Şiirin Nedenselliği
 

 

 

“Ben yaptım, oldu” düşüncesi, sanat bağlamında sanatçının özgürlüğünü ve özgünlüğünü vurgulasa da aynı zamanda bu, bir cehalet işareti olarak da görünebilir. Her şeyden önce bu cümle ile ifade edilen düşünce, birey kaynaklı bir zihniyetin dışa vurumudur. Eylemin meşruluk zemini bireyin sınırlarıyla belirlenmiştir. Dolayısıyla genel geçerlerin, eleştirinin, kabullerin, alan sınırlamalarının hiçbir önemi yoktur. Bunların önemi dışlanırken kimi zaman bir laubalilikle kendini beğenmişlik, kimi zaman da asık suratlı bir totalitarizm belirginleştirilir. Görülmesi gereken hayatî öneme sahip bir diğer olgu da, kendine güvensizliğin yarattığı korkaklığın örtülme çabasıdır.

Sanat anlayışları “toplumcu” veya “bireyci” olarak ilk yaklaşımda ayrılmak istense de ele alınan sorun, işlenen konu dikkate alındığında sanat eserinin bireysel bir yaratım olduğu iddia edilebilir. Sanatçının sorunları veya konuları seçmesi temelde bir abartmadır. Sanatçı hayatın bir yönünü görünür kılabilir sadece. Hayat ve toplumsal ilişkiler ise tek kaynaklı olmakla birlikte tek yönlü de değildir. Sanatçı, hayatı yakaladığı ve gördüğü yer bakımından  duruşunu belirler. Belirlenen duruş, her ne olursa olsun ideolojik bir tavır almanın göstergesidir. Hayatın abartılan bir yönü, gerçeğin parçalanması anlamına gelirken seçilen durumun ifade ediliş biçimi, ideolojik bir anlam kazanabilir. Burada sözü edilen ideolojik anlamın kaba bir kışkırtma veya reddiye olmadığı basit gerçeğini belirtmek, ülkemizdeki sanat ortamının sığlığından kaynaklanmaktadır ne yazık ki.

Sanat ortamındaki bölünme ve kamplaşma sahih bir ayrımdan hareketle yapılmamıştır. “Sağ”-”sol” ayrımı, siyasal bir ayrımdır ve sanat eserini eleştirmek siyasal yaklaşımı reddeder. Sanat eseri için daha içerden eleştirilere, ölçütlere, değerlere ihtiyaç olduğu gerçeği yadsınamaz. Yapay ayrımlar, kolaycılıktan ve indirgemecilikten kaynaklanan sanat, özellersek edebiyat dışı yaklaşımları meşrulaştırdığından tehlikelidir. Yukarıda kastedilen ideolojik duruş da birey kaynaklı bir tavırdır. Dolayısıyla ideoloji denildiğinde sadece siyaset akla gelmemelidir.

Son yıllarda edebiyat ortamında çekim gücünü arttıran bireysel yönelişler, ideolojinin siyassal bir kavram olarak algılanmasından kaynaklanmıştır. Birey kökenli bir ideolojinin varlığını bile düşünemeyen, bunu aklı almayan edebiyat meraklıları, ideolojinin siyasal çağrışımlarından kaçmak isterken bir cehaletin içine düşmüşlerdir. Boş vermişlik, kolaycılık, öykünmecilik, ciddiyetsizlik gibi edebiyat dışı tavırlar, edebiyatın iç sınırlarının bilinmemesinden doğmaktadır. Siyasal ideoloji edebiyat olmadığı gibi bu ideolojiden kaçış, bu ideolojiye sarkıntılık etme, bu ideolojiyi görmezden gelme de edebiyat değildir. “Ben yaptım, oldu.” savunmasının siyasal ortama koşut gelişmesi, bu yüzden rastlantı olmasa gerektir. Ülkemizdeki siyaset ortamı, “lider” sultasıyla “ben yaptım, oldu” tehdidini meşrulaştırabilir; ama, edebiyatın “lider”i ve tehdidi önemsemediği ve bu tür yaklaşımlara “prim” vermediği açıktır, açık olmalıdır. Edebiyat bir “rant” alanı değildir. Edebiyat eleştirmenine düşen görev, bu tür yaklaşımların edebiyat dışı olduğunu göstermek ve her alanda olduğu gibi edebiyatta da birtakım değerler, ölçütler bulunduğunu vurgulamaktır.

Birtakım ucuz savunmalar, eserin önceliğini görmezden gelmeyi engelleyemez. Edebiyatta öncelikle yazar değil eser söz alır; eserin savunması da yazarına bağlı olarak gelişmez. O, kendi savunmasını da içinde taşır. Bu bakımdan eserini savunan yazarın/şairin, eserinden emin olmadığını iddia etmek mümkündür. Burada bir sanat anlayışını belirginleştirmeye çalışan manifestoları, poetikaları göz ardı etmenin de anlamı yoktur.

Manifestolar, baskın sanat anlayışlarına karşı eleştiriler içeren ve yeni bir anlayışı ilan eden karşı çıkış metinleridir. Bu metinlerin düşünsel derinliğini dünyaya, hayata, topluma, kısaca insana bakış belirlerken var olan sanat anlayışlarına karşı geliştirdiği eleştiriyi de sanat dallarının kendi iç sınırları düzenler. Poetikalara nazaran geniş bir kabul grubuna ait olan manifestolar, anlaşılabileceği gibi, sıradan birer reddiye değildir. Poetika, Aristo’nun koyduğu sınırları esas alarak söylemek gerekirse sanat dallarının hepsini kapsayan bir estetik çerçeve özelliği gösterir. Giderek daha özel bir sanat dalının bireysel yorumuna dönüşen poetika, şiirin nedenselliğini açıklama amacına yönelmiştir.

Poetikalar basit birer “ben yaptım, oldu.” savunması değil, çoğu zaman şiirleriyle edebiyat dünyasını meşgul eden ve tartışmalara neden olan şairlerin kendi şiirlerinin nedenselliğini açıklama çabalarıdır. Bu çaba, içinde estetik bir yeniden kurma kaygısını taşır. Bizim şiirimiz düşünüldüğünde şiirin nedenselliğini açıklama çabaları, önceleri estetik yeniden kurma kaygısından çok siyasal gelişmelere koşut olarak belirmiştir. Yenileşen edebiyatta şiire biçilen görev, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi bürokrasinin içinde yer alan edebiyatçılar tarafından belirlenmeye çalışılmıştır. Bu yaklaşım edebiyat dışı birtakım belirleyenlerin etkisinde geliştiğinden estetikten yoksun bir gayret olarak değerlendirilebilir. Aslında yenileşen edebiyatta şiirin nedenselliği değil, şiirin kimin için olduğu sorusu ilgilendirmiştir şairleri. Bu da Türk şiirinde bir kopma noktasıdır.

Öteden beri divan şiiri içinde poetik kaygılar taşıyan şairler bulunduğunu “Divan”ları okudukça fark etmek mümkündür. Böylece divan şiirinin yaratıcılıktan uzak, kalıplarla çoğaltılan bir şiir olmadığı da anlaşılacaktır. Divan şairi, kendi şiirini tanımladığı beyitlerde şiirin estetik ve etik yanlarını belirginleştirmeye çalışmıştır. “Divan”ların taranmasıyla ortaya konulacak bir çalışma, divan şairlerinin birbirlerinden ne kadar farklı bir şiir anlayışı peşinde olduklarını göstereceği gibi her bir şairin özgün yanlarını da belirginleştirebilir. Gördüğüm kadarıyla şiirlerinde kendi şiirinin özelliklerini, farklılıklarını söyleme gereği duyan şairler, var olan şiir anlayışının dışına çıktıklarının da farkındadırlar. Yenileşen edebiyatta Tanzimat dönemi şairlerinin şiiri dışardan kuşatmaya çalışmalarını bir kopuş olarak değerlendirmemin nedeni de budur zaten. Bu edebiyata “Tanzimat dönemi edebiyatı” denilmesi bile bu kadar söze gerek olmadığını gösterir.

Şiirin nedenselliği üzerine düşünmek ilk bakışta şiir dışı bir çaba olarak görünse de bunun eleştiri eksikliğinden kaynaklandığını söylemek de mümkündür. “Şiir nedir?” sorusuna verilecek cevaplar, her şairin kendine göre şiir tanımları yapmalarını gerekli kılabilir. Aslında bu sorunun muhatabı doğrudan şair olmamalıdır; şiirin ne olduğunu şair, şiiriyle cevaplamıştır çünkü. Önemli olan, bu doğrudan cevabın anlaşılmaya çalışılmasıdır. Eleştiri eksikliği dediğim şey işte bu noktada ortaya çıkmakta ve şair, şiirinin nedenselliğini açıklama gereği duymaktadır.

Poetikalar, ya bir şairin şiirlerine yönelik saldırıların savunması ya da var olan şiir anlayışlarına karşı geliştirilen eleştiriler sonucu ortaya çıkar. Bizim edebiyatımızda poetika diyebileceğimiz ilk metinlere baktığımızda Ahmet Hâşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”ını, şiirine yönelik saldırılara bir cevap, Orhan Veli’nin Varlık dergisinde yayımladığı yazılarını da var olan şiir anlayışlarının eleştirisi olarak okumak mümkündür. Yahya Kemal’in, Nâzım Hikmet’in, Necip Fâzıl’ın, Edip Ayel’in, Kaya Bilgegil’in, Asaf Hâlet’in, Salâh Birsel’in poetika niteliğindeki yazıları, hep bu iki tavır alış sonucu ortaya çıkmışlardır. Adı geçen bu şairlerin Edip Ayel  ve Kaya Bilgegil dışında hepsi, poetikalarıyla değil şiirleriyle görünmüşlerdir önce. Poetika şiiri değil, şiir poetikayı öncelemiştir. Dolayısıyla poetik düşünceleri, şiirin şekillendirdiğini söylemek mümkündür. Hiçbiri, poetikalarının ardına saklanarak şair kimliği edinmeye çalışmamıştır.

Poetikalar, başka şiirleri reddeden karşı çıkış yazıları değil, şairin kendi şiirinin farklı olduğunu ve kendinin bir şair olarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatan metinlerdir. 1950’den sonra her şairin tek başına değerlendirilmesi gerektiği gerçeği, İkinci Yeni diye adlandırılan şiir hareketi içinde yer alan şairlerin yazılarıyla daha bir belirginlik kazanmıştır. Bugün baskın ve verilmiş şiir görüşleri ve zevklerinin 1950’lerden sonraki şiire kolay kolay girememelerinin ve bu şiire uzak durmalarının nedeni, bu şiirlerin ve bu yıllarda ortaya çıkan şairlerin zorluğu değil, farklı olanı dışlama yahut görmezden gelme düşüncesidir.

Bizim edebiyatımızla sınırlayarak söylemek gerekirse şiir, başlangıcında anonim bir özellik gösterir. Anonim edebiyatta şiir herkes içindir ve şair de her ne kadar saygın bir kişi olarak algılansa da herkesten biridir. Bugün şiir insan içindir veya öyle olmadır ve şair de yitirilen insanîliğin peşinde olan ayrıksı bir varlıktır. Şiirin insan için oluşu, onun kendi iç ölçütlerinin, değerlerinin, özelliklerinin gözardı edilmesini gerektirmez. Şair, bu iç özellikleri, ölçütleri, değerleri ön kabul olarak bilmek durumundadır. Bunları biliş, şaire ayrıcalıklı bir konum kazandırmaz; bunları bilmeyen şiirin dışındadır zaten. O hâlde şiir, bütün bunlarla beraber daha farklı bir yapı demektir.

Günümüzde özellikle şiir meraklıları şiirin bu yanlarından haberdar olmadıkları için “ben yaptım, oldu.” kolaycılığını bir poetika gibi öne sürmektedirler. Şiir, yine şiirden öğrenilir. Kendine gelene kadarki şiir birikimi ile zamanında yazılan şiirden haberdar olmayan, bu şiirlerin özelliklerini anlama ve kavrama cehtini gösteremeyen kimselere “şair” denilmesi kadar abes bir şey olamaz. Günümüzde icracılara, yorumculara, dansözlere, şarkıcılara “sanatçı” denilmesi gibi yazdığını şiir olarak adlandıranlara da “şair” denilmesi belli bir zihniyetin “etiketleme, barkotlama” merakından ileri gelmektedir. Şiir yazan herkes, gerektiğinde, kendi şiirini savunmak zorundadır. Bu savunma yapılırken kendinden önceki şiir birikimini ve zamanında yazılan şiiri de eleştirmek sorumluluğu içinde olduğunu bilmelidir “şairler”. Değilse anonimleşmekten, öykünmecilikten, modadan kurtulmanın imkânı yoktur. Basit ve kaba ayrımların kırılması için de böyle bir çaba gereklidir.

“Ben yaptım, oldu.” diyenlere verilecek en kestirme cevap “Sen kimsin?” sorusu olabilir. Şiirde ses, biçim, imge, ahenk, ritim, tema, yapı, anlatım şiir yazan herkesin bilmekle yükümlü olduğu özelliklerdir. Bunları baskın görüşler diye görmezden gelmek, incelmiş ve hesaplaşılmış bir şiir anlayışını değil, cehaleti işaret eder. Kafiyenin ne olduğunu bilmeyen, şiirde ahengin nelerden oluştuğundan habersiz bulunan, imgenin oluşumunda edebî sanatların rolünü göremeyen birinden baskın olan zihniyetin çözümünü beklemek gülünçtür. Böylelerinin yazdığı şiirler de bir edebiyat eleştirmeninden çok bir ruh hekiminin ilgi alanına girer. Burada sosyolojik bir olgunun fark edilmesi de gerekir.

Pop şarkıcıları gibi pop şairlerin birbirlerine koşut olarak piyasa tutmaları ilginçtir. Şiir yazanlar piyasanın dışında mı, içinde mi olduklarını görmek zorundadırlar. Şiir dili, reklâm dilinden başka bir yapıdadır. Bunu sağlayan da bizden önceki şiir birikiminden öğrendiğim kadarıyla edebî sanatlardır. Değilse Yahya Kemal’in belirttiği gibi pazarda bile vezinle kavun karpuz satıldığı malumdur. Zekâ oyunları şiir okuyucusunu bir an çarpabilir; ama bu çarpılma, düşük voltajlı bir çarpılmadır ve şiir okuyucusunu sarsmaz. Herhâlde iyi şiir, sarsılan birinden gelen sarsan şiirdir.

Şiirin okunmamasının, itibar görmemesinin en önemli nedenlerinden biri cehaletle gelişen “Ben yaptım, oldu” savunmasını hazırlayan şiirlerdir. Kamplaşmalar, her ne kadar cehalet göstergesi bu tür ürünleri yaymaya çalışsa da şiirin iç ölçütlerinden haberdar olanlar bu ürünlerin şiirin dışında bir şey olduğunun farkındadır, farkında olmak zorundadır. Edebiyatta değerlerin, ölçütlerin kaybı, toplumsal bir izdüşüm biçiminde meşrulaştırılamaz. Öyle olursa edebiyatın anlamı kalmaz.

Şiir yazdığını düşünenler bir sınava tâbi tutulmalıdır. Bu sınav tahmin edileceği gibi “seçme ve yerleştirme sınavı” değil, bir ayıklamadır. Bunun eleştirmenlere düştüğü de açıktır. Eleştirinin “elemek”ten geldiğini düşünürsek elekten dökülenlerin şair falan olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Önemli olan, şiirin iç özellikleriyle dokunmuş bir elek beğenisine sahip eleştirmenlerin bulunmasıdır. Ancak bu, “Ben yaptım, oldu.” savunmasını ve tehdidini bertaraf edebilir. Değilse şiir yazanlar, saldırı odakları saptayarak birbirlerinin üstüne basıp kendilerini şair ilan edebilirler. Burada gelişen tartışmalar şiir eksenli olmaktan çıkıp şair eksenli olmaya doğru evrilir. Bu tartışmada, eleştirmenlerin söz alması hiç de anlamlı olmaz.

Poetikaları şiirin nedenselliğini açıklamaya, anlamaya yönelik çabalar olarak değerlendirirsek -ki öyledir- poetik görüşlerin, bir yerde, sadece poetika sahibinin şiirini bağlamadığı da ileri sürülebilir. Her ne kadar Aristo’nun Poetikasının sınırları daraltılmış olsa da poetikalar aslında şiirin künhüne erme çabasıdır. Sadece şiirin de değil, şairin de tabiî. Burada, şairin estetik kavrayışı ile etik anlayışı bir hesaplaşmaya girer. Bu metinler, şairin şiirinin anahtarları değildir sadece ve böyle bakınca hiçbir poetika da hiçbir şiiri meşrulaştırma kurnazlığı olarak yorumlanamaz. Şiir yoluyla şairin dışlaşan beni dahilinde bir kazı çalışması olarak da bakılabilir poetikalara.

Temelde bir soyutlama olan şiirin karanlık noktalarını somutlama gayreti içindedir poetika yazarı şair. Onun çabası, şiirinin kaynaklarını görmek ve göstermek olmakla beraber kendinden sâdır olan şiirle kendini tanıma ve anlama gayretine de yöneliktir. Dolayısıyla poetika, şiirin ön belirleyeni değil, ardılıdır. Dışarıdan şaire bütün olarak gelen görüntüler arasından bazıları nasıl ki imgeye dönüştürülüyorsa soyutlanmış gerçeğin yakalanmaya çalışılması da poetika ile belirginleştirilmektedir.

Aslında bunlar, şairden önce şiir eleştirmenlerinin görmeleri gereken sorunlardır. Eleştirmen eksikliği, şairin kendi şiirini yine kendisinin çözümlemesine yol açmaktadır. Böyle bir çabanın gerekliliği veya gereksizliği yargısı da, ancak eleştirmenlerin poetika ile şiir arasındaki örtüşmeyi görmeleri ve göstermeleri sonucu verilebilir. Böyle bir yaklaşım, şiirin içinden gelen bir tavrı somutlaştırır. Değilse kampların, mahfillerin, odaklaşmaların öne çıkarttığı şiirler ve şairler, şiir adına şiir kullanılarak yapılan kötülükten başka bir şey değildir. Bu da doğrudan insana yapılmış bir saldırı ve kötülüktür.

 

Mehmet Can Doğan

 

(Son Duvar, S. 5, Ağustos 1997.)

                              

           

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön