Uzunca Oğlan İlhan Berk’de Öykü ve Anlam

 

    

 

                                                                                  Gelinin beliği deste,

                                                                                  Kız eyledi beni hasta.

                                                                                  Gelin, şeker şerbet tasta;

                                                                                  Kız, süzülmüş bala benzer.  

                                                                                                          Karacaoğlan

 

 

Gİrİş:

İlhan Berk, İkinci Yeni'nin ilkelerini anlatırken öyküye ve anlama karşı olmayı öne çıkarır. Onun için şiirdeki öykü; en azından "yakalanabilen", hemen öykülüğü anlaşılabilen bir şey olmamalıdır. Anlam konusunda da, şiirde anlamın, anlaşılma kaygısının öne çıkmasına karşıdır. Ama tümden anlamın karşısında değildir. Görüşünü, "şiiri, anlam üzerine kurmamak" olarak belirginleştirir.  Ona göre hem öykü, hem de anlam düzyazıya aittir. Şiir, bir öykü gibi kolay anlaşılır bir şey değildir. Kapalıdır. Zaten günümüzden baktığımızda anlam ve anlamlandırma, bunlara bağlı olarak, anlatılanın açıklığı ve kapalılığı, göreli şeylerdir. Okuyucunun algısına bağlı olarak farlılıklar gösterebilir. Üstelik, hem öykü, hem de anlam konusunda yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli çalışmalar gerçekleştirildi. Anlam konusunda, Chomsky'nin 1957 yılında, doğru sözdizim içinde anlamsızlık için verdiği örneğe (colorless green ideas = renksiz yeşil düşünceler)  üretilen anlamdan sonra (hoş daha doğrusu Wittgenstein'dan bu yana anlamın bağlamsallığı biliniyor), artık bir "şiirsel anlam"dan söz ediliyor. Öykü içinse, bir eyleyenin, ilintili ama karşıt iki özelliği ile bunlar arasında bir aracılığı ya da değişimi ifade eden bir işlemin bulunması yeterli olabiliyor (Bu, Propp ve Lévi Strauss'un anlatı, öykü tanımıdır). Bir örnek vermek gerekirse: "Ahmet dün hastaydı, sevdiğini görünce iyileşmiş" ifadesinde hasta olma ve iyi olma karşıt özellikleri, sevdiğini görme işlemiyle bütünlendiği için, en kısa anlatıya bir örnek sayılabilir.     

 

İlhan Berk'in şiiri, Yeni Roman anlayışıyla çakışım gösteriyor. Yeni Roman anlayışı, dünyanın insan merkezli anlatımına karşı durur. Alain Robbe Grillet'nin deyişiyle: Yeni Romanda "geleneksel anlamıyla kişiler yoktur. [Ama] her sayfasında, her satırında, her sözcüğünde insan vardır. Romanlarımızda çok yer tutan ve inceden inceye tasvir edilen nesneler varsa, unutulmamalı ki, onları gören bir insan gözü, hatırlayan bir insan düşüncesi, değiştiren bir insan tutkusu da vardır."(Alain Robbe Grillet; Yeni Roman; çev: Asım Bezirci; Yazko yayınları; İstabul; 1981; s: 46) Ona göre "her türlü imgelem de birer nesnedir" (s: 46) Ancak Grillet ile Berk arasındaki ayrım şuradadır: İlhan Berk’in şiirinde de şeyler öne çıkar. A.R.Grillet’nin imgelemi nesneleştirmesi hayal gücünü dışlaştırmadır. Zihinseli nesneye yansımış bakışta bulur o. Nesnenin ardında, nesneye sinmiş bakıştır. Ama Berk için şiirin kendisi de ayrı bir nesnedir, bu yüzdendir ki şiir nesnesinin, yazılmış bir şiirin tarihi vardır. Şiir, oluşmuş biçimiyle ayrı bir gerçekliktir. Bu genel bir doğru denilecektir belki. Şiirin, betimsel şiirin resimle koşutlandığı bilinir, ama benim demek istediğim: Berk, şiiri yontar, kurar, yeniden yaratır. Yeni bir biçimdir artık o, dünyamıza alacağımız. Estetik bir biçim.

 

Öykü'nün Ardinda Bir Çözümleme:

 

Bir Kiyi Kahvesinde

 

Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?

Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu

Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara

yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu

öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.

Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.

Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları

- Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup

denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük

bir boşluk bırakıp sonra da arkasında

Kalktı.

            Biz işte o zaman gördük onu

ve çekilen denizi.

            O zaman çıktık kendimizden

 

Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök.

                                               İlhan BERK

 

İlhan Berk’in „Bir Kıyı Kahvesinde“ adlı şiirini, şiirin içindeki işlemleri gözönüne alarak çözümlemeye çalışalım:

 

Öyküleme:

Öyküleme şiirin yapısının teknik parçalarından biri. Ve kişi, zaman, mekan ve olay asal sabit ve/ya değişkenleriyle ilerleyen bir anlatı biçimidir. Öyküleme; öykü ve tarih, zaman ve nesnellik/öznellik ölçütünden geçerek belirlenirler. Öykü ile romanın sınırları soydaş iki biçimin sınırları olduğu için anlatımın teknikleriyle açıklanabilir açıklanırsa ya da bu biçimlerin tarihinden yola çıkılarak  sarpa sarılabilir. Öykü ile şiir de anlatım biçimi, biçimleri açısından farklılıklar, kaynaşmalar, karışmalar göstermiştir. İnsanoğlu güzeli gözünden avladığı için, nerede bulmuşsa almış. Bu yüzden, zaman zaman gözdelerin egemenliği kavramına bağlı olarak belirli güzel anlayışları ortaya çıkmış. Kimbilir, güzel azlığından belki de. Belki de tüketim aşkımızdan. Günümüz iletişim, görüşüm bolluğunda bilgiler, imgeler, yetenekler iç içe geçmiş. Aslında sadece günümüzde değil. İnsan ve toplumların tüm etkileşimlerinde bu böyle olmuş ve alıntısal, anlatısal alışveriş başlamış. Bir sanatsal anlatının güncelliği, çağdaşlığı; güncel: kişi, zaman, mekan ve olaylara yaslanmasa da günümüz insanının sorunlarına bir bakış getirilmesi, ve bu sorunsala en uygun anlatım tekniğinin  uygulanması ölçütlerine dayandırılabilir.

 

Ele alacağım şiirdeki öyküleme özneleri: „gün“, „üç kişi“, „biz“(:kimimiz), „bir ses“ (:o) ve „gök“ . Soyutlamaya  kalktığımızda şiirdeki öyküyü şöyle ayırabiliriz:

"Gün ağmıştı." "Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu. Kimimiz aznif [bir tür domino oyunuymuş] oynuyor, cıgara üstüne cıgara yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu." "Birden bir ses, "-Deniz çekildi", dedi. (Hepimize tutup) denizde gezdirdi gözlerini. (Büyük bir boşluk bırakıp) sonra da (arkasında) kalktı." "Biz işte o zaman gördük onu." "Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök."

 

Şiirdeki öbür işlemsel parçaları da betimleme, açıklama, diyalog ve değerlendirme olarak sıralayabiliriz.

 

Betimleme:
"Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu. Kimimiz aznif [bir tür domino oyunuymuş] oynuyor, cıgara üstüne cıgara yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu.", "yüzüne karışmış bıyıkları", "Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu."

 

Açıklama: "Öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik." 

 

Dialog: "Adaçaylarımızı söylemiş miydik?"

 

Değerlendirme: "O zaman çıktık kendimizden" , "Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök"

 

Bu işlemseller ayni zamanda şiirin yapı parçalarıdır. Öyküyü şiirin öbür yapı parçalarından ne denli koparmaya çalışırsam çalışayım, öykünün, şiirin bütününe yapıştığını görüyorum. Şiir yapısının genel kurgusu, insanı sarmalayan içinde barındıran bir doğayı izlenim olarak  hissettirmek için, kendimize kapanmışlığımızdan, kendi merkezimizden, bizi dış dünyaya yöneltmek için, şiir "gün" ile başlıyor, "gök" ile bitiyor. İnsan davranışları ve bilinci, bilinçlenmesi bu zarfın (gün ile gökün kapattığı zarfın) içine yerleştirilmiş. Ama doğaya ait başka bir bütünlük; ortaya, içe alınmış: deniz. Günün, güneşin bir ışık olarak "biz"in üstüne ağması, denizle iç içe olan insanların, denizin gerçek varlığının ayırdında olamayışları. Onun sıradan bir şey değil de soluk alıp veren, yaşamsal ve aynı zamanda kendine ait bir yaşamı olan bir şey olarak "biz"in, kendimizin dışında, tıpkı bizim gibi canlı, bizim kadar gerçek bir varlık olmasının  ayırdına varılması. Önce içlerinden biri, "ses" olarak varolan kişi,  uyanmayı  tetikliyor. Kendisi ve deniz farkediliyor. Şiirin içindeki "biz", gökyüzüne farklı bakmaya başlıyor. Onu bir dilim ekmek gibi de, yani yenilen bir şey gibi de görebiliyor. Kendisiyle dış dünyaya ait bir şeyi kendince birleştiriyor. Onun varlığını kendinde ve kendini onun varlığında görme, duyma duyarlılığına erişiyor. Doğa ve "biz" içiçe geçiyor. Bu durum bir izlenim, ardından da bilinçlenme olarak okura ulaşıyor, bulaşıyor.

 

Ses/sessizlik:

Bu şiirde ses ve sessizliğin resmini yapıyor gibidir İlhan Berk. Doğa (gün, deniz ve gök) ve eylem edimleri "ağmak, çekilmek ve gibi olmak". Bunlar kendini anlatan değil hissettiren edimler, bağırgan değil, sesli değil. Ama içe işleyici, her yandan sarıcı.  "Biz"in  eylemi de öyle. Bir tek "deniz çekildi" sözü, sesi; bozuyor bu sessizliği. Böylece şiirin içinde gözü alan bir renk, bir leke gibi duruyor bu ses. Ve sessizlikle güçlü bir zıtlık (contraste) oluşturuyor. Burada altı çizilmesi gereken, bu sessizliği bozan sesin bir gürültü olmayışı. Yani sessizliğin sesinin, renginin zıddı olsa da, ayni tonda bir zıtlık bu, uyumsuz değil, yırtıcı değil. 

 

İlhan Berk şiirinde, ya da algılama biçiminde sesin önemi üzerine de durulabilir. Bu şiirde bir kişinin bir parçası olan sesi, bir düzdeğişmece (métonymie) ile bütünün yani kişinin yerine geçiyor. İnsanın yerine geçen onu temsil eden düzdeğişmecesel bir imdir, ses. İlhan Berk şiirinin yapısal bir ögesi, ilişki kuran bir ögedir, ayni zamanda şiirin rengidir ses: "Komşudan/ sesler geliyordu. Balık mı kızartıyorlardı?"(Akşamla Bir Sap Fesleğen)  Şairi, yoruma (balık mı) açan bu "sesler" ; onun, komşuda olup bitenin meraklısı olduğunun değil de, durup dinleyen, hissedici, duyarlı yapısının, seslere aşinalığının işaretidir. Şair; sesleri dinleyen, dinleyebilen  kişidir onun için: "Sesleri dinliyor sonra. İyi akşamlar diyen/ Yoldan geçen bir sesi. Gürültülerle inen sabahı./ Sessiz sabahı. Sessiz otları. Düşen günü. /Sesleri. Sesleri. Sesleri."(Ozan ve Sesler) Ancak onun şiirinde, sesin bilinçlendirici, huzur, hoşluk verici bir yanı vardır. "Mendireğin orda durmuşlar konuşuyorlar, /Sesleri kuşlar kaldırıyor, yapraklar döküyor".. Öyle bir şeydir işte kadınlar/ Kimbilir ne zaman, nerde, birden,/ Yaşamışızdır bir sesi,/ yanımıza bıraktıkları"(Kadınlar)  Bu alıntıda dikkat edilmesi gereken: ses olarak varedilen kadınların, yürek hoplatmalarının, şairi heyecanlandırmalarının farklı bir biçimde anlatılmış olmasıdır. "Kuşlar kaldırıyor" bu sesler. Ben, İlhan Berk şiirinde, tüm şeytanlığıma karşın, "kuş"un cinsel organ olarak kullanılmadığını belirtmeliyim. Çünkü onun şiirinde simgesel değerler ve cinsellik bu biçimde kullanılmaz. O gerçekten kuşların havalanışını, kendi içindeki ilgi, sevgi, sevinç kuşlarının, kendi içine, dış dünyaya dalmış „ben“in ürkek kuşlarını dile getiriyor burada. Zaten arkasından gelen yaprağıın düşmesi de sevinçli, zorlamasız, olgun bir beklentiyi anlatıyor. Arzu edilecek, özlenecek bir ürküntüyü. Bu ses bazen kendinin bir iç sesi olur, aşkını dile getirir: -"Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum"(Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım) Her türlü sesi anlamlandıran, demeyeyim, hissedebilen şairde ses, düzdeğişmeceli olarak kişinin yerine geçer. Çünkü o kişiyi ses olarak algılayabilir. İmgesel kişiyi ses olarak hissettiği için, ses olarak varedebilir: "Sesi,/ sanki çok ötelerden gelirmiş gibi/ Ezik, suskun odaları dolaştı durdu"(Ölü Bir Ozanın Sevgili karısını Görmeye Gitmek) Ancak sesin yalnızca bir düzdeğişmece olmadığı, daha da abartılı bir duyarlılıkla, bir varlık, İlhan Berk şiiri için canlı olduğu söylenmeli. "Bir ses kara yaşlanır, deniz de eskir diyordu". Burada "kara" parçasının  yaşlandığını, denizin eskidiğini söyleyen ses, bir bakıma kendini de somutlar, kendi canlılığını da. Sese duyarlı olmak, kişiyi şair, kişiyi filozof yapar. Melih Cevdet Anday’ın "Rahatı Kaçmış Ağaç"ı yapar. "Her şey, her şey /akıp gidiyor" diyor.  Der ya Ephesos'lu Herakleitos/ İlk kez karşılaşıyormuş gibi sanki bir ırmakla./ O da öyle bakıyor düşen yaprağa ve sese"... "Boş, beyaz sayfaların saçtığı acı /nedir bilirsiniz. Bağlıysa bir yaprağın sesine/ bu dünya daki yeriniz" (Kuyudan Su Alan Adamlar). Seslerden geriye, hem hissetme sonucu değerlendirmenin bilgeliği, hem de Tanrısal ama ayni zamanda şeytansı yaratma dürtüsünün getirdiği o cehennemi ateşin önümüze serdiği beyaz sayfaların sıkıntısı, acısı kalır. Bu beyaz boşluk, ben ve yaratım önündeki uçurum; delicidir, ürkütücüdür: "Bir sessizlik gibi. Bir zıpkın kuşu gibi./ Gibi. Gibi. Gibi."(Bir Ölüyü Almaya Gitmek) İnsanın ölümlülüğüdür, ölüm ve yaşamın sınırıdır bu boşluk, bu sessizlik. Öldürücüdür, ölümdür sessizlik. "Sessizliği öğrenmek için dolaştık sonra bir zaman /hanidir unuttuğumuz sessizliği" (Bir ölüyü Almaya Gitmek)  Bu açıdan baktığımızda yaşamın ta kendisisir ses. İlhan Berk yaratıcılığının sesidir ses. Bu yüzden yumuşaktır ses. Kadınsıdır. Bu yüzden kadın ve deniz benzetmesi yan yanadır onun imgeleminde. "Neden sonra kadınların seslerini duyduk /çekilen bir deniz gibi"(Bir ölüyü Almaya Gitmek)  "Deniz çekildi" diyen sesin dış dünyaya duyarlı olmada tetikleyiciliği  yanısıra ayni zamanda en azından şair için, bulundukları kahvedeki erkek ortamında kadın dünyasına, dişil dünyaya, (bu dünyanın farkında olmak, onları unutmamak için de) bir çağrı olduğu söylenebilir belki.    

 

"Bir Kıyı Kahvesinde" şiirini bir resim gibi imgeleminizde canlandırabilirsiniz. Ama bu şiir yalnızca bir resim değildir. Resmin içinde yer alan kişilerin nesnelerin değerlendirmesi vardır. Bu değerlendirmede gören ve gösteren varlığın etkileşimi ile şiirin tüm varlıksalı arasındaki iletişimin, hatta bu şiirden taşan bizi de içine alan iletişimin ayırdında olmak gerek. Şiir, yalnızca bize bakış kazandırmakla kalmıyor, kendisini artık  bizim için vazgeçilmezleştiriyor. Elbette bu vazgeçilmezlik dış dünya da ilişki içinde olduğumuz varlıkların vazgeçilmezliği kadardır doğal olarak. Ama somutlanmış, sözcükler oradaki biçimleriyle dondurulmuş, yeni bir anlam edinmiştir, hem kendileri hem de bizim için. 

 

Anlamin Ardinda Bir Çözümleme:

İlhan Berk, anlamadığımız halde bir şiiri sevebileceğimizi (Şairin Toprağı; s: 101), şiirin, kendi bütünlüğüne özgü bir soyutluk olduğunu (ŞT; s: 108), anlamdan çok görüntüye [sanırım burada imgeyi kasdediyor) bağlı olduğunu (ŞT; s: 109), şiirin bir anlamsızlık anlamı, bilinçli bir bilinçsizlik olduğunu (ŞT; s. 104) şiir için anlamın her şey olmadığını (Poetika; s:53), şiirin bir şey anlatmadığını, anlaşılmak için de olmadığını (P; s: 55) söyler. O, anlamın yerine duymayı, duyurmayı, hissettirmeyi, sezdirmeyi getirir. O kendi yazdığı, "Atımı istedim Evin Göğü Gerindi" şiirinin  ne anlattığını, kendisinin de hâlâ anlamamış olduğunu söylerken (ŞT; s: 135) "iyi bir şiir bir şey anlatmaktan çok, bir şey sezdirir, duyurur. Şiirde anlam budur işte"(ŞT; s: 134-135) dediğinde, „şiirin dili, işlevi, anlamı“ kavramlarını içiçe sokup, birleştirdiğini düşünüyorum. Şimdi onun bu şiirini  çözümlemek istiyorum:     

 

Atimi Istedim Evin Göğü Gerindi

 

Atımı istedim evin göğü gerindi

Çin gülleri bir yerden ordan geliyordum

Öyle sular dağların üstüydü isminiz

Yeşil, o solukları gibi rüzgarların

Bir bin yıl rüzgar değirmeninizde kaldım.

 

Tep kralları gibiydim öyle yalnızdım

Bir çağda seni bu beyazlığında tuttum

Ak, sabah kalyonlarım hep gökyüzündeydi

            Ben rüzgar değirmeninizde kaldım.

 

İşte ellerin o dünya kadar Akdeniz

Hansı, gecenin pancurunda Berk kuşlarım

Ey benim sığlığım eskim karanlığım siz

Yitik gülüşünün açtığı sular şimdi

Ben o gecelerde saçıydım çocukların

Bir bin yıl rüzgar değirmeninizde kaldım.

 

"Atımı istedim evin göğü gerindi"

Burada „at“, „ev“ ve „gök“ün simgesel değerli, ayni zamanda bilinçaltı terimleri olduğunu söylemek bile fazla. Genel anlamda "at", "ben"in bütünleşmek istediği, onsuz kendini eksik hissettiği bir şeydir. Ve hareketlidir, hareket vericidir. “Ev” ve “gök” ise durağandır. Ve "at" "ev"e aittir, ona bağlıdır. "Gök" ise “ev”in üstünde, “ev”in koruyucusu, son sözü söyleyenidir. Burada yorum olarak “ev”, sevgili, “gök” de babadır denilebilir. Bu durumda göğün gerinmesi, kabına sığmayıp şimşekler çaktırması, yani öfkelenmesi olarak yorumlanabilir. Ya da gerinme bir uyuşukluk, uykusal olarak değerlendirilip "ben"in bu isteğine ilgisizliği, umursamazlığıdır  denebilir. Aslında burada “gök”ü, sevgilinin savunma mekanizması, kendini farklı gören arzu kişiliği olarak ele almalıyız. Ancak baba imgesinin de ayni işlevi olduğu ileri sürülebilir.        

 

Çin gülleri bir yerden ordan geliyordum

Çingülü için sözlüğe baktığımızda bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirildiğini, Çin ve Japon kökenli olduğunu öğreniyoruz. Zaten adında var bu özellik. Yani yerli değil. Başka mekanlara, uzaklara ait bir yabancı, "ben". Burada bence, kendini bir başkası; yerli, her zaman karşılaşılır olandan farklı bir başkası olarak duyumsamanın altı çizilmeli.   

 

Öyle sular dağların üstüydü isminiz

Sevgilinin adı; sulara, dağların üzerindeki çeşit çeşit çiçeğe verilebilecek adlardan biriydi. Çok güzel bir adı vardı. "Ben"in, kadın seslerini, denizin çekilmesiyle buluşturduğu ve sevgilisine "Taflan'ım" dediği hatırlanmalı.

 

Yeşil, o solukları gibi rüzgarların

İsmin yeşil olmasını, "Taflan"la buluşturabiliriz. Ya da herhangi bir bitki adıyla. Sevgilinin adının söylenmesi, hatırlanması "ben" için, "ben"in içinde  bir meltem esintisi yarattığı için bu ad rüzgar solukları gibidir. Ve yeşildir.  

 

Bir bin yıl rüzgar değirmeninizde kaldım.

"Bir bin yıl" deyişini, Binbir Gece Masalları ve kırk gün kır kece düğün deyişleriyle birlikte değerlendiriyorum. Zira en azından benim için şiirin çağrışımsal okunuşu bunlarla birlikte. Uzaklardan gelen, uzakların adamı, zamanın da derinindedir. Zamanda ve mekanda derindir, öte(ki)dir. Sevgilinin adına bağlanıp kalmıştır ama. Çarpıcılık buradadır. Anlatımın gücü buradadır. Bir düzdeğiştirmeceyle sevgilinin yerine geçen ad, estirdiği meltemle onu kendine bağlamıştır. Yel değirmeninin dönüşü gibi başını döndürmüştür.

 

Tep kralları gibiydim öyle yalnızdım

Eski zamanlardaki mısır kralları kadar güçlü ve eşsiz. Burada eşsizliği iki anlamda birden kullanıyorum. Her tarafı insan, kendisi insan kalabalıkları içinde ama o yalnız. Her yan sevgili ama, o kendine denk sayacağı, “sevgilim!” diyeceği birinden yoksun. Yapayalnız.

 

Bir çağda seni bu beyazlığında tuttum

Sevgilinin tensel güzelliğini, belleğinde, belirsiz uzun bir süre (bir çağ) tutuyor. Tutmak, sonsuzlaştırmak  istiyor. Buradaki beyazlık biraz çekiştirmeyle sıkıntı ve yaratıcılık veren kağıt üzerindeki "beyaz boşluk"la buluşturulabilir.

 

Ak, sabah kalyonlarım hep gökyüzündeydi

"Ak" sözcüğü "tuttum"un devamı olarak okunabilir. Bu dizeyi "Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün" (Üç Kez Seni Seviyorum diye Uyandım) dizesiyle birlikte okuyabiliriz. Bu dizede sabah, güneşin yerine geçiyor bir bakıma. Bir bakıma diyorum çünkü sabahın serinliği de işin içinde. Gün doğuşu gibi uyanışın, parıltının, esenliğin bir parçası sevgilinin yüzü. "sabah kalyonları"nı, "ben"in o güne değin sahibolduğu tüm mülkü, biriktirdiği güzellikler olarak okuyabiliriz. Ve diyebiliriz ki, seni görünce bildiğim tüm güzellikler uçup gitti, silindi belleğimden. Ya da gün doğuşu gibi olan yüzünün tüm güzellikleri, tüm uyandırıcıları, tüm yola çıkarıcıları "gökyüzü"nün elindeydi.

  

İşte ellerin o dünya kadar Akdeniz

İ.Berk'te anlatım gizli benzetmelere, dolantılara dayanır. „Ellerin bembeyaz“ demek yerine, böyle bir dize kurar. Bildiğimiz sözcükler onda öznel anlamlarla yüklü olarak dolaşarak (benzetmeyle) gelir. Akdeniz; hem gerçekten onun sevdiği bir denizdir, ona gönderme yapar, hem de "ak" ve "deniz" sözcüklerinin ayrı ayrı anlamlandırılışıdır. Yaratılış Efsanesindeki Tanrı Kayra Han'a, su içinde görünen imgesel yüce Tanrıça AKİNE gibi, ak ninedir. Ak anadır, Ak kadındır, Akdeniz.     

 

Hansı, gecenin pancurunda Berk kuşlarım

Burada İ.Berk'in "Akdeniz" için olduğu gibi, bir sözcükte, aynı anda birçok anlambirimi işletme özelliğini dikkate alıp "gece" nin bir yandan genel kullanımdaki anlamsal değere, bir yandan da simgesel, öznel ve bağlamsal bir değere yayıldığını söyleyebiliriz. Yani "gece"; hem gecedir, hem evdir, hem de kadındır.  "Hansı": han gibi bir gece, han gibi bir ev, han gibi bir kadın. Bunlardan ilki enginlik anlambirimiyle, üçüncüsü doğurganlık anlambirimiyle bu benzetmeleri ayni yerde ayakta tutuyor. Böylece gece; engin, kendini koruyan, doğurgan(dişil) olarak bütünleniyor. Serdar Ünver’in uyarısıyla „hansı“ sözbirimini „han gibi“ olarak okunması özellikle virgülle de ayrılmış olması nedeniyle daha doğru geliyor şimdi de bana. Ama İ.Berk’in bu şiirinde, her ne kadar dizesel kullanımlar yani dizenin genelde kendi içine kapanması söz konusu ise de ben, öznel olarak onu Akdeniz ve geceyle bağlantılandırıyorum, belki İ.Berk’ten bağımsız. Ama her iki durumda da sevgili, derinlikli, sakıntılı ve alabildiğine dişil olarak; „ben“ İ.Berk de, heyecanlar içinde, yüreğinde kuşlar, durmadan ürkek kuşlar üreten ve sevgilinin penceresinde bekleyen biri olarak resmedilmektedir.     

 

Ey benim sığlığım eskim karanlığım siz

Burada "sığlık" sözcüğünü iki yanlı okumak istiyorum. Birincisi "ben"in sığlığı. Sevgilisinin derinlikler esinleyen güzelliği karşısında kendini sığ bulma, aşağılık duygusuna kapılma. İkincisi "sevgili"nin sığlığı. "Ben", zamansal ve mekansal derinliklerden, ötelerden gelmişti ya. Yerli, buralı olan sevgili onun sevgisini anlamaktan, anlayabilmekten uzak, bunun için sığ. Bence bu iki karşıt yorum birbirinin üzerine kapanan iki kanat gibi işliyor şiirde. Belki de bunu Bedri Rahmi'nin "Karadut"u eşliğinde anlamlandırmalı. Anlamsal değerden yoksunlaştırıp, buradaki sığlığa, bir sıralamaya girişte desteklik eden basamak taşı işlevini yüklemeli.  

 

"Eskim"deyişiyle, sevgilinin vazgeçilmezliği, sevdasının yıllara karşı direnci dile geliyor. Ve başka bir şiirine uzanıyorum: "Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım/ Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim/ karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum. //Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.“( Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım)

 

"Karanlığım" sözcüğünün sevgili için kullanılması, geceyle ilgili yorumuma destek veriyor. Ama burada bir de şunu söylemeye duruyorum, öbür anlamlandırma sapaklarını geçersizleştirmeden, şunu daha bir öne çıkararak: İ.Berk, sakın olumsuz gibi görünen bu sözcüklerle tam tersini söylemeye çalışmasın sevgilisi için: enginim, derinliklim, her an yepyeni, apaydınlık sevgilim?  

 

Yitik gülüşünün açtığı sular şimdi

Eksiltili, sıçramalarla giden bir anlatımda karikatür hatta mekanda iyice silinmiş çizgiler içinde bir karikatür; izlenimlerle, hissettirmelerle yürüyecektir elbette. Sevgilinin gülüp içeri çekilmesiyle, pancurların kapanmasıyla, gülücüklerle açılan sevinç kanallarından boşalan sular şimdi yolunu şaşırmıştır, nereye akacağını bilememektedir. Aslında bu yüzdendir önceki dizedeki sıralama ögelerinin olumsuz yanlarıyla sunulması.   

 

Ben o gecelerde saçıydım çocukların

Ve son dize, "ben"in sevgiliyle ilişkisinin olumsuzlandığını kesinlememizi sağlıyor. "Ben", o gecelerde saçı okşanan, avutulan bir çocuk gibi duyumsuyor kendini. Kırılıyor. Buradaki "geceler"i, ayni zamanda bir genelleştirmeyle "kadınlar" olarak da okuyabiliriz. Ve bunu başlıkla buluşturduğumuzda şiirin, sevilen kadının kendini  geri çekmesinin, "ben"in sevgisinin karşılıksız kalmasının, dolaylı, gizlemeli bir anlatımı olduğunu söyleyebiliriz.

 

Sonuç olarak,  kuram, açıklama gider şiir kalır. Hoş, düz yazılarında da, -onun gözüyle okunduğunda, bir tutarsızlık yok. Sen çok yaşa yaşlı delikanlı, yirminci yüzyılın en büyük romantiği! De Lamartine, Soylu Karacoğlan! Uzuncaoğlan İlhan Berk!   

 

 

Mustafa Durak

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön