden, insan biliyor öleceğini, evrenin insana olan üstünlüğünü de biliyor, oysa evren bunların bir tekini bile bilmiyor. Bizim bütün önemimiz düşünceden dolayıdır: bundan geliyor bizim kendimizi büyük görüşümüz. Bizi doldurmayan mekandan, zamandan değil.” (Blaise Pascal, Düşünceler, Oluş Y.  1966. Çev: İsmet Zeki Eyüboğlu).

 

Gilles Deleuze, Rimbaud’nun ünlü “Ben başkasıdır” sözünü yorumlayışını da anımsamakta yarar var:

“Başkalığın ötekisinin farkı –düşünce içinde engel teşkil eden dış bir ötekidir bu – işte böyle bir iç sınır olan yabancılaşmanın ötekisidir.

 

Peki, nedir yabancılaşma? Kant’ta öznenin yabancılaşması, kesin olarak, her ikisi de kendine ait olan bu iki biçimin ikinciliği tarafından ikiye yırtılmış olmasıdır: Alımlayıcılık biçimi ile kendiliğindenlik biçimi arasında. Birdenbire, “ben başkasıdır” ifadesinin ne anlama gelebileceğini anlar gibi oluyoruz. “Ben başkasıdır öncelikle Rimbaud’un bir ifadesidir –edebiyattadır. Bağlamı alabildiğine klasiktir. Saf Aristocudur, çünkü “ben başkasıdır” formülünü açıklamaya giriştiği her iki defada da Rimbaud, bu formülünü açıklamaya giriştiği her iki defada da Rimbaud, bu formülü son derece klasik bir felsefenin felsefi dayanağı olarak ortaya atar. Rimbaud’nun Aristo üstüne ders veren bir hocası olduğu aşikardır. İşte Pleiade’da (1971) yayımlanan iki numaralı mektup: “Ben başkasıdır. Kendini keman olarak bulan oduna  ne yazık. Kaplan uyanırsa... düşüncemin tomurcuklanıp açışını seyrediyorum, bakıyorum ona, inceliyorum onu.”

 

Aristo bize diyor ki, madde var, sonra da onu içten biçimlendiren biçim var, form var. Madde, diyelim ki bakır; borazan ise bu biçim altında dökülmüş olan bakırdır. Bundan daha klasik bir şey olamaz ve Rimbaud kendini bir maddeye benzetip şöyle diyor; Düşünce biçimlendiriyor beni. Öteki örnekteyse odun keman oluyor, ona birileri keman biçimi veriyor ve yeni kapasiteler kazanıyor.

 

Rimbaud buradan bağlamı hiç kuşkusuz mahveden, parçalayan “ben başkasıdır” formülünü türetiyor. Derdi şiiri bulmak, buna uygun düşen şiir eylemini yapmaktı. “Ben başkasıdır” formülüne uyan felsefi emeği yapacak olan ise Kant’tır.” (Kant Üzerine Dört Ders, G. Deleuze, sf. 60. Öteki Y.)

8. Tarih ve Tin, Ayrıntı, 1994. Çev: Hakan Pekinel. Sf. 57.

9. Uzun Bir Adam, YKY, 1993 sf. 64

10. İlhan Berk, Akşama Doğru, YKY, sf. 123.

11. C. Süreya, 99 Yüz, Kaynak Y. 1992. Sf. 319.

12. İlhan Berk, Kült Kitap, YKY, 1998. Sf, 10.

13. Defter, Sayı 19, 1992, Kış. “Şairin arayışı, üslup, yeterince sürdürülmüşse eğer, bulunamayacağının anlaşıldığı noktaya kadar götürülmüşse, ele geçmeyecek şey olarak bir kez daha bulunuyor: Uçuyor, konamıyor. Kalmak imkansız”.

 

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön