Yalın ve Özgün Bir Dilin Ardında

(Mehmet Taner’in “Kuru Ayaza Bıraktın Beni” Şiiri Üzerine)

 

 

    

 

     

 

Kuru Ayaza Bıraktın Beni

 

Beyaz çarşafların üzerinde,

Sağıma dönemez’im.

Soluma dönemez’im.

 

Münker duvar,

Nekir pencere.

Dilim, cenin dili.

 

Rahim’den aldın,

İnce yağan kar altında

Kuru ağaca döndürdün

Kuru ayaza bıraktın beni.

 

Takık dişlerimi aldın

Beyaz bıyığımı incelttin

Kara boşluğa yumdun ağzımı,

Kımıldayan er kolumu

Demirlere bağladın.

 

Tüm Kitap, çekildi hücrelerimden.

Cümle kılcal zaman, iplik gibi çekildi.

Doksan dokuz adın, döküldü sofradan bir bir.

Kaldın usumda, savrulan bir edat gibi ey nehir.

 

Mehmet Taner

 

Mehmet Taner’in “Veda Vezinleri” adlı şiir kitabında şiirler üç bölüme ayrılmış  yedişer şiirlik  iki bölüm ve 6 şiir + 2 şiirlik üçüncü bölüm. Sanki son bölümdeki iki şiir “bis” parçaları gibi. Bu kitaptaki şiirlerden “Kuru Ayaza Bıraktın Beni”, “İlahi” ve “Ay ve Şiir” izlenimsel ilk okumada beni etkileyen şiirler oldu. Ancak bu yazıda yalnızca, “Kuru Ayaza Bıraktın Beni” adlı şiir ele alınıp çözümlenecektir.

 

Şiir’in Dış Çevreni:

Her şiirin bir oluşum süreci vardır. Bu oluşum sürecinde son görünüm, süt ve kaymak gibidir. Şiir, bu sürecin kaymağıdır. Süt de bu kaymağın altından alabileceğimiz başka bir ürün ya da kaymak için kaynak. Şiirin geri planında da söz konusu sürece bağlı tarihsel etkileyiciler vardır. Bireyin zihinselini ilgilendiren, onu etkileyen bir tarihselliktir bu. Bu tarihsellik, şairin, şiiri için özel çevrenini oluşturur. Bu, şiirin tarihselini oluşturan: durum, olay ve olgular bütünüdür. Elbette bir de şairin şiirsel yeteneğini oluşturan zihinseli (ruhsalı) vardır. Ve her şiir bize, bir yandan yazan bireyin tarihselini, bir yandan da ruhsalını yansıtır. Söz konusu tarihsellik, şiirin kendi içinde anlattığı tarihsel ya da öykü değildir. Bu durumda şiirin bir açık ve gizli tarihseli, bir de açık ve gizli ruhsalı olduğu söylenebilir. 

Bir şiiri anlamak, anlamlandırmak bu iki etmenin ortaya çıkarılmasıdır. Bu konuda da okurun deneyimi devreye girer. Genelde şiir diliyle, özelde şairin şiir diliyle ilgili deneyimi ve de yöneldiği şiire ilgisi ve deneyimi. Bu, bazan arka arkaya çıkarımlarla gelişebilir, bazan da çok uzun araştırmalara götürebilir. Bir dilin iletişim içindeki işleyişi, bir aritmetik sorusunun çözülmesi gibidir. Bilinmeyen her öge, şiirin anlamsalına giden yolu tıkayan bir engeldir. Derhal çözülmeyi bekleyen bir engel.

Mehmet Taner’in bu şiirinin gizli tarihseliyle ilgili, şiir kitabının ithafında bir durum buluyoruz: “Kuruyan, giderek yalnızlaşan bir zihnin işittiğim tek serzenişi ile, çekildiği yatakta doğrulup söylediği sözlerle, Babamın Anısı’na: “...kuru ayaza bıraktın beni!”. Demek ki şair babasının son demlerindeki durumundan ve söylediği sözlerinden etkilenmiş ve bilemediğimiz bir sürecin sonunda bu şiirini üretmiştir.

 

Şiirin iç çevreni:

Başlık: “Kuru Ayaza Bıraktın Beni”

Bir kitabın, bir şiirin başlığı, bölüm adları, ara başlıklar okurun işini kolaylaştıran, yönlendiren işaretlerdir. Bir metnin sunucularıdır. Bir metnin giysisidir, vitrinidir. Bu şiirin başlığını, babanın serzeniş sözleri oluşturmakta. Hem de tek serzeniş. Şiirin daha açılışında babanın serzenişiyle karşılaşmamız, bu söylemin, babanın yaşamı için, giderek bu söylemden etkilenen şair için önemini ortaya koyuyor. Okuyucu için doğrudan bu söylemle girilmesi etkiyi artırıcı. Kendi içinde yankılanan söylemi başkasına taşıyor, duyuruyor. Dolayısıyla bu duygusal durumla, genel insanlık durumuyla ilgili evrensel bir özelliğe dikkat çekmiş oluyor şair.  Ve şiir için konuşursak, daha başlangıcında söylemin “baba”nın ağzından gelişeceğinin işareti, eğer ithafı okumuşsak.

 

Şiirin Kültürel Düzlemi: 

Din: Bu şiirde öne çıkan en belirgin kültür ögesi dindir. Dinsel kültür, şiire “Münker Nekir”, “Kitap”, “doksan dokuz adın” ifadeleriyle yayılıyor. Bunlar islam dinine ileten göndermelerdir. Dolayısıyla babanın kültürel çevreninde en belirgin özelliktir müslümanlık. Baba dindardır, müslümandır.  Münker Nekir, islam inancına göre kişinin sağında ve solunda duran ve biri sevaplarını, öbürü de günahlarını yazan iki melektir. Böyle bakıldığında kişi yalnız değildir. Sürekli denetlenen bir varlıktır. Ve yazılanlar, bir hesabın tutulduğunu gösterdiğine göre kişi de bu yazılanların sorgusundan geçecek, her kişinin hesabı görülecektir. Kitap, büyük yazıldığı için ve Kur’an’da da, Kur’an’ın kendisi kitap olarak özelleştirildiği için hemen Kur’an’la bağlantı kuruyoruz.  “Doksan dokuz adın”: islam dininde Allah’ın adları, yani onun öz-niteliklerini işaret eden niteleyici adlar “esma-i hüsna”(güzel adlar) doksan dokuz tanedir.

Dil: şiirde dil ile ilgili kullanımlar: “dilim, cenin dili”, “edat gibi”.

 

Zihinsel  (Kültür) : zihinsel kültür öbeği altında toplayabileceğimiz sözcük ve/ya ifadeler şunlar: “ zaman”, “kara boşluk”, “us”

 

Dış Dünya Kültürü: dış dünya kültürünü ev içi ve ev dışı uzam kültürü olarak ayırabiliriz.

Ev İçi Dünya: bu dünya ile ilgili kullanımlar: “beyaz çarşaflar”, “duvar”, “pencere”, “sofra”

Ev Dışı Dünya: kullanılan ifadeler:“ince yağan kar”, “kuru ağaç”, “kuru ayaz”, “demirler”, “nehir”

Bedensel kültür: şiirde en fazla kullanılan terimsel, bedensel kültüre ait:  “sağım”, “solum”, “cenin”, “rahim”, “takık dişlerim”, “ağzım” (kara boşluğa yumduğum), “er kolum”,  “hücrelerim”, “beyaz bıyığım”. Bu da şiiri varlık sorunsalıyla doğrudan ilişkilendiriyor.

Eylemsel kültür: şiirde eylem sözcükleri de şunlar: dönmek ß “dönemez’im, döndürdün”, almak ߔaldın”, bırakmak ߔbıraktın”, inceltmek ߔincelttin”, yummak ߔyumdun”, bağlamak ߔbağladın”, çekilmek ߔçekildi”,  dökülmek ß “döküldü”, usunda kalmak ߓkaldın usumda” 

 

Şiir içi kültürel düzleme baktığımızda doğayla içiçe bir yaşamsal deneyim içindeki kırsal kesim insanının, elden geldiğince yalınlaştırılmış bir anlatım diline tanık oluyoruz. Böylece babanın bir özelliği yalınlık olarak beliriyor. (Bu şiiri ilk okuduğumda Ahmet Arif’in “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” şiirini hatırlamıştım. Orada da kendi güçsüzlüğünü, güçsüz bırakılmışlığını yaşamdan aldığı bir işaretle haykıran isyanımsı bir söylem var. Ahmet Arif şiiri de kırsallığa ve yalınlığa uzanıyor. Yani ilk önce çağrışım düzeyinde kurduğum bu teğet ilişkinin köksel, kökensel bir ilintisi var diye düşünüyorum şimdi. Bunlar akraba şiirler), ikinci özelliği ise eylemsellerde kendini hissettiriyor: edilgenlik. Bu edilgenlik, önce olumsuzluk, gücü yetmezlik olarak beliriyor. Sonra da ussallaşmayla, (aslında hem etkin, hem de edilgin bir biçimde takınaklaşan, nehir imgesiyle) etkinleşiyor.. (Zira “usunda kalma”yı hem etkin hem de edilgin olarak yorumlamak olası)        

Şiirin edinç düzlemi

Kaydırma:

Genel olarak dil, daha ilk basamağında, adlandırma aşamasında bir soyutlamadır. Dış dünyanın, zihnimize “similasyon”larının çıkarılması ve “simile” (benzetilerek aynileştirilmiş) ögeler arası ilişkiler (similasyonun çıkarılması sonucu oluşan bir dizgeler) bütünüdür dil. Dolayısıyla her türlü dil, öncelikle bir soyutlama ve bir değiştirim (yerine başkasını koyma) işlemini içerir. Yani alansal bir kaydırma söz konusudur. Renklerin dilinde, kullanılan alan renktir; müzik dilinde, ıslık dilinde ses; resim ve grafik dilinde çizgi ve/ya renk. Günlük genel iletişim dilinde ise sözcüksel (göstergesel) imge alanına geçilir. Şiir dilinde, yine genel dilden yararlanılmasına karşın, bu dilsel malzemeden yani göstergesel imgelerden yeni birleştirimlere yeni değiştirimlere gidilerek yeni bir düzenleme gerçekleştirilir ve ortaya yeni, özgül bir dil çıkar.   

 

Mehmet Taner özellikle bu şiirinde anlatım tekniği olarak terimlemede kaydırma işlemini kullanmış. Türkçede alıştığımız söyleyişleri değiştirmiş:

 

Münker duvar, Nekir pencere:

 

Dış dünyayı olduğu gibi algılayan biri için türkçe olan genel dilin anlatımı "sağım duvar, solum pencere'dir". Ancak dinsel bakışa yerleşen kişi için, sağım(da) Münker, solum(da) Nekir) anlatımına alışık biri için bir düzdeğişmece (métonymie) işlemiyle "sağda olan", "sağ"ın; "solda olan", "sol"un yerine geçirilmiştir. Ayni zamanda  bu kulanım bir tekrarı önlemiştir. Zira daha önce, /Beyaz çarşafların üzerinde,/ Sağıma dönemez'im./Soluma dönemez'im./ dizelerinde sağ ve sol kullanılmıştır. Böylece anlatımsal düzlemde bir yoğunlaştırma gerçekleştirilerek, anlamsal düzlemde, hem mekansal anlatım, hem dinsel bürün (örtü), hem de bu dinsel bürünün sürekliliği nedeniyle, duvar ve pencere gibi bir sıkıştırılmış mekan anlatımı sağlayan sözcüklerle kişinin içinde bulunduğu sıkışmışlık ve bu sıkışmışlığın sürekliliği, dolayısıyla, kurtulunamayan, sorunsal sıkıntı ortamı anlatılmıştır.    

 

Tüm Kitap çekildi hücrelerimden.

Cümle kılcal zaman, iplik gibi çekildi.

 

Kişinin canlılığını yitirmesinin anlatımında kullanılan  "damarlardan kan çekilmesi" ifadesi "hücrelerimden Kitap çekildi"ye dönüşmüş, yani damar, hücreye; kan, Kitap'a kaydırılmış. "Kılcal damar" kullanımındaki "damar" da "zaman"a kaydırılmış. Bu kaydırmayla oluşan ifadenin, yeni dilin anlamı ise, ‘hücrelerine kadar işlemiş, sinmiş Kitap, yani Kur'an ayetleri, giderek dinsel yaşam bedenden çekiliyor’dur. Beden dinsellikten uzaklaşıyor. Bu belki de kişinin ibadetlerini yapamamasının, (yapmak istememesinin) anlatımıdır.   Damar/zaman dönüşümü ise yaşam veren ile yaşamsal olan, yaşamın bir kesiti ömür denkleştirimini, ve bu iki terimin aynileştirildiğini düşündürüyor. Artık kişi ölümün yaklaştığının bilincindedir.

 

Düzdeğişmece:

 

Kaldın usumda, savrulan bir edat gibi ey nehir.

 

Bu dizede "nehir"'in anlamlandırılması anahtar işlevlidir. Şiirde konuşan kişinin muhatap aldığıdır, nehir.  Nehir, iki açıdan değerlendirilebilir, özü itibariyle, niteliği itibariyle. Özü itibariyle nehir, sudur. Niteliği itibariyle, akıcıdır. Nehrin bir düzdeğişmece ile suyun yerine kullanılmış olduğunu, suyun da yaşamın yerine kullanıldığını varsayarsak üç kademeli bir soyutlamayla nehirin, yaşam olduğunu ve şiirde konuşan kişinin, "baba"nın hayatla hesaplaştığını söyleyebiliriz. Nehirin, akıcı özelliğinden dolayı da, bir benzetmeyle nehir, kişinin ömrüdür, yani kendi hayatıdır diyebiliriz. Bu durumda bir tek nehir sözcüğü, hem genel hayata, hem de özel, kendi hayatına iletmiş olur.     

 

Doksan dokuz adın, döküldü sofradan bir bir

 

Tanrı kavramsalı, doksan dokuz adla biçim değiştirir. Dolayısıyla Allah ile doksandokuz ad arasında bir parça-bütün ilişkisi vardır. Yani bir düzdeğişmece söz konusudur, adlandırma olarak. Tanrının senleştirilmesi onunla yakınlığı akla getirir, bir de "nehir"in, yani konuşan kişinin muhatabının, ayni zamanda Allah olduğunu. Burada "nehir" sözcüğünün hem doğaya, hem doğaüstüne yönelmede bir kavşak oluşuna dikkat edilmeli. Bir yandan Tanrı kavramı ile doğa kavramının çakıştırılması, bir yandan da  yaratan ve yaşatan ve ayni zamanda kahreden, can alan Tanrı ile ayni işlevlere sahiptir nehir. Ve şiirdeki bireyin, giderek şiirin bu kavramla hesaplaşması, ya da kendini bu kavramın aynasına tutması söz konusudur.     

 

Benzetme:

 

Dilim, cenin dili

 

Konuşan kişi kendisini ifade edebilme gücünü, ana karnındaki ceninin diline benzetmiştir. Bir cenin kendisini ne kadar ifade edebiliyorsa, o da kendini kadar ifade edebilmektedir. Elbette kendi yaşamında kendini böyle duyumsamasıdır, söz konusu olan. Şiirde babayı oynayan, babanın yerine geçen şair de dili elden geldiğince yalınlığa çekerken dildeki fazlalıkları atarken, suskunun diline, cenin diline dönüş yolundadır. (Şiirde babanın tükenişi ile şiirin dilinde sıfır noktasına yakın sözcüklerin seçilmesine de dikkat edilmeli: “cenin dili”, “edat gibi”) 

 

Rahimden aldın

İnce yağan kar altında

Kuru ağaca döndürdün

Kuru ayaza bıraktın beni

 

Bu dörtlüde rahim/kar, kuru ayaz; kuru ağaç/yaş ağaç karşıtlıkları dikkat çekici. İlkinde sıcak/soğuk, güvenli/güvensiz, ikincideyse yaşayan/ölü anlambirimsel karşıtlıkları yerleşiyor şiire. Rahmin sıcak bir mekan olması, onun bir özelliği. İşin içine yaşayan/ölü karşıtlığı da sokulduğu için huzurlu/huzursuz karşıtlığı da işletilebilir. Ve yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda, kişi için olumlu bir ortamdan olumsuza getirip bırakanın, hayat ve Tanrı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yorumsalı çekiştirmek adına bir olasılığı daha işletmek istiyorum. Acaba baba oğluna söyleniyor olamaz mı? Onun yaşadığı kendi mekanından, kırsal kesimden, Ankara'nın göbeğine, ana dilini kullanamadığı bir ortama getirilmiş; doğal dilini, her zaman kullandığı ifade dilini kullanamazlaştığı ortama, geliniyle, torunlarıyla, oğluyla bile iletişime girmekte, kendini anlatmakta zorlandığı bir ortama taşınmış; kendi güvenli ortamı saydığı mağarasından, ortalığa çıkarılmıştır, -yaşlılar için kendi evleri mağaralarıdır, ondan genellikle pek uzaklaşmak istemezler-. Bu yüzden kişi kendini zayıf, güçsüz hissetmektedir. Bu yorumla nehir ayni zamanda oğulu simgelemektedir. Öyle ya akış içersinde babanın yerini oğul almakta ve bu böyle sürüp gitmektedir. Oğul da nehrin bir parçasıdır. Bu aşamada babayı besleyen, yaşatan da; öldüren de oğul değil midir?  Başka bir açıdan da, babasız kalandır, kuru ayazda kalandır. 

 

Takık dişlerimi aldın

 

Kişi, takma dişleriyle idare ediyor iken, onlara razı iken, artık dişlerini hiç kullanamaz hale getirilmiştir. Bu, bir yandan kanaatkâr, az ile yetinen bir anlayışta: azın da tükenişine, yaşamın mum gibi eriyişine iletiyor, bir yandan da Tanrı tarafından, hayat tarafından rızkının kesilmesine, oğulun evinde ağız tadıyla, kendi istediği gibi yiyeceğe uzanamayışa, oğulun sevgisinin bile gideremeyeceği bir tedirginliğe işaret ediyor. Takma yerine "takık" kullanılmış olması edilgenliği artırıcı, hem de şairin, dili, dilediğince kullanabilme özgürlüğüne işaret.

      

Beyaz bıyığımı incelttin

 

Kişi; kırsal kesimde, kendi mekanında (/gençliğinde) kalın bıyıklıdır. Arzu ettiği gibidir. Oğul/Hayat/Tanrı, onu kente taşıyarak onun bıyığını inceltmiş, onu kentlileştirmiş, istemediği, karşı olduğu biçime  sokmuştur. Olabilir ki onun için bıyıksızlık, kadınsılıktır. Bıyığın incelmesi de onu kadınlığa yaklaştırmıştır. Bıyığının inceltilmesi gerçekleşmiş bir uygulama olabileceği gibi gönderimsel, simgesel bir kullanım da olabilir.

 

Kımıldayan er kolumu

Demirlere bağladın.

 

Burada konuşan kişinin hissetmesinin altı çizilmeli. Takık dişler onun tad almasını sağlıyor; kolunun kımıldayabilmesi, onu erkek yapmaya yetiyor. Böylece erkeklik bir güç kavramının başka bir göstereni oluveriyor. Ve elbette burada, gücünü hissettiğinde kendini özgür hissetme de devrede. Kımıltısızlık "demirlere bağlanılmış" gibi hissettiriyor kendine.

 

Şiirde iki tane "gibi" edatlı benzetme kullanılmıştır: "iplik gibi" ve "edat gibi". Kişinin bedeninden "cümle kılcal zaman" yani en ayrıntıdaki yaşamsal olan (yaşam veren - anılar da dahil- ne varsa) bütünlüyeci bir tesbih ipi gibi çekilmiş, yaşamsalı dağıtmış, perişan etmiştir, -aslında bu benzetme de kültürel bir göndermedir-.

 

Kaldın usumda, savrulan bir edat gibi ey nehir.

 

"Edat gibi" kalmak, yine bir düzdeğiştirmeceli kullanım. Parça, bütünü ifade ediyor. dilin cenin diline dönmesi ile "dil"den yalnızca edatın kalması, yani dil(in)de biçimsel en küçük sözcüğün kalması, yani yaşam demek olan dilin, en az anlatım işlevi olan bir ögeye dönüşmesi gibi, nehir de („oğul/yaşam/tanrı“ da) küçülmüş, silinmek üzeredir, babanın yaşamından.     

 

Teknik olarak şiirde koşutlamaya bağlı bakışımlı (ve/ya tamamlayıcı) yinelemelerden  söz edilebilir: "Sağıma dönemez'im/ Soluma dönemez'im", "Münker duvar/Nekir pencere", "Kuru ağaca döndürdün/Kuru ayaza bıraktın", "Tüm kitap, çekildi hücrelerimden/Cümle kılcal zaman, iplik gibi çekildi", "iplik gibi"/edat gibi". Bu bakışımlılık bazan kavramsal düzlemde tamamlanıyor: (ince bıyık ß dişilik) /"er kol" (ß erkeklik) gibi.  Mehmet Taner bireyin yeryüzündeki açmazını, ölüm karşısındaki çaresizliğini, sıkıntısını, bir bakıma açık anlatımdaki tek bir durumdan, gizli anlatımda çoğul bir anlamlandırmaya açıyor.  Bu bakışımlı yinelemelerin de yardımıyla, bu şiirinde baba/oğul, yaratan/yaratılan, yaşatan/öldüren ikili aynalarına gönderiyor okuru.

 

Kara boşluğa yumdun ağzımı,

 

Burada  "kara boşluğ"u ağzın içi olarak okuduğumuzda ağzın dişsiz içi, kara bir boşluk olur. Kara boşluğu, ölüm olarak değerlendirdiğimizde oğul/hayat/tanrı, kişiyi ölüme yaklaştırmış, hazırlamış olur. Şiirdeki konuşan insan da durumuna serzenişte bulunan bir varlık. Şiir de bu insana, Turgut Özakman'ın ifadesiyle “insancık”a bir armağandır.

 

Şiirin biçimiyle ilgili bir aşırı yorumla bitirebilirim bu yazıyı: Şiirin bulunduğu sayfayı doksan derece çevirip baktığımızda şiirin içine gömülmüş bir boşlukla karşılaşıyoruz. Bunu hayatın boşluğunu besleyen şiir gibi yorumlayabileceğimiz gibi, konuşan babayı içine almış bir beşik, bir yatak, bir mezar gibi de yorumlayabiliriz. İnsanı yutan, saklayan.  

 

 

Mustafa Durak

 

 

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön