Edip Cansever Şiirinin Mücavir Alanı
 

   

Şairler şiirlerinden kurtulabilirler mi? Bunu, hem şairleri öne çıkaran/belirginleştiren hem de onları anons etmelerine rağmen tanımlamayan şiirler için sormak gerekli. Örneğin Necip Fâzıl Kısakürek “Kadın Bacakları” ndan, Ahmet Muhip Dıranas “Fahriye Abla”dan yahut Nâzım Hikmet “Kerem Gibi”den, Sezai Karakoç “Mona Roza”dan kurtulabilir mi? Şairden önce okurla, okurun niyetiyle ilgili bir durum bu. Şairin kurtulma çabası ise, kendisini kurma sorunuyla ilgili. Bir şairin şiirlerini elemesi veya onlarda değişiklikler yapması, bir dönemin algısını iptal etme veya o algıyı değiştirme isteğinden ileri gelir. Unutturmak, eser için her ne kadar anlaşılabilir olsa da sözün yazıya geçmesiyle birlikte boş bir çabadır da. Yine de şairler, kimi şiirlerini elemekten kimilerini değiştirmekten kaçınmamışlardır.

Şiir reddi düşünülünce akla hemen Necip Fâzıl Kısakürek gelir. Başta o olmak üzere ikinci kuşak hececi şairlerin hemen hemen hepsi, şiirlerinde yayımlanmalarının üzerinden zaman geçtikten sonra bazı değişiklikler yapmışlardır. Necip Fâzıl örneğinde, dünya görüşünün şiiri eleyiş biçimiyle karşılaşırız. Benzer tavır, Sezai Karakoç'un 1998'de kitaplaşan “Monna Rosa” şiiri için de geçerlidir. Gerçi Sezai Karakoç şiir elememiştir; ama, elenen sözcükler bile şiirin algısının değişmesine yetmiştir.

Nurullah Ataç'ın Yahya Kemal üzerine yazdığı bir yazı hafızaları zorluyor. Şiirlerinin bir kitapta toplanması yolundaki teklifleri hep geri çevirdiği bir sırada Yahya Kemal, 24 Şiir ve Leyla adlı bir kitabının yayımlandığını öğrenir. Nurullah Ataç, şairden habersiz yayımlanan bu kitap üzerine yazdığı bir yazıda, kitaptaki şiirlerin yanlışlarla dolu olduğunu belirtmiş ve okuyucuların bu şiirleri Yahya Kemal'in şiirini ezbere bilenlerden “sorup tashih etmelerini” istemiştir1. Yahya Kemal özelinde şiirin yaygınlığı bakımından anlamlı bir taleptir bu; ama her şair, Yahya Kemal kadar şanslı değildir.

Turgut Uyar da, Edip Cansever de şiirlerini eleyen şairlerdendir. Türkiyem'in ikinci baskısında (1963) yer alan on dokuz şiir, Büyük Saat'e (1984) alınmamıştır. Turgut Uyar'ın hassasiyeti Edip Cansever'le aynıdır: başlanan yerin yanlış olduğu düşüncesi ve bu şiirlerin edebî/estetik olarak kendi şiirini temsil edememeleri, o şiirin havasını, sesini taşımamalarıdır. Büyük Saat'e alınmayan birkaç şiirin adı bile bunların Turgut Uyar şiirinde karşılığı olup olmadığını göstermeye yeter: “Garip Anadolu'mun Dağları”, “Bir Garip Ölmüş Diyeler”, “Gazi Mustafa Kemal Paşa”, “Gazi Paşa'ya Ağıt”. Böyle olmakla birlikte, bu şiirlerin Turgut Uyar’a, şiir yazanlara ve okuyanlara söylediği bir şeyler yok mudur?

“Büyük şiiri” ile edebiyata doğan kaç şair vardır acaba/var mıdır? Bizim şiirimiz için bakılırsa “ilk şiirler” olgusunu nasıl değerlendirmek gerekir? Şiir ve şair “hudâyî-nâbit” midir? Edebiyat dünyası, içine aldığı her şairi, zamanın ruhuna göre kendi ölçütleri içinde biçimlendirir; ona yürüyeceği yolun haritasını sunar. Haritada değişiklikler yapmak ısrarla ilgilidir. Kendi şiirini kuran şair, diğer harita ile anlaşılabilen yeni bir harita çizer sonuçta.

Edip Cansever’in delikanlılık döneminde yazdığı şiirlere bu belirlemeler doğrultusunda dikkat çekmiştim E’deki “Edip Cansever’in 16-18 Yaş Şiirleri” (S. 31, Ekim 2001) başlıklı yazımda. Mehmet H. Doğan, Kitap-lık’ta yayımladığı iki yazıyla benim yazımın varlık nedenini tartıştı: “Edip Cansever’in İlk Şiirleri Üzerine Bir Kazıbilim Denemesi” (S. 51, Ocak-Şubat 2002), “Cansever’in Şiiri Üzerine Kazıbilim Denemesi” (S. 52, Mart-Nisan 2002). Her iki yazı da şiir etrafında yapılan tartışmalar için örnek denebilecek bir inceliğe ve bazı sorunların anlaşılması için uyarıcı işlevlere sahipti. Yazı, yazının ufkudur: Mehmet H. Doğan’ın açtığı kapıdan girerek belirlediği sorunlar hakkındaki görüşlerimi aktarmayı zorunlu görüyorum.

Doğan, “Yaşasaydı şairin bunlara izin verip vermeyeceği bir yana, bir şiir okuru, bir şiir incelemecisi olarak buna ne dereceye kadar hakkımızın olduğu(nu)...” soruyor ilk yazısında ve ilerleyen satırlarda, benim yazımdaki çabayı “bir talan” olarak değerlendiriyor. Öncelikle yayımlanan her ürün, yazarının/şairinin olduğu kadar okurun ve incelemecinindir de. İkinci olarak, bunları yazarının/şairinin reddetmesi, hiçbir şey yokmuş gibi davranmamızı gerektirmez. Bunlar, o ürünler yayımlanmadan önce düşünülmesi gereken sonuçlardır. Mehmet H. Doğan, ilk yazısını, Cansever’in kendisine 1970’lerin başlarında gönderdiği “Zaman İçinde”2 başlıklı bir yazı ile kuruyor. Kırk iki yaşındaki Cansever, on dokuz yaşındaki Cansever’i eleştirip reddediyor bu yazıda. Ne kadar reddederse etsin insanın kendi hikâyesinden kurtulması mümkün müdür? 16-18 yaşları bulunmayan kırk iki yaşındaki bir Edip Cansever olabilir mi? Burada öne çıkardığım, elbette sadece yaş sorunu değil, iki haritaya aynı anda bakma/bakabilme sorunudur.

E’deki yazı, bir değil birçok noktayı aynı anda gözetiyordu. Yazıda, ısrarla belirttiğim gibi, Edip Cansever şiiri için bir milat arama değil, şiire başlangıç noktası bulma söz konusu idi. Delikanlı Cansever’in şiire çalışma disiplini öne çıkarılmış; 16-18 yaşında yazdığı şiirlerde bile şimdilerin çoğu genç ve orta yaşlı şairinin yakalayamadığı bir düzeyi tutturduğu gösterilmek istenmiş; edebiyat haritasının dönemsel sınırları irdelenmeye çalışılmış; şiire yeni girenlere yapılan uyarıların, haydi kaçmadan söyleyeyim “yol gösterme”lerin onları nasıl cesaretlendirdiği sergilenmişti. Cansever’in bu şiirleri sonradan hiç anmamasındaki uyarıcı işlevin şiir yayımlamakta aceleci olmamak gerektiği gibi bir anlam taşıyabileceğini şiir yazdığını düşünenlere hatırlatmak istemiştim.

Böylece Mehmet H. Doğan’ın da haklı olarak eleştirdiği “şiir enflasyonu”nun önüne geçmede iyi bir örneğimiz bulunur diye düşünmüştüm. Cansever de aceleci olmasaydı, o şiirlerini de daha sonradan Dirlik Düzenlik’e (1954) almadığı diğer şiirlerini de unutturmaya çalışmaz, reddetmezdi. Diğer taraftan öyle aceleci olmasa idi, kendi şiirine ulaşabilir miydi? Burası, şiir heveslisi herkes için kapının açıldığı yerdir ve açılan kapıdan içeri girenler ile dışarı çıkanları/çıkacak olanları ayırt etmek gerekir. Bunu da o yazıda vurguladığım gibi, şiir heveslisinin şiirlerini göndermek üzere seçtiği derginin şiir değerlendirmecisi gerçekleştirir; ama elbette heveslinin şair olma ısrarı belirleyicidir. Değilse, İstanbul dergisinde şiirleri yayımlanan onlarca hevesliden neden birkaç Edip Cansever çıkmadığını açıklayamayız.

Sözünü ettiğim yazıyı şöyle bitirmişim: “Sonradan bu şiirlerden kurtulma olasılığı bulunmasa bile bunların yazılma sürecinde yaşananlar, şiirin diyeti olarak şiiri beslemektedir. Edip Cansever özelinde olan da bundan başka bir şey değildir.” Mehmet H. Doğan, bu sonucu ve yazıdaki iddiaları önemsemeyip yazının İstanbul dergisi ile Dr. Mehmet Kaplan’a “övgü” niyeti taşıdığını, amacının bu olduğunu ileri sürüyor.

Her metnin durulan yerden okunduğu anlaşılabilir bir tavırdır; ama benim İstanbul dergisine ve Mehmet Kaplan’a Edip Cansever üzerinden “övgü” düzmek gibi bir niyetim/ amacım olmadığını açıkça belirtme gereği duymak durumunda kalmam ise üzücüdür. İstanbul dergisinin “gençleri ve aydınları tavlamak” amacıyla CHP tarafından çıkarıldığını belirttikten sonra ona “övgü” düzmem nasıl beklenebilir?

Mehmet H. Doğan’ın belirttiği gibi, Mehmet Kaplan’a “Dr” olsun ya da olmasın elbette saygı duyarım ve bu saygı, Mehmet H. Doğan’a duyduğum saygının aynısıdır. Cansever’in ilk şiirleri üzerinde düşünürken Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri II kitabında şaire ayrılan sayfalara baktım; fakat geçmişe dair hiçbir iz bulamadım. Kaplan’ın özellikle Şiir Tahlilleri II kitabında benimsediği “tahlil” yöntemi kabul edilsin veya edilmesin bir yöntemdir ve “mutlak” olma gibi bir iddiası yoktur- en azından benim için böyledir bu. Tıpkı Mehmet H. Doğan’ın şiir eleştirisinde kullandığı yöntemlere yaklaşımımda olduğu gibi, onları da bir bakış olarak anlamaya çalışırım.

Mehmet H. Doğan, Kaplan’ın İstanbul dergisinde yazdıklarını sanırım Şiir Tahlilleri II’deki yaklaşımla düşünüyor. Dergiye, kütüphanelerde bile zor ulaşıldığı için haklıdır; ama Kaplan’ın bu dergideki yazıları, şiirin anlaşılması yönünden Şiir Tahlilleri II’dekilerden farklıdır. Şiir üzerine denemelerdir bunlar ve gençlere şiir değerlendirme sayfalarıyla birlikte bir şiir görüşü kazandırma niyeti taşımaktadırlar.

Doğan, “Bunların, yazarın içtenlikli düşünceleri olduğuna inanıyorum. Ama örneğin ben ve benim gibi daha birçok kişi, hem Cansever konusunda hem de Kaplan’ın bir edebiyat profesörü olarak 40’lar ve 50’ler şiiri üzerinde değerlendirmeleri konusunda bu düşünceleri paylaşmayabiliriz.”3 diyor. Mehmet Kaplan, Edip Cansever’in ilk şiirlerine İstanbul dergisinin sayfalarında yer verirken “profesör” değildir ve ben de o yazıda Kaplan’ın şiire profesör olduğu zamanlardaki yaklaşımını değerlendirmemiştim; yazının konusu o değildi çünkü. Dolayısıyla Doğan’ın ikinci yazısında, benim yazımı “amaca hizmet etmeyen” bir “şiir kazıbilimi” olarak konumlandırması, kabul edilebilir bir belirleme değildir.

Mehmet H. Doğan’ın aktardığı gibi, Kaplan’ın Edip Cansever’i Garip şiirinden “kurtarma” amacı taşıdığını ve Cansever’in Garip şiirine “kayarak” ustasına “ihanet ettiğini” söylemiyorum, söyleyemem de. “Kurtarmak”, “kaymak” ve “ihanet etmek” sözceleri (ibareleri) benim yazımın bağlamının dışındadır. İstanbul dergisinde gençleri Garip şiirinden “kurtarma” niyeti taşıyan biri, Orhan Veli’nin “Nazım, Nesir, Şiir”4 başlıklı yazısına dergide yer vermezdi sanırım. Doğan, bu noktada Attilâ İlhan’a atıfta bulunuyor.

Yeri gelmişken belirteyim, İlhan da İstanbul dergisinde ürünü bulunan şairlerden biridir5. Attilâ İlhan’ın şiiri, şairliği dikkate alınarak konulmuştur dergiye. Doğan’ın Edip Cansever’in İstanbul’dan “kurtuluşu” sürecinde etkisi bulunduğunu yazdığı Metin Eloğlu’nun şiiri ise, “gençler”den birinin ürünü olarak yayımlanmıştır. Şimdi şu söylenebilir mi: Mehmet Kaplan, “gençler”i, “Garip Şiiri”nin popüler algısına karşı uyarmış; bu şiirin getirdiği açılımları görmeleri noktasında ise, Mehmet H. Doğan’ın da belirttiği gibi, onları serbest tarzda yazılmış şiirlere dergide yer vererek teşvik etmiştir. Yapılan, Mehmet H. Doğan’ın son yıllarda yazdığı yazılarla yaptığının bir benzeridir: popüler olandan sakınmak; ama bunun açabileceği imkânları sezdirmek.

Doğan, Tanpınar ile Cansever arasında kurduğum bağın yeniden düşünülmesi gerektiği noktasında bazı uyarılarda bulunuyor. Eldeki kaynaklara bakınca uyarıların ikna edici olduğu belli; ama yine de bunlar, Cansever’in Tanpınar’la ilk ne zaman karşılaştığını açıklamıyor. Benim yaptığım gibi Doğan da bazı tahminlerde bulunuyor ki bu tahminler İkindi Üstü’nün (1947) yayımlanmasından önceki buluşmayı aydınlatıyorsa da ilk karşılaşmayı kanıtlamıyor.

Mehmet H. Doğan, Cansever’in Salâh Birsel’le tanışmasından sonra İstanbul’dan “kurtulduğu”nu iddia ediyor: “Salâh Birsel ise Edip Cansever’i elinden tutup İstanbul cephesinden kurtarıyor”. Şairin Birsel’le tanıştıktan sonra yeni bir şiir görüşüne/ufkuna yöneldiği doğrudur; ama onu bu tanışma İstanbul’dan “kurtarmamış”, tanışma öncesinde dergi zaten kapanmıştır. Burada belirtilmesi gereken bir diğer nokta, Cansever’in Birsel’le tanıştıktan sonra da o zamana gelene kadarki ürünlerini -en azından İkindi Üstü’nü- reddetmediğidir. Edip Cansever’in 1948 Ekim’inde “En çok hoşuna giden şiiri İkindi Üstü adlı kitabındaki ‘Salkımlı Meyhane’dir.” Bu şiirin “ruh hâli” konusundaki açıklama, Cansever’in 1948’de hangi şiir beğenisine yakın durduğunu gösterir:

“Bu şiir belki de güzel havanın, salkım kokularının, denizin, bütün güzel şeylerin melankolik bir anını yakalamasiyle meydana geldi.”6

Doğan’ın ilk yazısında belirttiği “yaşasaydı şairin bunlara izin verip vermeyeceği” konusuna, kendisinin hazırladığı antolojide yaşayan bir şairin izin vermeyeceğini/vermediğini düşündüğüm bir şiirle açıklık getirilmesi gerektiği kanısındayım. Bu, şairin neye ne kadar izin verip vermeyeceğini anlamak ve şiirin hayatına ne oranda müdahale edebileceğini, buna ne kadar hakkı olabileceğini görmek bakımından önemli.

Yüzyılın Türk Şiiri (1900-2000), (C. II, YKY, 2. baskı, İstanbul, 2002.)’nde Mehmet H. Doğan, Sezai Karakoç’un “Mona Rosa” adlı şiirinden aldığı parçalarda, şairin şiir üzerindeki tasarruflarını görmezden gelmiştir. Nurullah Ataç’ın Yahya Kemal’in şiirlerindeki yanlışları tashih etmek için bilenlerin hafızalarına müracaatı zorunlu görmesi gibi, Doğan da Sezai Karakoç’u tashih etmeyi seçmiştir. Karakoç, bu şiiri ilk kez kitaplaştırırken adını bile değiştirmiştir; ama Doğan, kendisinde nasıl saklı ise öyle yazmayı tercih etmiştir. Örneğin, “Aşk ve Çileler”in bir beşliği Doğan’ın antolojisine şöyle girmiştir:

“Açma pencereni perdeleri çek:

Mona Roza seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek,

Anla Mona Roza, ben bir deliyim,

Açma pencereni perdeleri çek.”

Karakoç’un Monna Rosa’sında (Diriliş Yay., İstanbul, 1998.) beşlik yer değiştirmiş ve onun yerine şu dizeler konulmuştur:

“Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...

Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

Zeytin ağacının karanlığıdır.”

 

Sanırım bu örnek şairin ve incelemecinin neye ne kadar hakkı olduğunu açıkça gösterir. Ben de Edip Cansever’in 16-18 yaşlarında yazdıklarına böyle bir hakla dikkat çekmiştim. Bitirirken o yazının gerekçesini açıklayan cümleleri bir kez daha yinelemek kaçınılmaz gibi görünüyor:

“Bir şairi şiirimizin ve kendi şiirinin akışı içinde tanımak çabasında olan biri, onun yayımlanmış her ürününü dikkate almak durumundadır. Bu ürünler aşılan bir şiir başlangıcına işaret etseler bile şairin yetişmesinde etkili olan kaynakları, belli bir dönemde şairin hassasiyetlerini, edebiyat dünyasının nasıl işlediğini görmek bakımından önemlidir. Edip Cansever’in peşini bırakmayan şiirlerine dikkat çekme çabası da bu kaygılardan doğmuştur.”

Bu açıklama, Edip Cansever’in Dirlik Düzenlik’e gelirken yayımladığı ve bu kitabına da diğerlerine de almadığı şiirlerine bakmak için belki bir gerekçe olabilir. Ayrıca şiirin de ne kadar kimsesiz olursa olsun şairine rağmen bir hayatı olduğunu hatırlatabilir.

 

Mehmet Can Doğan

 


 

1 “Yahya Kemal I”, Milliyet, 5 Mart 1933.

2 Kitap-lık, S. 52, Mart-Nisan 2002.

3 Kitap-lık, S. 51, Ocak-Şubat 2002, s.172.

4 İstanbul, S. 43, 1 Eylûl 1945, s. 10.

5 Attilâ İlhan, “Gâvurdağlarından Rivayet: Göçmenler I”, İstanbul, S. 65, 1 Ağustos 1946, s. 12.

6 Kaynak, S. 10, 1 Ekim 1948, s. 8-9; vurgu benim.

 

(Kitap-lık, S. 54, Temmuz-Ağustos 2002.)

           

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön