Yunus Emre Şiirinde Düşünsel Düzgü

 

    

 

GİRİŞ:

Düzgü sözcüğünü, fransızcadaki “code” karşılığı olarak kullanıyorum. Fransızcada “code” genel kullanımıyla, tüm yasaları içeren, yasalar bütünü anlamında kullanılır. Giderek kurallar bütünü olarak da kullanılır. Ama asıl bizi ilgilendiren; bir bütünü, birliği anlatmak için, (gösterge düzleminde bir sunum oluşturabilmek için) uzlaşımsal birimlerden yaralanarak onu damgalamasıdır. Uzlaşımsal birimler sesler, harfler olabileceği gibi, sayılar, renkler, (barkodlarda olduğu gibi) çizgiler de olabilir. Bir sıralama, bir düzgüleme işlemiyle yapıldığı için “code” sözcüğüne karşı “düzgü” sözcüğünün kullanılması birebir uyuşuyor gibi geliyor bana.      

 

Roland Barthes,  düzgü kavramını edebiyat incelemeleri alanında da kullanır. Balzac’ın “Sarrasine” adlı öyküsü üzerine gerçekleştirdiği “S/Z” adlı (kitabında,) incelemesinde (1), bir metinde beş çeşit düzgü belirlemiştir:

1)      yorumsal düzgü

2)      simgesel düzgü

3)      anlamsal (anlam-birimsel) düzgü

4)      eylemsel düzgü

5)      kültürel düzgü

 

Bu anlamda, düzgünün birimleri değişebilmektedir. Ve bu uygulamada da görüldüğü gibi, düzgü, yapısalcılığın temel sözcüğü  olarak belirmektedir. Parça olarak da görebileceğimiz birimlerin ilişkileriyle ortaya çıkan bir bütün. Yorum-birimlerin ilişkileriyle varolan yorumsal bütün, yorumsal düzgü. Simge-birimleriyle ve ilişkileriyle ortaya çıkan simgesel bütün, simgesel düzgü. Öbür düzgüler için de durum ayni. Fark edileceği gibi böyle bir bakışta, birimden yola çıkarak, birimler arası ilişkileri, her bir yanıyla ele alan bir tüme varım söz konusu. Ve altı çizilmesi gereken düzgüleme işleminde ortaya çıkan bütün, hem parçaların bileşimidir, hem de parçalarından ayrı kendi başına bir varlık ve bir değer olma özelliğini taşır. 

  

Roland Barthes’ın incelemesinde kültürel düzgü, bir anlamda gönderim (référence) düzgüsüdür. Bilim çatısıdır. Alıntılar, doğrudan ya da dolaylı (andırımsal vb.) gönderimler (bir yazara, bir kitaba, bir söze (deyim, deyiş, atasözü vb.) gönderimler ve her türlü bilgi ve bilgelikler kültürel düzgüyü oluşturmaktadır. Aslında böyle bir sınıflandırma kendi içinde çelişkiler sunmaktadır. Zira yorumsal, simgesel, anlamsal ve eylemsel olanın kültürel olandan ayrılamayacağını düşünüyorum. Böylesi bir sınıflandırmanın ögelerarası ayrılık ve bağlılaşıklık ilkelerini gözetmesi gerekirdi. Kaldı ki Roland Barthes kültürel düzgü içersine gönderim, bilgi, bilgelik, düşünbiçimi (idéologie’yi) de tıkıştırmaktadır.

 

Bu çalışmada düşünsel düzgü terimlemesiyle Yunus’un metiniçi  açıklamalarından, ipuçlarından yola çıkarak, metinsel birlik ya da çelişkilere dikkat ederek, farklı anlamlandırmalara yol açabilecek sapaklara dalmadan, Yunus’un düşünsel evrenine elden geldiğince nesnel olarak (elbette kaçınılmaz olarak zaman zaman öznel yorumlarımı da sunarak) yaklaşmayı amaçlıyorum. Yunus şiirlerinde insanlara öyle bir, iki-gösterimli ayna (yüzeysel anlatım/derin anlatım) tutmuş ki gerçekten Yunus’u anlamak, onu konuşmak istiyorsak, kendi öznelliğimizi aşarak, (Yunus’tan uzak) kendimizce bir yaklaşım sunmaktan kaçınarak, benlik/senlik sorununu aşarak (nesnel) bakmak gerekir. Hoş elbette şuna değinmeden geçmemek gerek, insanlar her zaman en doğrunun değil, kendilerine doğru gelenin, kendi gereksinimlerinin rüzgarındadırlar. – Tam da Nasreddin Hoca’nın “Ben de biliyorum tutmaz, ama ya bir tutarsa” mantıksızlığından tüm olarak, yani her konuda, ve/ya hepimiz olarak kurtulmanın olanağı olmadığını biliyorum.

 

Bir bakıma Yunus, Tanrı sevgisine ulaşmak için nasıl, bir çok çetrefilli yollardan geçmişse, Yunus’u anlamaya çalışan kişi de bir bakıma aynı şekilde bu tür engelleri andıran anlamlandırma tuzaklarını aşmak zorundadır.

 

Yunus Emre divanında, onun Tanrıya isyanını dile getiren örnek tektir; onu gerçeküstücülüğe bağlayabileceğimiz örnek de tektir. Ve Yunus’la tensellik arasında ilişki kurmamızı sağlayan örnek de öyle. Bunların tek olmaları, içerdikleri konulara dayanak oluşturmalarını, bunların Yunus’un düşünsel evrenine bağlanabilmesini kuşkulu kılmaktadır. Hatta bu şiirler, başka şairlere ait de olabilirler. Bu konuda çeşitli Yunus’ların varlığı dikkate alınmalı. (Hoş bu konu Yunus Emre araştırmacıları tarafından çoktandır biliniyor. Faruk K. Timurtaş; Yunus Emre Divanı -Bütün Şiirler- Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara, 1980), Kul Sadi, İrfan ve Yunus Emre adlı kitabının “Kimdir Bu Yunus Emre” adlı bölümünde (s: 35-53) (Petek Yayınları, İstanbul, 1983) Yunus Emre’ye yüklenen şiir ve anlatımlarla ilgili açıklamaları aktarır. Raif Kaplanoğlu, “Bursalı Aşık Yunus, Yunus Emre’den Mirasını Geri İstiyor” adlı yazısında (Yeni Biçem sayı:7 Kasım 1993, s: 22-27) farklı Yunus’lar konusunu işler.

 

Yaptığım incelemede Yunus Emre’de tüm izleklerin CEVHER ana izleğine bağlandığını gördüm. Cevher kavramı, yaratılış ile ilgili bir kavram olduğu için burada öznellik/nesnellik sınırına dayandığımızı hatırlamalıyız. Öncelikle yaratılış konusunda çeşitli anlatılar var. Bunlardan birinin benimsenmesi yalnızca onu doğru kılıyor ve diğerlerini dışarıda bırakıyor. Ama tüm yaratılış anlatılarının, doğruluk payı ne olursa olsun, yaratılış anlatıları BÜTÜNÜ ulamında yer alması gerektiği, cevher konusunda düşünsel her yaklaşımın da kendince bir öznelliği bulunduğu hatırlanmalı. Bir bütünden her hangi birinin benimsenmesi, öznel yorumun, İNANÇ alanının sınırında kalır. “Bence”likten, “bizce”likten öte gidemez. Elbette bir söyleşi, bir inceleme, bir söz alış bu sınırlar içinde de yapılabilir. Önemli olan içinde bulunulan konumun saptanması ve bilinmesidir. Neye göreliğin farkında olmak az şey değildir.    

       

Yaratılış Anlayışı:

Cevher:

Yunus’un düşünsel evreninde, cevher, Tanrı’nın  yeri göğü yaratmadan önce kendi kudretinden, kendi özünden yarattığı şeydir(299, 334) (2). Yaratılan bu cevher, Yaradan’ın bir parçası olarak hem “yaratan”dır, hem de  kendisinden de olsa ondan ayrı bir şey olduğu için, kendi dışına (asıl cevherin istemesiyle, iradesiyle) taştığı için “yaratılan”dır. Tanrının dışında başka bir şey gibi görülebilen bu şeye, cevhere, Tanrı; bir bakınca, bu cevher, Tanrının heybetinden eriyiverir(334). Böylece bu cevher kavramı bütün-parça, iç-dış, kendisi-başkası güçlü-güçsüz, birincil-ikincil zıtlıklarını, ve ayni zamanda çelişkili beraberliğini, başka bir TEK oluşu, sarmal görünüşlü tek oluşu açıklar. Ancak aşağıdaki  dizeler bize,  yaratılan cevherin,  asıl özün dışında kalanın, yani yalnızca  yaratılanın özü olmadığını, “cevher”in zaten Tanrısal olanın özü olduğunu, dolayısıyla bölünme dolayısıyla ortaya çıkan, olan ve kalan arasında birleştirici olanın, ikisinde de ayni olan şeyin “cevher” olduğunu açıklar:     

 

Gevherdür senün özün, güneşden arı yüzün

Şekerden tatlu sözün, herkim gördi utandı (252)

 

dizelerinde Yunus “Dost”a, seslenmektedir. Bu “dost”u Tanrı olarak ele aldığımızda, bu cevher, Tanrının özü haline gelmektedir. Burada ister istemez üreme, üretme kavramları içkin olarak devreye giriyor. Bir de yaratma kavramının sorgulanması: eğer cevher, Tanrının özü ise, Tanrıyı oluşturan bir ögedir. Tanrı kendi özünden bir parçayı ya çekip alıyor ya da o özü başka (daha da ayrışabilir) özlerle biraraya getiriyor. Ya da Tanrı kendi özünü çoğaltıyor: ürüyor, üretiyor. Araya sıkıştırdığımız bu yorumu bir yana bırakıp Yunus’a dönelim: bu cevherden çıkan buğudan yedi kat gök yaratılır. Tanrı göğü yıldızlarla bezer. Suyu boşlukta tutup üstüne bu cevherin tozundan yedi kat olarak(334), yeri (kara parçalarını) yaratır. Dağları üzerine koyar, çakar. Tüm özel ve genel olanı aynı özden yaratır (302). Bu cevherin damlasından da yedi deniz yaratır. Yaratılmışlara şefkatinden Muhammed’i, mü’minlere (inananlara) faziletinden de Ali’yi yaratır.

 

Yaratdı Hak  dünyeyi Peygamber dostlıgına (280)

 

ve Azraili’n yerden aldığı bir toprak parçasını, bir melek yoğurur: Adem oluşur. Tanrı ona can verir. Adem yaratıldığına şükreder. Bu, Tanrı’nın hoşuna gider ve Adem’in gönlünden geçenlerin tümünü hazır eder(300).

 

Yunus’ta Cevher Sözcüğünün Başka Anlamları:

Ancak Yunus Emre şiirinde, “cevher” sözcüğü yalnızca Tanrısal töz anlamında kullanılmamıştır:

 

Ne reng ü ne şekil ne kad ne kamet

Ne cevher ne araz ne sûretün var (409)

 

Yunus, Tanrı’ya seslendiği bu dizelerde “cevher” sözcüğünü yukarıdaki anlamda değil de maddesel töz anlamında kullanmıştır.

 

Yunus Emre şiirinde “cevher” sözcüğü değer, değerli söz anlamında da kullanılmıştır:

 

Anlayana gevherdürür söz, sarrafa satdum ahî (253)

                                  

Ancak söz kavramında da sarmal-tek anlayışı egemendir. Değerli sözü söyleyen de, anlayan da cevherin bir parçasıdır. Bunlar genel tözün ayrı gibi görünen ayrılmaz parçalarıdır.

 

Kur’an okuyan kendü, kendü Kur’an içinde (335)

 

Kur’an, Tanrı’nın sözü olarak Tanrının bir parçasıdır, cevherden bir bölümdür. Kur’anı okuyan (anlayarak okuyan) da, yaratılmış olsa da,  Tanrısal cevherin ayrı-birlikteliği yüzünden, anlama yetisine sahip olan kişi de, bu cevherdendir, bu cevherin bir parçasıdır.

 

Ben gevherîyem kânum ol, ben bir kulam sultanum ol

Aklum u cânum gönlüm ol, andan niçün usanayım (375)

 

Peygamberler serveri din diregi Muhammed

Gör ne gevherler komış bu bizüm kânumuza (358)

 

Anlama yetisiyle farkında olma v e görebilme yetisini erme olarak değerlendirirsek durumu, hiyerarşiyi, içermesel bir anlatımla şöyle gösterebiliriz:

 

            Tanrısal olan  > Peygamberden olan > Erenden olan

            Tanrısal olan  < Peygamberden olan < Erenden olan

 

Burada her şeyin Tanrı’dan başlayıp Tanrı’ya yönelmesine dikkat edilmeli. Yukarıdaki dizelere yalnızca yüzeysel yapıda bakılırsa anlatım, Peygamber/Tanrı kavramları açısından açmazlı görünebilir. Şunun da altını çizmek gerekir: her insansıl olan, Tanrısal özle bu içerme bağıntısı içersinde değildir. Bunun için ermiş olmak gerek. Cevherin kaynağı olan Tanrı tarafından bakılmış, gözetilmiş olmak, başkaca verili olmak gerekir. Kişi ne denli anlayışlı, çabalı olursa olsun, Tanrı’nın bakışı ona ermedikçe, Tanrı ona nasip etmedikçe bu cevherden payını alamaz. Böyle olunca cevher’den olan ve olmayan kaosuna, kaotik yapıya ulaşırız. Evrensel olan Tanrısal olduğuna göre, Tanrısal kaos’un içinde cevher, ayrı, değerli bir öz olarak vardır.

 

Gevher seven gönüller yüzbin yol iderise

Hak’dan nasîb olmasa nasîb alası degül (279)

 

Hak’dan bana nazar oldı, Hak kapusın açar oldum

Girdim Hakk’un haznesine dürr ü gevher saçar oldum (386)

 

Burada durum yani  Tanrısal el atış, Tanrısal bakış, Tanrısal istek olmadan kişinin çabasının boş olacağı anlayışı açmaz gibi görülebilir, ama Yunus, burada, öyle sanıyorum, aşk kavramının modelliğinden,  sağlıklı aşkın iki yönlü işlediği gerçeğinden yararlanıyor. Onun bütün esrikliği de seçilmiş olmaktan geliyor. Söz, cevher saçan söz söyleyebildiğine göre, o seçilmişlerdendir, o, Tanrısal olarak vergilidir. Yani Tanrı kendisine el atmış, bakışını ona çevirmiştir. Öyleyse Tanrı da onu seviyordur. Böylece Yunus’un aşkı tek yanlı bir aşk değildir, kendisi için. Seven ve sevilenin aşkıdır yaşadığı. Yani tam anlamıyla eksiksiz, iki yönlü bir aşktır. 

 

Bu yüzden, Kur’an’da yer alan doksan bin kelâmın (sözün) altmışbini genel ve özeldir, kalan otuzbini ise, gizler içinde özelin de özelidir (339). Herkesçe, hatta bu yolda istekli olanlarca da anlaşılır değildir. Tanrıyla onun gizine ermiş, erdirilmiş olanlar arasında işleyen şifreli bir düzgüdür, ayrı bir dildir bu sözlerin dili.

 

Yunus içdi esridi ol gevher denizinden (334)

 

Yunus’un  düşünsel dünyasında cevher (inci, giderek mücevher kavramlarından geçirilerek) deniz ve sarraf ile ilişkilendirilir.

 

Gine biz bahrı [denizci] olduk, denizden gevher alduk

Sarraf gerek, gevherün kıymetini bilesi (351)

 

Burada sarrafı düz anlamda değerli olan şeyden anlayan olarak ele alırsak, cevher de kıymetli şey, mücevher anlamındadır. Cevheri, Tanrısal öz (töz) olarak ele alırsak, sarraf da Tanrısal cevherin (töz) değerini bilen kişi olur: erendir, değer bilendir. Yunus’ta deniz kavramı da cevher denizi olarak düşünülmelidir. O cevher, bildiğimiz denizde bulunmaz, hatta söz konusu cevherin bir zerresi bile, tüm denizlerin içerebilecekleri zenginliklerle kısaylanamaz.

 

Ol has gevher bil andadur, sanma kim ol ummandadur

           

Ol ummanda yüzbin gevher, bir zerreden oldı kemter (277)

 

Yunus’un denize dalıp cevher değerli nesneler çıkarma imgesi de yine Tanrısal tözü anlamaya yönelik bir anlamlandırma çabasıdır. Dolayısıyla sözdür. Demek ki Yunus için söz, Tanrısal töze yönelik olduğunda değerlidir. Sarraf ise; nerde olursa olsun, kimce söylenirse söylensin Tanrısal töze ait olanı ayırdeden, değerini bilendir, erendir. Ancak Yunus’un sözünü ettiği Tanrısal tözü barındıran deniz, ürününü, değerli nesnesini kolayca kaptırmaz. Denizcinin, yani bu işe soyunan kişinin hazırlıklı, donanımlı olması gerekir.

 

Çevik bahrı olmak gerek, bir denize talmak gerek

Bir gevher çıkarmak gerek, hiç sarraflar bilmez ola (392)

 

İzlendiği gibi Yunus sözcüklerin yükleri olan gösterilenler üzerinde birinden ötekine çabucak geçebilmektedir. Bu iki dizede denizci, deniz, cevher sözcükleri Yunus’un verdiği yananlam ile kullanılmışken “sarraf” sözcüğü düz anlamıyla kullanılmış ve öbürleriyle karşıtlaştırılmıştır. Başkaca söylersek sarraf yukarıda anlayan, kıymet bilen, Tanrısal olanı görebilen olarak kullanılırken burada bildiğimiz altın işiyle uğraşandır. Bu da bize Yunus’un sözcüklerin anlamsal yükleriyle oynadığını gösterir.

 

Cevher: karşıtı: Tuz:

Yunus, cevher kavramının karşısına tuz kavramını koyar.

 

Yunus bu sözleri çatar, sanki balı yaga katar

Halka mata’larun satar, yüki gevherdür, tuz degül (291)

 

Burada cevher/tuz karşıtlığı ile hem yukarıda belirttiğimiz Yunus’un sözünün Tanrısal tözün bir parçası olması (özel anlamda), hem de değersize (tuza) karşı değerli olan (genel anlamda) ifade edilmektedir.

 

Aynı biçimde,

 

Ansuz sözün gör nedür, çok söz hayvan yükidür

Ârife bir söz yeter, tende gevher varısa (420)

 

dizelerindeki cevheri özel anlamda ele alırsak, yaratılmışların tümünde Tanrısal cevherin olmadığını çıkarabiliriz. Ve burada tözün bir özelliği de belirginleşmekte: “anlayışlı olmak” ya da “anlama yetisi”. Elbette karşıtı olarak da  tuz, anlayışsızlıktır. Ancak bir kere daha vurgulamalı: bu genel olarak bir anlama yetisi değil, Tanrı’nın sevgisiyle, izin verilmiş bir Tanrıyı kavrayabilme, anlayabilme yetisidir.

 

Panteist Birlik Ve Aşk:

Yunus; Tanrısal kaynak-cevherin, giderek yaratan-yaratılan ikilisinin birbirinin tümleyici parçası olduğunu, ikisinin BİR ettiğini anlayınca Hallac-ı Mansur gibi “ben Tanrıyım” düşüncesine ulaşır. Tanrı her yerdedir. Tanrı ile kul (seven) arasında gönülden gönüle bir pencere vardır (286). Sevenler gönülden gönüle iletişim kurarlar. Kaynak ile cevherin ilişkisi deniz ile bu denize akan ırmaka benzetilir. Hem ayrı, hem de birliktedirler.

 

Dirfillü[tirfilli] bınar [pınar] olduk, irkildük, ırmag olduk

Akduk[aktık], denize talduk, taşduk elhamdü lillâh (299)

 

Ve artık onsuz olamaz. Tanrının dışında nihai hiçbir değerli, sevilebilecek, tapılabilecek varlık, şey yoktur.

 

Ansuz olursam ölürem, ânunla dîrî oluram (284)

 

Dînüm, imânum oldurur[odur], ansuz olursam dünyede

Ne büte[puta] hâça tâparam, ne dîn ü îman dûtaram [tutarım](284)

 

Yunus’un Tanrıya olan aşkı, zerrenin bütüne ait oluşuyla koşuttur. Ayrılan parçanın yalnızlığı, bütünleşme özlemidir aşk. Kaynağa, gerçek varlığa dönme arzusudur aşk.

 

İşbu vücûdum şehrine, bir dem giresim gelür

İçindeki sultânun, yüzin göresim gelür (312)

 

Ayni tözden oldukları için de birbirlerinden ayruk (başka) özellikler göstermezler (“vücud” sözcüğü bu nedenle birinci tekil iyelik ekiyle kullanılmıştır). Bu yüzdendir ki “ben”, “sen”e ya da tersi “sen”, “ben”e dönüşür(287). Zira o aslına dönmek istemekte, aslıyla yeniden buluşmak istemektedir. Bu noktada bu sözcüklerin kişilerarası kullanımı da devreye sokulabilmekte. Ancak bu anlamıyla bile Tanrısal töze, dinginliğe yönelme konusuna dikkat edilmelidir. İki eşittir, bir: 2=1 (303). Onun derdi çabası ikiliği ortadan kaldırmak, ikiliği birliğe dönüştürmektir (317). Özel ve genel ne varsa tümü, Onu (Tanrıyı) severler, değişik biçimlere girmiş olarak onu anarlar (338).

 

Onsekiz bin âlem halkı, cümlesi bir içinde

Kimse yok birden artuk, söylenür dil içinde (338)

 

Bu iki dize ile Yunus, Kur’an’daki, evrende tüm nesnelerin Allah’ı andıklarını (tesbih ettiklerini) söyleyen ayete bir gönderme yapmakta ya da bu ayet Yunusça açımlanmaktadır. Ne var ki bu dizeler önümüzde yorumsal bir kavşak oluşturmaktadır. Eğer buradaki, “cümlesi” sözcüğünü “tüm yaratılmışlar bütünü” olarak ele alırsak, iyi, kötü, güzel, çirkin, erdemli, erdemsiz, eren ermeyen, gören görmeyen vb. gibi, hiçbir ayrıma gitmeksizin, koşulsuz evrenin tümünü, bu bütün içinde görmemiz gerekir. Eğer Yunus’un bu konuda yaptığı (hem de ayni şiirde) ayrımı dikkate alırsak, “cümlesi” deyişi,  seçilmişlerin tümü olarak algılanabilir [ya da kendim bir yoruma giderek tüm yaratılmışlar Tanrı tarafından programlanmışlardır. Varlıklarını bu program sayesinde sürdürürler. Bitkisel ya da hayvansal bir tohum, kendi özüyle ilgili tüm bilgileri, özellikleri içerir. Ayni biçimde cansız nesnelerin varlıkları da atomlararası ilişkiye bağlıdır. Evrende, mutlak durağan hiçbir nesne yoktur. Bu göreli dinamizm bir tek programa (bağlanabilir mi bilmiyorum) bir tek programlayana bağlanabilir. Dil içinde birliğin söylenmesi ya da Tanrının anılması, olsa olsa böyle açımlanabilir]. Aslında bu kavşak Yunus için açmazlardan biridir. Zira Yunus’un tavrı hep seçkinleşmeden yanadır:

 

Toksanbin Hak kelâmı altmışbini âm u has

Otuz bin hâssül has, oldurur[odur] sırr içinde (339)

 

Yunus sen dilerisen, dostı görem dirisen

Ayandur görenlere, ol gönüller içinde (339)

 

Demek ki Yaratanla, yaratılmış bir birliğe bağlıdırlar, ama yine de ayrıdırlar. Tanrıyla buluşmak için sevmek yetmez. Onunla bir olmak için tüm görüntüsel varlıktan ayrılmak, uzaklaşmak gerekir. Oysa yukarıda yaptığımız yorum, ve tesbih etme edimi görüntüsel varlıklar için de söz konusudur:

 

Yunus sen severisen hakıykat ma’şûkayı

Fârig ol cümlesinden, kevn ü mekândan farig (307)

 

Yunus, düşleminde ve algılamasında Tanrıyı öylesine içine sindirmiş, öylesine yüceltmiştir ki bin yıl toprakta yatsa yine “enel Hak” savından geçemez. Biri mezara gelip “Tanrım!” diye seslense Yunus, kefenini parçalayıp, toprağı yarıp ayağa kalkacak bir azim içindedir (318). Tanrıyla ilişki, ona duyduğu sevgi, yeryüzü sevgileri gibi ölünce bitmez, asıl ondan sonra başlar (348). Ona göre tenler yaratılmadan, herkes can olarak, ruh olarak Tanrıdaydı. Tıpkı Tanrının kendi dışındaki başka bir cevheri yaratması, kendinden ayırması gibi.

 

Nice yıllar biz onda cem’idük, can kânında

Hakıykat âleminde ma’rifet söyler iken

 

Çalab aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı[ondaydı]

Adem Havvâ nerdeydi, biz anunla yâr iken

...

Ne ogul vardı, ne kız, ruhlar idük anda biz (333)

 

İzlendiği gibi her şeyin öncesi tek varlık olarak Tanrı kavramıdır diye  bakıldığında her şey onun içindedir. Bugün bizim dış dünya olarak bildiğimiz, yaşadığımız “hakikat” dünyası bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Zira birincil değildir. Ondan öncesi vardır. Böyle olunca da asıl gerçek, asıl “hakiykat”, varlığın ilk biçimi, Tanrısal varlıktır. Bundan daha başka gerçeklik aranmaz, aranamaz.   

 

Akıl, nereye varsa, tüm dillerin bir ağızdan ayni varlığı (şeyi) söylediğini, işaret ettiğini görür. Bir bakıma aklın görevi budur. Bunun dışında, şeyler dünyasından çıkamayan, yaratanı, yaratılanla birleştiren tözü göremeyen akıl, akıl değildir. Zira: “Cüziyatı müselsel haber verir akl-ı kül”(406), birbirine ardıllanan, zincirlenen en küçük parçalar, bütünsel aklı işaret etmede, haber vermededir. Böylece doğal olarak “cüz”ün “kül”e (zerrenin bütüne) meyilli olması, tutkun olması doğaldır. Gerçek akıl sahibi içkin bir aşk yaşamaktadır, ama bu, aslında, aşkın bir aşktır, zamanı, mekanı, kendi varlığını (gerçekliğini) aşan bir aşktır. İçkin aşk; aşkın aşktır, en eski olandır, ezelidir.

 

Evvel yir [yer] gök yogiken [yok iken] varıdı ışk [aşk] bünyadı [ev , yapısı, bedeni, varlığı] (334)

 

Yunus, tasavvuftaki son mertebeye ulaştığını, yani ilmel yakıyn, aynel yakıyn basamaklarını aşarak Tanrısal varlıkla engelsiz, aracısız, perdesiz birlikte olduğunu düşünmektedir. Onun varlığını kendi varlığında, kendi varlığını onda hissetmektedir:  

 

Aynel yakıyn görüpdür, Yunus mecnun olupdur

Birile bir olupdur, Hakkal yakıyn içinde (336)

 

Bu tasavvufi aşk, yaratanla yaratılanın kaynaşmasıdır. Bir bakıma doğuranla doğmuş olanın kaynaşması. Yunus’un imgelemindeki içkin evren genellikle gerçek yaşamda örneklendirilebilecek somutluklar gösterir: Tanrısal aşka karşı insansıl aşk; Tanrı aşkı için esrimeye karşı şarap içip esrime vb.

 

Bizim sevdiğimiz Hak’dur; bu, halka göz ü kaş gelir (323)

 

Bu da tasavvufun bir gözlemden geçip geldiğini ve modelini yine de dünyasal gerçeklerle kurduğunu gösterir.

 

Yunus, hem Tanrısal özden olduğunun bilincinde, hem de Tanrı’nın yani asıl kaynağın gücünün, çekiciliğinin, güzelliğinin bilincindedir:

 

Ayırma beni senden, bulışdum [buluştum] ayrılmazın [ayrılmam] (356)

 

 

Kişi sorunu ve/ya da dönüşüm

Yunus Emre’nin “Ben” adlı şiirini Jean Claude Coquet’nin kiplikler kuramı ile açıklamaya girişen Ayşe Kıran, incelemesini şöyle özetliyor:

 

“Önce, ‘Ben’ diyen öznenin kimliği kendinden yüce Allah’a bağımlı, ayrılık öznesi olarak saptanmış, sonra da bu öznenin Allah’la kurmaya çalıştığı, sonuçsuz kalan karşılıklı konuşma ilişkisi incelenmiştir. Sonuçta Allah’a “sen” demesine, Ona seslenmek için tüm yöntemleri kullanmasına karşın, öznenin bu ilişkiyi kuramadığı, ‘bana seni gerek seni’ yinelemelerinin bir boyun eğiş mırıltısına dönüştüğü gösterilmeye çalışılmıştır” (3).

 

Yunus Emre’nin bir başka şiirini yapısal yöntemle incelediğini ileri süren Nükhet Gündeş,    “İlk üç beyitte okura (dinleyiciye) seslenen Yunus, son dizede kendi kendisiyle söyleşiyor: Seslendiği kişi kendisi” (4).

 

diye kesinliyor. Oysa yöntemimiz ne olursa olsun, mistik bir yazarda özne sorunu karşısında incelemeci çok dikkatli olmalıdır. Çok titiz ve anlamsal açılımlara dikkat ederek okumalıdır. Yunus’un şiirinde de onun düşün biçimini, imgelemini kavramadan özne, eyleyen çözümlemesine gitmek yanlış sonuçlar verir. Zira ad, yapay bir nitelemedir Yunus için.

 

Adım Yunus oldugı bu cisim belâsıdır

Adım sorar olursan, sultâna benem sultan (241)

 

Yunus, şiirlerinin son ikiliğinde karşımıza genellikle Yunus adıyla çıkar, ancak bu bir görüntüden, yüzeysel biçimden başka bir şey değildir. Dikkatle bakıldığında Yunus Emre ya karşısındakinin kusur ve eksiklerini, onu incitmeden kendi üzerinden söyler, kendine söylüyormuş gibi yapar, ya da Tanrısal cevherin bir parçası Yunus olarak, ya da gerçekten içe dönük söyleşi olarak oradadır.

 

Miskin Yunus bilmez misin, yoksa nazar kılmaz mısın

Ölenleri anmaz mısın, ah nideyim ömrüm seni (250)

 

Yunus, kendi özünü, kaynaktan kopmuş cevherin bir parçası olarak algıladığı için tensel olarak şimdi, içinde bulunduğu zamanda Yunus olarak vardır (341). Suret (biçim) değiştirip gelmiştir(319). Ete kemiğe bürünmeden önce uçmakta(cennette) kapıcıdır(25), gökte yıldızdır. Tanrı, aleme hükmederken Tanrı olarak vardır o.

 

Elestde bileyidük, göz açduk beli dedik

Ayıdan[farkında, bilincinde olan] Yunus idük, cümle BİRden eyledi (303)

 

Benüm varlıgum dost aldı, eserim[=izim]dir kalan bunda (286)

 

Onun asıl varlığı dost’tadır, Tanrıdadır. Burada kalan, görünen asıl varlığın bir izidir. Bu, bize Eflatun’un ideler kuramını çağrıştırmaktdadır. Böyle bir algılama çerçevesinde Yunus herkestir, her şeydir. Can alıcı Azrail, mezarda insanları sorgulayan sorgucu melekler, hep odur. Hem de bunları yaratan Tanrı da odur. Bu nedenle Azraile ve Cebraile meydan okur.

 

Azrail ne kişidür, kasdedebile cânuma

Ben onun kasdını gine kendüye zındân eyleyem (297)

 

Azrail ve Cebrail’e meydan okuyuşu, bir yandan bunların aracılıklarına itirazından; aracı, ayrılık yaratıcı varlık istemeyişinden; bir yandan da özellikle Azrail’in ölüm simgesi oluşuyla, ölüme meydan okuyuşu, ölümün, kendisini dünya bağından kurtaracağı umudundan kaynaklanmaktadır.

  

Yunus Tanrıyla içiçe olunca, Yunus neredeyse Tanrı da oradadır.

 

Ol benidüm, ben oldıdı [o idi] bes [yeter] bu nicesi kesile (348)

 

Gel imdi hicabun aç, senden ayrıl sana kaç

Sende bulasın mi’râc, sana gelür cümle yol (406)

 

Yürürürısem [yürürsem]önümdesin, söylerisem dilümdesin

Oturursam yanumdasın, ayrukda ne bâzârım [pazarım] var (408)

 

Yunus’un, şiirinde andığı varlıksal dönüşümlerini (görünüşlerini) şöyle sayabiliriz: bazen avamdan biri, bazen bir bitki, bazen bir içici, bazen muradına eremeyen biri olur. Şükreden olur, zikreden olur. Bazen kusurlu bir varlık, bazen zuhal yıldızının sahibi olur(384). Kaf dağının ardındaki ağulu yılan olur (259). Tufanı oluşturan olur.

 

Sufiyle sufi olan safiyle hem saf benem

Bel bağlayıp taat eden, o kerim ve rahman benem (256)

 

Yedi iklime hükmedip diri tutan sultan benem (259)

 

Kafdan Kafa hükmeyleyen devleri hükmüne koyan

Yele binip seyran kılan bu mülke Süleyman benem (259)

 

Ömer, İsa, Musa, Hallacı Mansur, İdris, Şit, Davut, Ali, Tapduk, Adem, Nuh, Eyyüp, Zekeriye hep odur.

 

Yarın mahşer kopunca kamu kul nefsim deyince

Ben Yunus’u anmayam Tapduk’u getirem dile (349)

 

Ay olur, bulut olur, yağmur olur, nur olur, ibret alınacak olay olur (328). Tilki olur, kurt olur, aslan olur, insan olur, cin olur, şeytan olur, nefsinin peşinde bir kişi olur. Firavun olur. Hâman olur. Gılman olur, Rıdvan olur. Oğlu ile suç işleyen (yatan) kadın olur (256). Frenk ile savaşan gazi olur, frenk olur. Cafer olur, Tayyar olur. Pişman olur. Hem yanan, hem de yakılan olur. Konuk olur, konuk ağırlayan olur. Cercis, Bercis, Mirrih, Calinus, Burkat, Lokman olur (384, 385). Hem tutuklu, hem de özgür; hem tutuklu, hem de zindan (tutukevi); hem bu, hem o olmak ister; hem harap, hem de mamur olmak ister; hem bahçe, hem de meyvası olmak ister; hem dert, hem derman olmak ister. Dokuz aslan, yedi evren, dört ejderha ile cengeden Rüstem olmak ister (385). Alçakta, balçıkta olmak, cevher (mücevher), yakut, mercan olmak ister. Levn, levnsiz, kansız olmak ister. Hem aşağılık biri, hem de Tanrıya itaatkâr olmak ister. Güneş, tufan olmak ister. Ama sonunda hep o, asıl cevher olmak ister. Bir an gelir hiçbir söz söyleyemez, hiçbir sözü açıklayamaz, bir an gelir inciler dökülür dilinden, dertlere derman olur (391). Bir an gelir İsa gibi ölmüşleri diriltir. Bir an gelir Firavun ve Hâman gibi büyüklenen, Tanrı tanımaz olur (391). Bir an gelir damla olur, bir an gelir umman (denizler) olur. İnsanların ve cinlerin sultanı olur. Papaz olur.

 

Gâh birlik içre birlik eyleyem o BİR ile

Gâh dönen derya olam, katre olam, umman olam (384)

 

Hem Hallacı Mansur, hem de onu asmak için boynuna urgan takan; hem İbrahim’in atıldığı ateş, hem de o ateşi güllük gülistanlık eden (257) olur. İsmail olarak kurban olur. Leyla olur, Mecnun olur (312). Kitabı yazan ve kitabın kendisi olur:

 

Halk içinde dirlik düzen, dört kitabı doğru yazan

Ak üstüne kara dizen, o yazılan Kur’an benem” (258)

 

Gösterdi bana kendüzüm ayeti kül denen benem (256)

 

Ulu bir dükkan olur. Kul iken sultan olur. İnsanlar, cinler, periler, develer onun emrindedir. Dünya onun rızkı, insanlar da onun kavmidir (284). Yunus’un sözü, Tanrı sözü olur.

 

Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir (309)

 

Yunus Emre dilinde Hak olup dile düşegeldim (328)

 

Ayni işlemi ters çevirerek Tanrıyı insanlaştırır. Belkıys, Yusuf, İsa, Ferhad, İbrahim Ethem, Muhammed yapar:

 

Ölü görse dirilir, kalıbına can gelir

Topraktan ses gelir, Meryem oğlu İsa mısın

            ...

Yüzün sevgili nurudur, saçın miraç dinidir

Gören canın unutur, Fahr-i Alem sen misin (357)

 

Hüküm canlara geçer, can içinde can mısın (357)

 

Yunus, Tanrılaşınca tüm evreni sahiplenir:

 

Yer benimdir, gök benimdir, arş benim

Gör nicesi [nasıl] germişim sayvanımı [çardağımı] (376)

 

Tanrıyı kendinde bulur:

 

Yunus imdi sen, senden ayru değilsin candan

Sen sende bulmazısan, nerde bulasın onu (377)

 

İzlendiği gibi adlar yapaydır. Tanrısal tözün bir parçası olan Yunus için tensel varlık, dış görünüş, bir maskedir, aldatıcıdır, yalandır. Panteizmle Yunus’un düşünsel evreni arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bunun sanal bir evren olduğunu savunmak başka bir bakış açısı olabilir. Ama öncelikle Yunus’u, şiirini doğru anlamak, onun dünyasına girmek, “Yunus’el yakıyn” olmak gerek.   

 

Sürekli (ebedi) olan / Geçici (fani) olan:

Yunus’ta zaman genel olarak geçici ve sürekli ya da sonsuz olarak ayrımlanır. Onun için “bu dünya” gelip geçicidir. Ancak bu, “bu dünya/öbür dünya (ahiret)” ayrımı değildir. Zira onun için, ancak bu iki dünya dan da geçebilen kişiden hesap sorulmaz (274). Onun evreninde “bu dünya” insanın tensel gözle görebildiği her şeydir: tüm kazanılan mal, mülk vb.dir. Bu dünya bir tuzaktır (333), pislik doludur (murdardır) (353), murdar bir gövdeye benzer (294), hayal ve düş gibidir (322), bakmaya doyum olmayan aldatıcı bir gelindir (414). Bu dünyayı seven, baykuş gibi yabandır (274). İnsan, bu dünyaya konuktur (234, 321). İnsan, bu dünya da, bir bakmışsın ekin gibi bitmiş, bir bakmışsın yitmiştir (321). Ve Yunus, dünyanın geçiciliğini vurgulamak için mal, varlık ve eşin, kişi öldükten sonra başkalarına kaldığını, dünyasal uğraşların boş olduğunu, önünde sonunda yokluğa vargılı olduğunu söyler.

 

Malın ve varın ey paşa, hısmın kavmin üleşe (321)

           

Bir imaret göster bana ki sonu viran olmasın

Dökülür kalır malın, başkaları alır karın[ı] (359)

 

Köşk ve sarayları beğenmeyenlerin, şirin sözlü ve güneş yüzlülerin, zenginlerin de sonlarının bir yensiz gömlek (kefen) içinde derbeder olmak, unutulup gitmek olduğunu işler şiirlerinde. Mezarlıklara dikkat çeker. Dünyasal sevgiyi zehirli aşa benzetir.

 

Beş karış bezdir donum, yılan çıyan yiye tenin

Yıl geçe yıkıla sinim [mezarım], unutulup kalam bir gün (261)

 

Geçici oluş tene özgüdür. Her türlü dünyasal görüntü, biçim geçicidir. Ten ölümlüdür. Oysa can-ruh ölümsüzdür.

 

Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil (279)

 

Ancak can, Yunus için her canlıda bulunan bir şey değildir.

 

Ölmek, fasid (bozguncu) işidir (275)

 

Kogıl ölüm endişesin, aşıklar ölmez bakidir (275)

 

Aşık bir kişidir, bu dünya malın[ı]

Ahiret korkusun[u] bir pula saymaz

 

Bu dünya o ahiretten içeri

Aşığın yeri var, kimse bilmez

 

Aşık öldü diye salâ verirler

Ölen hayvan olur, aşıklar ölmez (364)

 

Bu dizelerde aşık olan/olmayan, ölen/ölmeyen, insan/hayvan, ten/can ikilikleri belirgindir. Bunları yapısalcı bir yaklaşımla düzenlediğimizde can ve aşık birlikte ölümsüz kümesinde; bozguncu, hayvan, ten ve aşık olmayan ölümlü kümesinde yer almaktadırlar. Bu da bizi Yunus’un aşık olmayanları “can”sız, hayvanlar olarak gördüğü düşüncesine götürür. Olguya böyle bakıldığında ölüp tükenen tenleriyle bozguncuların, hayvan-insanların ahirette (öte dünya da) varolmamaları, dolayısıyla sorgu ve cezadan uzak olmaları gerekecektir. Oysa bütünleyici bir yorumsal yaklaşımla ten/can ikilisini temel alarak, hayvan ve bozguncunun ölümlü oluşunun da saymaca olduğunu düşünebiliriz. Bozguncu, hem dünya da, kendini düşünsel olarak sınırlayarak, daraltarak ölmüş, hem de öte dünyaya inanmadığı için (ya da bu dünyaya çok bağlanarak), öte dünyasını yitirerek ölmüştür. Hayvanda da idrak olmadığı için ölümlüdür.

 

Bu şarda hayallerin haddi ve sayısı yok

Bu hayale aldanan, otlar davara benzer (264)

 

Dünyaya aldanan kişi, otlayan, yani işi gücü yemek yemek, bedenini doyurmak olan hayvana benzetiliyor. Demek ki ölümü aşmanın, ölümsüzlüğü yakalamanın tek koşulu aşık olmaktır. Bunun için de ölümlü özelliklerden uzaklaşmak gerekir. Aşıklığa, dervişliğe soyunan kişinin dünyasal olanlardan uzaklaşması, dünya ve ahiretle ilgili her türlü arzu ve dilekten geçmesi, dileksizliğe ulaşması gerekir.

 

Dünyâdan gönlünü çeke, eliyile arpa eke

Ununa yarı kül kata, güneşte kurutmak gerek (325)

 

Ununa yarı kül katmak, dünya zevkini reddetmek anlamındadır. Unun (dünyanın) vereceği tadı bozarak karşı çıkmaktır. İnsanı dünyaya bağlayan, tuzağa düşüren, insanın nefsidir.

 

Eğer nefsine uyarsan fenasın (239)

 

Burada “fena” sözcüğünün anlamı, ölüm, yokolmadır. Ömrü yani dünya daki ömrü sadece nefsine, kendi “benlik”ine bağlı olanlar dikkate alır, değer verir, sermaye gibi, bir zenginlik gibi görür.

 

Ömür benliğin sermayesidir (253)

 

Burada görünür zenginlik ile gözün göremediği zenginlik kavramları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Demek ölümlü/ölümsüz ya da fani/ebedi karşıtlıklarında,  ölümlü (fani) kümesine, nefsine uyan, dünyayı seven, (zengin görünen) anlam birimlerini de katabiliriz. Ancak bu ikiliğin aldatıcılığını da aşmamız gerekir. Zira Yunus Emre salt ölümsüzlük peşinde değildir. Onu öyle göstermek yanlış olur. Onun için ölümsüzlük, algılanan VARLIK anlayışının bir sonucudur. Bir amaç değildir. Amaçladığı demek bile yanlış olur, yaşadığı(na inandığı) aşk içinde TEKi yaşarken ölümsüzlük de, zenginlikler de o yüce varlığa ait özellikler olarak var olduğundan, onun için de birer nitelik olacaktır. Yoksa hedef ne cennet, ne de huridir. Bu onun evreni değerlendirişidir. Onun için karşısında, insanın ikili bir seçeneği vardır. Ya dünyaya bağlanacak fani olacaktır, ya da Tanrıya giden yola düzülecek VARLIKa karışacak: zamansızlığa, zaman ötesine ulaşacaktır. İkisinin birden peşinde olmak sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

 

İki dava bir mana bu yolda sığmaz derler (295)

 

Dünyasını terkedenler yarın hasrette olmaya (359)

 

Şeriat, tarikat ...

Ermişlik yani “vilâyet” derecesine ulaşabilmek için dört kapı, kırk makam, yüzaltmış menzil vardır.

 

Birinci kapı şeriat, emir ve yasağı bildirir

Yuya günahların her bir Kur’an hecesi (271)

 

İkincisi tarikat, kulluğa bel bağlaya

Yolu doğru varanı yarlıgaya hocası

 

Üçüncüsü ma’rifet, can gönül gözün açar

Bak mânâ sarayına arşa değin yücesi

 

Dördüncisi hakıykat, ere eksük bakmaya

Bayram ola gündüzi, Kadir ola gicesi” (271)

 

Şeriat ile tarikat varmak isteyene yoldur. Ama ma’rifet ve hakiykat bunlardan daha üstündür (342). Yunus, şeriat edebinden korkar (331). Müslüman olanlar dinin gereklerini yerine getirmek zorundadırlar.

 

Müslümanam diyen kişi, şartı nedir bilse gerek

Tangrınun buyrugın tutup beş vakt namaz kılsa gerek (314)

 

Her kim müslüman olmadı beş vakit namazı kılmadı

Bilin, müslüman olmayan o tamuya girse gerek (315)

 

Zaten Yusun’un has yoldaşları “can”, “din”, “iman”dır. Bir de kötü yoldaşı vardır ki Yunus onunla savaşıp tüketmiştir onu. Bu hep karşı çıktığı “nefis”tir. Yunus karşısındakine ders verirken ilmiyle amel etmesini, bildiklerini uygulamasını ister (397).

 

Sen fakıhsın ben fakiyr sana hiç tanumuz yok

İlmin var amelin yok, günahlara batarsın (397)

 

Yunus, şeriat bağlamından olmak üzere karşısındakini erte (kaza) namazına çağırır:

 

Sana derim ey veli, dur erte namazına

Eğer değilsen ölü, dur erte namazına (403)

 

Namaz kıl zikreyle, elin götür şükreyle

Öleceğin fikriyle, dur erte namazına (404)

 

Görüldüğü gibi o, dinin temel ilkelerinden vazgeçmiş değildir. Onun, eğer gerçekten ona aitse, dini kuralları hiçe sayan söyleyişleri sadece görüntünün arkasında perdesiz görebildiği şeyi “hakiykat” dünyasını dikkate aldığı içindir. Ama şunun altını çizmek gerek: Yunus, tasavvuf yolunda dinin koşullarından ödün vermez. Onu dini kurallara pek aldırış etmeyen biri gibi görmek ve göstermek yanlıştır. Onun için şeriat; mumsuz bal, tarikat; tortusuz, dupduru yağdır. Yani şeriatsız olmaz. Şeriat onun yolunun, dininin, inancının oluşturucu bir parçasıdır. Dost (Tanrı) için balı yağa katmak, şeriat ve tarikatı birleştirmek gerekir (354). Yunus, şeriatı bir gemiye benzetir. Kurtulmak isteyenlerin doluştuğu bir gemi. Hakiykat da denizdir. Aşk denizi. Hem de dipsiz bucaksız bir deniz (294).

 

Yüzgeçlik öğrenmeyen kul ko girmesin bu denize (294)

 

Bu benzetmeyle işler ters yüz edilir gibidir. Ama sadece gibi. Zira onun için kulluk için gerekli olan namaz, oruç vb uygulamalar onun için ne amaçtır, ne de araç. Tanrı buyruğudur o kadar. Onlarla da onlarsız da TEKin içindedir o. TEK de onun içindedir.  Evet o, hakiykat ile şeriat arasındaki ayrımı belirginleştirir. Şeriat gemisine bineceklere ilminizle amel edin, diyen Yunus, (hakiykat yolcusu için) bunların önemsiz olduğunu, bunların araç bile olamayacaklarını söyler. Hatta daha da ileri giderek ilim, amel, züht (dinde kuşkulu olan şeylerden kaçınma) ve taat (buyrukların yerine getirilmesi)nin aşksız helal olmadığını söyler. Şeriatın gereklerini yerine getirenler, deniz ile içli dışlı olmayı, deniz içinde varolmayı beceremeyen, denizden korkan kimselerdir. Ve kurtuluşları gemidedir. Denizin içinde varolabilen kişi için, gemiye olmazsa olmaz bir gereksinim yoktur. Onunla da onsuz da olabilir (368). Hakiykat gerçek dindir. Yedi kapısı vardır. Birinci kapıdaki kişi miskin, her türlü varlıktan yoksun olabilmek için doğru olmayı öğütler. Doğruluk, hem abdest, hem namaz, hem de ibadettir (394). İkinci kapıda korkulması gereken iki aslan, üçüncü kapıda üç evren, dördüncü kapıda dört pirler vardır. beşincide beş ruhban vardır. Çeşitli mallar (dinler?) satarlar, alanı kandırırlar, yolundan alıkorlar. Altıncıda bir huri oturur. Baştan çıkarmağa çalışır. Yedinci kapıda yediler oturur. Onlar artık kişiye kurtulduğunu müjdelerler.

 

Sana derler kurtuldun, gir, dost yüzün göresin (239)

 

Yunus, burada Hakiykat dinine girmeye aday olan birine simgesel olarak yedi geçit sıralar. Bunların insan yaşamında bir şeylere denk düştüğünü de vurgular.

 

Şu dediğim sözlerim vücuddan taşra değil

Tefekkür kılarisen cümle sende bulasın (239)

 

Tanrıyı gözleyebilme (müşahade) noktasına ulaşabilmek için bu savaşımı vermek gerek. Üç yüz denizi, yani cehennemi geçmek gerek (238). Bu cehennemde yanıp kül olduktan sonra kişinin varlığı ikilenir: tensel/tinsel varlık. Ancak bu kül olmanın, Yunus’ta tene uygulanan bir ceza olmadığını, bir durumsal, bir dönüşüm olduğunu söylemek gerek.

 

Yedi tamuda yangıl herbirinde kül olgıl

Vücudun anda kogil ayruk vücud bulasın (238)

 

Maşık yüzün gören kişi gerek yana ve tükene (240)

 

Yergi yoktur aşıklara her ne hale dönerise

Ferman olmaz kendüye, müşühedeye garkolan (240)

 

Hakiykat derecesine ulaşmış olanlara şeriatın gerekleri, Tanrıyla aralarına giren perdedir, gereksizdir. Ancak yeniden altını çiziyorum, Yunus daha önce nasıl farklı aykırı kişilerle, kişiliklerle kendini buluşturmuşsa yani hiç olmadığı gibi görünmüşse, şimdi de aşağıdaki dizelere bakıp onu oruçsuz, namazsız, gusulsüz düşünmek yanlış olur. Onun yaptığı bir durumsalın ifadesidir. Aşık olmanın, her türlü biçimden “münezzeh” olması gerektiğini, ancak böyle ifade edebilirdi: 

 

Oruç, namaz, gusül ve hac hicabdur aşıklara

Aşık ondan münezzeh, halis heves içinde (336)

 

Aşık olan için uçmak (cennet) bir tuzaktır. Uçmağı amaçlayanlar, onu sevenler budalalardır. Aşık, uçmak peşinde değildir (308). Aşığın hedefi Sevgilidir, Tanrı’dır. Tanrı da gönülleri mekan edinmiştir.

 

Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca

Hepsinden eyice bir gönüle girmektir (362)

 

Burada Yunus’un anlatmak istediği şeriat ile tarikat arasındaki ayrımdır. Gönüle girmek, aşık etmek, ve ayni zamanda aşık olmak demektir.

 

Bir kez gönül yıkdunısa, bu kıldugun namaz degül

Yitmişiki millet dahı, elin yüzin yumaz degül (291)

 

Son iki dizenin hümanizme kanıt alınması yanlıştır. Zira gönül, burada insan değil, kişiyi Tanrıya açan bir uzam olarak değerlidir Yunus için. Yunus’un anlayışında müslümanlar “yetmişiki millet” içinde en üstünüdür. Gönül yıkan, gönül yıkabilen bir kişi (burada ister insancıl bir yaklaşımla kalp kırmak anlamında alınsın, ister tasavvufi bağlamda Tanrısal uzam olarak alınsın) sevme yetisi eksik, Sevme, aşk denizinden nasipsiz biridir. Böyle olunca yaptıklarının (namaz kılma, hacca gitme) ruhu eksiktir, canı yoktur. Aldığı abdest herkesin sıradan yüz yıkamasına, temizliğine dönüşür. Ne var ki aşk için istekli olmak da yetmez. Öyle ya her sevenin, sevilme garantisi yoktur. Erme, kişinin isteğine, çabasına bağlı değildir. Tanrı vergisidir (364).

 

İlim ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra

Bu bir acayip sırdır, ilme kitaba sığmaz (364)

 

Tanrı vergisiyle hakiykata eren Yunus, şeriattan, tarikattan geçtiğini şöyle haykırır:

 

Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun

Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun (415)

 

Küfr ile iman dahi, hicabimiş bu yolda

Safalaştık küfr ile, imanı yağmaya verdik (414)

 

Burada özellikle her insanın bakışının sınırlılığı, ve her insanın bir diğerini mutlaka kendisi gibi, kendi yaptığı gibi, kendi düşündüğü gibi görmek istediği gerçeği göz önünde bulundurularak, “EnelHak” diyenleri kafirlikle, dinsizlikle  suçlayanlar düşünülsün. İşte başkalarının kendisini kafir saydığı bir bakış açısında Yunus, onların iman anlayışını yağmaya veriyor, kendi imanını değil. Yani hakiykat içersinde, dışarından kâfir gibi görünen kişi şeriatın evliyasıdır:

 

Hakiykatın kâfiri, şer’ün evliyasıdır (230)

 

Buradaki tamlama da şu ana kadar oluşturulan yorumları haklı çıkarmaktadır. Aksi takdirde “hakiykatin kâfiri” deyişini anlamlandırmak olanaksızlaşırdı. Oysa Yunus ayni tamlama içinde hem kendisi açısından, hem de kendini yeren, yerebilecek kişi açısından bakmaktadır. “sen”in “kâfir” saydığı, ama “Hakiykat” peşinde olan “ben”, “şer’ün”, yani şeriatın değerli saydığı, “evliya” kişinin ta kendisidir.

 

Yunus’un dünyasında BİRLİK kavramı da ikirciklik gösterir. Şiirine nesnel ve bütünsel baktığımızda bu kavramın durmuş, oturmuş olmadığını görürüz. Mistik anlayışa bağlı BİR olma, İslam dininden kaynaklanan seçmecilikle bir türlü buluşamaz. Kaynak/cevher ile buluşturulan Yaratan ile yaratılmış arasına yine de uzun bir yol, mesafe konur, dinsel bakışın bulaşığı olarak. Yaratandan ötürü tüm yaratılmışı seven, hoşgören, bağışlayan Yunus değişir. Bazı yaratılanları dışlar. Aslında işin ilginci bu dışlananlar kendisi gibi olmayanlardır.

 

Değmelere bitimez hürmetlü nesnedir aşk (373)

 

Müşkili halleylemek değmenin işi değil (289)

 

dizelerinde aşkın, herkesin üstesinden gelebileceği bir iş olmadığı belirtilir. Aslında Yunus’un görüşüne göre, aşık olmak için Tanrı tarafından seçilmiş olmak gerekir. seçilmiş olmayanın çabası boşunadır. Kaynak-cevher anlayışı sonucu ortaya çıkan,

 

Cümle yaratılmışa bir gözle bakmayan

Şer’ün (şeriatın) evliyası olsa gerçekte asidir (230)

 

Hakkı gerçek sevenlere cümle alem, kardeş gelir (323)

 

diyerek sonsuz bir hoşgörü sergileyen Yunus Emre’nin hoşgörüsü, onun suret, giderek dünyaya önem vermeyişi, hatta dünya yaşamını murdar olarak nitelemesiyle karamsarlığa dönüşür:

 

Söylerisem sözüm savaş söylemezsem ciğerim baş

Cihan doludur kalleş her birinden bir taş gelir (323)

 

Ve insanların eşitsizliğini kabul eder.

 

Yarattı yetmişiki türlü dili

Arada üstün kodu Müslümanı (248)

 

Ve kendi özünü bilmeyen, nefsinin tutsağı olan, aşksız kişiler Yunus gözünde insan değildir, insan karşıtı hayvandır, canavardır.

 

İlim okumaktan gerek, kendözünü bilmektir

Kendözünü bilmezsem bir hayvandan betersin (397)

 

Miskin ademoğulları nefse zebun olmuştur

Hayvan canavar gibi otlamağa kalmıştır (361)

 

Aşksız adem hayvan olur, hayvan öğüt bilir değil (282)

 

Senin gibi can variken ab-ı hayat isteyeni

Karanlığa gireni, ben onu hayvan tutarım (284)

 

Yunus, insan çevresinde dolanır ama insan değil, Tanrı merkezlidir. Onun dizelerinde, insancıl düşünce izlerine rastlar gibi olduğumuz noktalarda bile düşüncesinin arkasında hep Tanrısal BİRLİK söz konusudur. YUNUS, insanı yalnızca Tanrı yolunda bir araç, basamak olarak kullanır. YUNUS, BİR HÜMANİST DEĞİLDİR. O olmayanı arama peşinde değil, olanı algılama biçimi farklı olan biridir. (Bu noktada ütopya ve aşkınlık kavramları işletilebilir. Özellikle Thomas Moore ile ilişkilendirilebilir). Onun için bu, bir algılama sorunudur. Öznel, düşünsel bir gerçekleşim olgusudur, arzulanan, yarım kalmış bir düş değildir. Yunus, İslam dini ile tasavvufu şiirleriyle kaynaştıran, yorumlayan güçlü bir ozandır. Tasavvufu açımlayan bir halk ozanıdır. Ama felsefe tarihi içinde ayrı bir düşünce dizgesi geliştirmediği için kesinlikle bu anlamda  YUNUS, BİR FİLOZOF DEĞİLDİR. Ama ayni terimi genel anlamda, “düşenen” olarak ele alırsak, elbette o, bakan, gören, düşünen bir filozoftur. Estetik, tarihsel bir deniz feneridir, deniz fenerimizdir.

 

 

Mustafa Durak

 

 

 

Notlar:

1)      Roland BARTHES; S/Z ; Ed. du Seuil, Points, Paris, 1970.

2)      Ayraç içindeki sayılar “M. Aziz Bolel, Yunus Emre Hazretleri, Hayatı, Divanı; Uğur Matbaası; Eskişehir; 1983” gönderimli kitabın sayfalarını işaret etmektedir. Bu noktada, bu çalışmanın filolojik değil göstergesel olduğu unutulmamalıdır.

3)      Prof. Dr. Ayşe EZİLER KIRAN; Poète et son Dieu; Frankofoni sayı: 2; 1990, s: 89.

4)      Nükhet GÜNDEŞ; İşidin Ey Yarenler Işık Bir Güneşe Benzer; Dilbilim sayı: 1, 1976, s: 92.

 

 

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön