Ahmet Oktay'ın "Hayalete Övgü"sünde

Düşünsellik ve Düzyazıya Gömülü Şiirsellik

 

  

 

                                                                                                                                                                                         "benzerim!" Oku geceden süzdüğüm

                                                                       kanı ve sütü;

                                                                       yaz ve güz bahçelerinden

                                                                       damıttıklarımı;

 

                                                                       benzerimsen. (Ahmet Oktay) 

 

 

Ahmet Oktay'ın şiiriyle ilgili olarak, Mehmet Yalçın, onun "şiirine tek bir şiir üstünde değil, çok sayıda şiiirini okuduktan sonra"(s: 27) ulaşılabileceğini savlar. Gerekçe olarak da "içerik düzleminde Ahmet Oktay'ın şiir söyleminin baştan sona aykırılıklarla dolu"(s: 26) olduğunu söyler. Bunların "kimileri mantıksal ya da doğal gerçekliğe, kimileri edinilmiş bilgilere ya da saymaca değerlere aykırıdır"(s: 26). Doğan Hızlan da Ahmet Oktay şiirinin (en azından Yol Üstündeki Semender'in) "donanımlı, ön hazırlıklı şiir sever"(s: 14) istediğini belirtir ki yukarıdaki alıntı da bu saptamayı doğrulamaktadır.

 

Ahmet Oktay'ın şiir kitabının adını tüm şiirinde kullandığı gölge (hayalet) izleğiyle bağlantılandırılabiliriz, ya da doğrudan, Ada Gezisi adlı şiirinde, siyahlar giyinmiş Oğuz'a söylettiği "Arkadaşlar Hayalet der bana" deyişine bağlayabiliriz ya da İsmail Ertürk'ün yazısında belirttiği Jacques Derrida'nın "Marks'ın Hayaletleri" kitabıyla ilintilendirebiliriz. Bu kitabında Derrida'nın 1848'de yayımlanan Komünist Parti Manifestosu'nun, 1990'lı yılların başında ne denli güncelleştiğini savladığını dikkate alan İsmail Ertürk'ün Ahmet Oktay'ın „Sanat ve Siyaset“ adlı kitabından yaptığı şu alıntıyla bu şiir kitabının adı bir açılım daha edinir (:"ben hâlâ sosyalizme/marksizme inanıyorum. Belki arkaik bir tutum: Ama ben, elveda demeyenlerdenim. Gelgelelim, bu veda etmeyiş, bağnazlığı benimsediğim anlamına da alınmamalı"). Şunu özellikle vurgulamak istiyorum, Ahmet Oktay kitabına bu adı verirken ister Derrida'nın kitabıyla bağlantılandırmış, ister bağlantılandırmamış olsun, onun şiirinin Derrida'nın saptamasıyla örtüştüğü doğrudur ve bu raslantısal olsa bile Ahmet Oktay şiirini Derrida'nın bakışıyla ve kitabının adıyla okumanın da doğru  olacağını söylemeliyim.    

 

Ders verme (didaktik olma), ve düşünsel olma (felsefe yapma) şiire ağır gelmiştir, genelde. Sanırım bu, şiirin, egitimselin  ve düşünselin dışında bir şey olmasından çok, bunların şiirin, şiirsel estetiğin önüne geçmesinden ileri gelmektedir. Yoksa şiirin hiç bir şey öğretmeyeceği, hiç bir şey düşündürtmeyeceği söylenemez. Sanırım kurama, felsefeye fazlaca bulaşmış şairlerde düşünsellik tabakası daha bir belirgin oluyor. Kısaca sorunu, düşünsellikle şiiri  dengelemek değil, şiirin baskın olduğu, düşünselin misafir gibi göründüğü, şiire emdirilmiş bir düşünsellik  çözer. Ahmet Oktay şiiri, içinde düşünseli barındırır. Bu düşünsel boyut, onun şiirinde farklı renklere bürünerek gelir.

 

Ahmet Oktay şiirinin, "dipten kimi şairlerle ortak bağlar kursa da" ayrı bir "ada" olduğunu, şiirindeki "ben"in "neredeyse bir kamera" olduğunu söyleyen Güven Turan, onun, sürekli dış dünyayı taramakta ve tanımlamakta olduğunu söyler ve yazısını bitirirken "90'lı yıllardan başlayarak iç dünyanın labirentlerinde gezindiğini görüyorum", der. Yani Ahmet Oktay,  şiirinde hem iç, hem de dış dünyayı tarayan bir kameradır, ona göre.    

 

Durum muhasebesi:

Ahmet Oktay pek çok şiirinde („Envanter“, „Sayfada Gördüm Kendimi“, „Aynı ve Değişken“ vd) bir durum muhasebesi yapar.

 

Hızla tenhalaştı vakitler,

kahkahalar da azaldı sofrada;

işitiliyor, dinmedi yıllardır

ilerleyen bataklığın sesi.

 

Şiirinde gündelik olayları düz bir dille anlatabilen Ahmet Oktay'ın bu dört dizede, bir yandan gündelik anlatımı sıkıştırıp yoğunlaştırdığı, bir yandan da dolaylılaştırdığı görülmektedir. "vakit", ve mekan, insanlar için bağlam ögesidirler. Tenhalaşmak, kalabalık oluşturan insanlar için ve mekan olarak evler için kullanılabilir, çünkü somutturlar. Burada soyut olan "vakit"in tenhalaşması, bir yerine kullanma değildir. İnsanlarla biraraya gelinen, mutlu olunan, "ben"in kendisini canlı, varolan hissettiği vakitlerdir bunlar. İşte bu, yaşamı, yaşadığını hissettiren "vakit"lerin azalmasıdır söz konusu olan. Sofrada kahkahaların azalması, ev içindeki sevincin azalması, kapatıcı. Giderek kötücüllük, zamanı ve mekanı ve ("kahkaha"larla temsil edilen) insanı sarıyor. Kötülüğe ait olan "bataklık" da bir simge olarak kullanılırken  yorum seçeneklerini çoğaltıyor, şiiri boyutlandırıyor. Sözcük ekonomisi açısından sözcükler aza indirilirken, anlattıkları, anlatabildikleri çoğalıyor. Bataklığın yorumsallarında, "vakit"i bir bataklık olarak görmekten söz edebiliriz. Kahkahayı, yani insanı bunaltan, yok eden "şer"den söz edebiliriz ki bu noktada bile kendi birikimimize göre uzanımlar olabilir. Burada okur olarak sorulması gereken, kötümser bir "ben"le mi yoksa, kötücüllüğü gören, gösteren bir kamera gözle mi karşı karşıyayız?         

 

Daha dün alınmıştı tozu bilgisayarın

oysa gördüğüm ekran simsiyah,

okunmuyor kalavyenin harfleri de;

her tuş önümde bir uçurum.

 

Burada kötücüllüğün "vakit"e yüklendiği çok açık. Ve ne denli gören, gösteren bir gözden, bilen bir "ben"den söz etsek de, kötümserleşmiş bir "ben" de ağırlığını duyuruyor. Her tuşun, önünde bir uçurum olması; korku, umutsuzluk, ulaşılmazlaşma, engellenme, güçsüzleşme olarak düşünülebilir.  

 

"Sandım ki seçersem doğru harfi

açılacak Süleyman'ın "kuşlar dili",

sandım ki doğru sözcüğü bulursam

aydınlanacak içinde yittiğim

kristal labirentteki güzergâh." (s:12)

 

Ben'in bir umutsuzluk, bir boşunacılık (absurdité) morali, moralsizliği içinde olduğunu anlıyoruz. Ve "uçurum"laşmış olan "tuş"un da yazı alanını temsil ettiğini, düzdeğişmeceleştiğini çıkarıyoruz. Yazmak, tuş gibi araçlaşıyor. Bir varolma biçiminin aracı oluveriyor, açıkça söylenmeden. Bu noktada Edip Cansever'e bir kitabını imzalarken yazdıklarını hatırlıyoruz: "Sürgün yalnızca özel sürgünlüğünü irdelemeyi /seçecek ve hiç aşamayacaksa onu, yazmak boyun /eğmektir"(Toplu Şiirler; s: 254) Bu da Prometeus ben'i işaret ediyor. Ama bu yeni anlatımda, yenik bir 'Prometeus ben' buluyoruz.  

 

Var mıydı tutacağım bir yön

bulacağım düz bir yol?

Bilemedim. Geliyor ve gidiyor insan. (s:12)

 

Ve alışılmış, halk edebiyatının da işlediği benzetmeye gelip dayanıyoruz, „iki kapılı han“ gerçeğine.

 

"Hem kendisi hem başkası herkes;

uzam ve zamana kilitli taş

muska ve mühür; soru ve yanıt.

Sonsuza dek yürümeye yargılı

Yahudi miyim ben? İlk yazdığım

satırdan beri. (s: 18)

 

Başkaları için (arkadaşlarına sipariş aşk mektupları) yazdıklarından sonra, aşk mektubu özelinde tüm yazdıklarını, yani başkasını yazarken kendisini, kendisini yazarken başkasını, başkasına yazarken, kendisine, kendisine yazarken başkasına yazmanın bilincine varır. Dolayısıyla yazmak, varolmayı anlamlandırır. Eğer bir anlam, bir varlık nedeni aranacaksa. Bireyselliğin toplumsallık da demek olduğu, başkasız varolamayacağımız, yalnızca bir gereksinme olarak değil, bir bulaşıklık, bir beslenme olarak da algılanıyor. 'Kilitli taş', şey gerçeği ile "taş"ın yerine geçebilecek insanın gerçeği varlıksal olarak aynileşiyor. Başka bir aynileştirme muska ve mühür (yani yazılı olan ile bu yazılı olanı -yazan- ile onaylayan, yani okur ayniliği ile soru ve yanıt ayniliğidir. Sorabilen ve yanıtlayabilen: arayabilen ve bulabilen ayniliği, birlikteliği ve bağımlılığı.

Ve kendini Musa gibi göçe yargılı bir sürgün olarak duyumsamakta, yaşam ile yazı (bura ve ora) ayrımında yaşamdan yazıya sürgün olarak hissetmektedir. Şiirin bu kesiti A.Oktay’ın „Ben Bana Bilmeceyken“ (Ahmet Oktay; Resim Yazıları; Bilim Sanat Galerisi; istanbul; 2002) denemesiyle birlikte okunmalı.

 

Belirsizlik : Umut Ve Umutsuzluk Arasında

Ahmet Oktay şiirinde soru hep var olmuştur. Soru, yanıt arama, ya da aratma olarak varolabilir. Düşünme ve/ya düşündürme işleviyle. Ahmet Oktay, "Hayalete Övgü"deki Madenci Lambası adlı şiirinde, depresyondan kaynaklanan bir unutkanlık, bir boşvermişlik, dünyanın boşunalığı duygusu içinde, bir belirsizlik içinde gibidir. Adları bile hatırlayamaz.

 

Zonguldaklı şair Lütfi Fikri -Fikri Lütfi miydi yoksa?- (s. 24)

 

Bu hatırlayamama elbette bir insanlık durumunun saptanması, hatta normal sayılabilecek bir karıştırmadır, denilebilir ama bu, tekil bir örnek olarak kalmıyor:

 

Geçti geçen: Anımsamıyorum artık

kimdi ilk seviştiğim kadın? Belirsiz

sarıldığım gövde. Kemikli miydi sırtı,

var mıydı öpüşünde yeni sulanmış

bir bahçenin serinliği? (s:20)

 

Geçmişi yadsımamakla birlikte, onun için, geçmişte yaşanan yaşanmıştır o kadar.  Bir umutsuzluk bunalımıdır. Zaman; umutlarını, varolma coşkusunu almış götürmüştür. Her ne kadar, ideolojik umutlarını, inancını koruduğunu ifade etmiş olsa da,   bir tünele, kara bir buluta girmiş gibidir. Gelip geçiciliğin, yokolmanın dayanılmaz korkusu, engerek iğnesindeki zehirinin dozunu artırmıştır.   

 

Siliniyorum mevsimlerden,

sayfalardan, oyluklardan;

uçucu bir kokuyum sanki. (s: 21)

 

Ancak Ahmet Oktay ve/ya şiirleyen ben, bu koyu sıkıntıyı kabul etmekle birlikte tümden de teslim olmaz. Bir madenci olarak, bir maden kömürü üreticisi olarak , göçük altında kalma korkusu yakasını bırakmasa da sürdürür çalışmasını. Amaç ürünü ortaya çıkarmak.      

 

..Kuyudan kuyuya dolaşıyorum

en olmaz vakitlerde. Vuruyorum korkuyla

damarlara kazmayı ve kalıyorum

geçmişin göçüklerinin altında. (s: 27)

 

A.Oktay burada bir madenciyi mi anlatıyor, kendini mi anlatıyor? bence "ben" ve o, içiçe geçirilmiş. Kendini, kendi varlığını, kendi üretimini madencinin varlıksallığı ve üretim sorumluluğuyla buluşturmuştur.  

 

Türk toplumunda "felek" sözcüğü bir maymuncuk sözcüktür. İnsanımız Tanrıya yapamadığı sitemleri, edemediği küfürleri, Tanrı olmayan, Tanrının maketi, Tanrının gölgesi, ya da semeri sayılabilecek feleğe yapar. Böylece günaha girilmemiş olunur. Bir çözümdür, boşalma adına. İşte bu bağlamda A.Oktay, bir Tanrıtanımaz olarak „bilici“ye seslenir. Söylensele, bir dine göndermesi olmayan, soyut bir biliciye seslenir. Bu bilici, gerçekten bilen biri olabileceği gibi, 'varsa bir bilen' olarak da değerlendirilebilir. Bu biliciye, varlık ve yaratma, üretme arzusundan hiç bir şey yitirmediğini ifade ederek, meydan okuyorak sorar:

 

Bilici sına beni alevinle

Ve söyle: İğva mı bu

Baht mı? (s:23)

 

zira üretmekten, kendi ve başkaları adına kendini tüketmekten mutludur. Kendi kendine yaptığı son değerlendirmede, yaptıkları pek değersiz, yapılmamış olması gereken şeyler değildir. Onun kendisi ve başkaları için bir işlevi, bir değeri vardır. 

 

Yine de tutuk dilimde

söküldükçe açan alevsi bir çiçek var:

 

Bu ifade, sanırım, aynı zamanda onun şiirinin  de tanımıdır. Düz bir dille konuşurken, kavrayan, esintisine alan, kendi denizini, kendi karasını, kendi dünyasını yaratan bir şiir. Ama o, bu dünyayı kurma adına çektiği sıkıntıların, borçlu olduğu kimselerin bilincindedir.  

 

herkesin düşlerinden devşirilmiş

ve karabasanlardan.

 

Kuyudan çıkan bir madencinin, ölümden yırtmış bir madencinin gülen gözleriyle, ama yine de ölümü içinde taşıyarak vardır. Varoluşundan, kendinden de hoşnuttur, barışıktır kendisiyle:

 

Yaslıyım bir ölü evi kadar ve dudaklarımda

bir gelinin gülümseyişi. (s: 26)

 

Ahmet Oktay'ın şiiridir bu. Düzyazı içine gömülmüş bir şiir. Şiir, zaten başka nedir ki? Gündelik dil içine sokulmuş başka bir dil! Tek bir farkla: A. Oktay, gündelik dili; anlatımcılığı, konuşuculuğu yüzünden fazla öne çıkarır. Bir de donanım sorunu yüklenince, şiirsel tad için seçkin bir okuru bekler. Bu son iki dizede kendisi ve madenci ile ilgili buluşturmaları dışlasak bile sesel yinelemelere, alışılmış şiir düzgülerine başvurmadan, yalın, düz bir anlatım içinde benzetilenlerin karşıtlığıyla kurar şiirini. Dolayısıyla (en azından bu örnek için konuşursak) onun şiiri hem açık karşıt benzetmelerden, hem de metindeki içkin benzetmelerden oluşur :

 

            ben                 

            ----------   ---> bir ölü evi # bir gelinin gülümseyişi

            madenci           

 

Şiirsellik söz konusu oldu mu, soru ifadesi üzerinde de özenle durulmalı. Burada sözünü ettiğim şiirsellik, yalnızca şiire özgü olan değildir. Bir öykünün bir romanın şiirselliğinden söz edilir ya, açıklanmaz, ama bir düzyazının şiirselliği hep dile gelir. İşte bu açıdan bakıldığında hemen anında yanıt beklenmeyen, ister yanıtıyla, ister yanıtsızlığıyla metnin (ben'ine,) kendisine dönen soru ifadesi şiirseldir. Gündelik dildeki, başkasına yöneltilen, bir yanıt beklenen ifade biçiminden farklıdır. Bu soru, felsefi sorudan da farklıdır. Felsefi soru, çöz(ül)mek içindir. Şiirsel sorunun, soru olmanın dışında bir kendiliği vardır.  

 

Aydınlattı mı yolu lâmba ve kandil?

Aydınlatabilir miydi? Yarınlarda

yanıt, benim bilemeyeceğim (s: 26)

 

Görüldüğü gibi soru soruluyor, ama yanıtını kimse veremiyor, yanıtı yarınlar verecek. Burada özellikle bilicinin bilmesi ile şiirleyen ben'in "bilemeyeceğim"i arasındaki uçsal ilişkiye de dikkat etmek gerek. Ancak iki ucu "ben" olarak buluşturabilir miyiz, diye sorduğumda işin rengi değişir. Zira ayni ifade içinde bilemeyen ben de bir bilicidir. Hem yarının bilici olduğunu söylerek, hem de şiirinin genelinde takındığı bilici tavrıyla. Ayraç içinde şu hatırlatılmalı: şiirleyen ben muhatabına buyruksal bir söylem de üretir. Demek ki durum bir çizelgeyle şöyledir:  

 

                        Bilici     <-----------------------------> bilemeyen

                        -------------------------------------------------------

                                               BEN

 

İfadenin öznellik boyutuna baktığımızda, alçakgönüllü, kendini sorgulayan, kendi sınırlarını bilen ama yine de yaptığından emin bir ben:  

 

yine de ardımda birkaç / saban izi. (s: 32)

 

Başka bir sorulu ifadeye bakalım:

 

Tan vaktiydi balkona çıktığımda,

ürperdim esintisiyle denizin;

komşu bahçedeki çam mı uzanıyordu

gövdeme, ben mi sarkıyordum yüzyıllık

köklere?

 

İlk iki dizeye baktığımızda: devriklik dışında, olağan düz bir ifade. Soruya geçtiğimizde, gizli benzetme dikkatimizi çekiyor: çam ağacının gövdesi, ben'in gövdesi ve ağacın kökleri, ben'in kökleri. Yukarıda madenci ve bilici ile aynileştiğini gördüğümüz 'ben', bu kez çam ağacı ile aynileşiyor. Ve sorusu da ne tam olarak gündelik dil, ne de tam olarak felsefi bir soru. Şiirsel bir soru. Ama hem gündelik, hem de felsefi olana çok yakın. Onlar gibi. İşte A.Oktay şiirinin tadı burada.   

 

                        Geceydi belki de;

saate uymuyor içimdeki zaman,

birkaç mekândayım aynı anda:

hem dipsiz bir uçuruma bakıyorum

hem dolaşıyorum bir cami avlusunda. (s:30)

 

Bu ifade yukarıdaki sorunun bir yanıtı mı, yoksa tıpkı bir kahin konuşmasındaki boşluk, sabukluyor görüntüsü veren görünürdeki ilintisizlik mi? Birinci elden biçem açısından ben'in bilici (kahin vb ne derseniz deyin) kesilmesine dikkat edilmeli. Ki biliciliği “ben”, tanrısallığa vardırıyor gibidir: aynı anda birkaç mekanda olma, tanrısallaşma değil midir? İnsan düşünsel olarak bir başka yerde olabilir. Ama ayni anda birkaç mekanda olamaz. Zaten insanın en büyük sorunsalı da budur. İkinci olarak "belki" ile ben'in öznelliği yerleşiyor. Ardından benimsenmiş zaman ile bedensel -zihnimizin zamansal programı- ayrımı önemli. Bir yandan insan beyninin zaman açısından programlanabilmesi gerçeğinin, bir yandan da ben'in uyumsuzluğunun işaretini alıyoruz. Arkasından gelen uçuruma bakmak ve cami avlusunda dolaşmak karşıtlığı ise dindar olma ve olmama değil de intihar ile intihar etme korkusudur, diye yorumluyorum. Böylece sıradan olma ve ayni zamanda farklı olma, uyumsuzluğunun bir sonucu olarak beliriyor. Bu, birdeki ikilik, başka bir biçimde hem yerleşik, hem de yolcu olarak karşımıza çıkıyor.             

 

..Yine de yerleşik

biriydim çıktığım yolculuklarda;

döneceğim günü ve yeri bildim

daha hareket ettiğim anda. (s: 33)

 

Burada "bildim" yalnızca ben'in doğacağı  yeri ve günü bilmesi olarak alınırsa eksik olur, bilmek, yukarıdaki biliciye bağlanmalı: kör biliciye.

 

Kördü Homeros, Herodotos gezgin;

kim biliyor hangisinin anlattığı

savaş daha doğru, betimlediği ülke

gerçekte olduğu gibi? Atalar

ve torunlar farklı yazıp

yorumluyor öyküleri. (s: 35)

 

Yine hem şiirsel bir soruya, hem de öznelliğe geldik dayandık. Homeros kör müydü, varmıydı? Eğer var idiyse İlya da ve Odyssea'nın ne kadarı ona aitti? doğrusu bunlar kör Homeros aynasında kendi körlüklerim(iz). Homeros ve Herodotos'un ayni dizeye alınması, edebiyat ve tarih  sorununu, Herodotos'un gezginliğini belirtirken, Odyssea'da da işlenmiş insanın başka bir sorunsalını, bir yerde olamaması sorunsalını, "birkaç mekanda olmak" sorunsalını işletiyor yine. Ve izleğini gizli bağlarla da örgülüyor. 

 

her uzun ayrılışsa, her sızılı göç

bir yırtılıştır ette. Hayır! Vatan değildir sıla.

Evrenin dibindeki varoluş

ve onun kor kesilmiş sorusudur:

nedir anlamı yaşam-dünyanın

yitirildiğinde kederlenilecek? (s: 44)

 

Ahmet Oktay şiirinde, devrik ifade de düz anlatımdan farklı bir dil biçimine bürünüyor. "her sızılı göç uzun bir ayrılıksa" demiyor. Dikkat edilirse "her uzun ayrılışsa" standart dilin normali değil. Hem "her"in, hem de "ayrılık" yerine "ayrılış"ın kullanılması biçemseli ve şiirseli oluşturuyor. Ve bu yargı tümcesi en başta Odyssea'nın karısı ve oğlundan, yurdundan kopuşunu, hem de Musa ve musevilerin göçlerini çağrışımsalımıza alarak, insanın, maceracı yanı diyebileceğimiz, sızılı yolculuk etme tutkusunu, ama kopuş nedeniyle de yurtsama özlemini, ayrılmak ve ayrılmamak arzusunu, çelişkisini, bazı durumlarda zorunda bırakılmaların (sürülmenin) acısını hissettiriyor. Ben "ayrılık" yerine "ayrılış"ın kullanılmış olmasını, her ne kadar "uzun" niteliğiyle birlikte verilmişse de “ben”in, geri dönüşün uzun sürmemesi dileğini içerdiğini, dolayısıyla sözcük seçiminin özellikli olduğunu düşünüyorum.       

 

İnsanın gurbetleri içinde;

sürgün yeri bu yüzden tanıdık,

ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi. (s:47)

 

İnsan, elbette ruhsal, zihinsel hatta bedensel açmazlar gösterse de,  her ortama kolayca uyum sağlayan bir yaratık. Ya seçme şansı varsa alışkanlıklarına uygun bir yer seçiyor, ya da uymaktan başka çaresi kalmıyor. Bu yüzden gurbetler insanın içinde, ama sürekli başka yere merakını da gözardı etmiyorum. Bu başka yere meraklı olma, (mekan kavramını kişileştirirsem) kendini başka yerlere gösterme, başka yerlerde çoğaltma dürtüsü, varlığını sürekli kopyalama güdüsü de olabilir.  

 

Ayni Ve Değişken: Şerh Ve Tefsir

 

Anlaşılıyor durulup yaşlandıkça,

zaman, şeyler ve olgular

aynı ve değişken

tefsirle şerh arasında. (s: 37)

 

Ahmet Oktay, heyecanlar azaldıkça, ve kişi seçkinleştikçe zaman içinde geçenlerin yerli yerine oturtul(abil)diğini söylüyor (kendi açısından). Aynı olanın  şerhten (açıklamadan), değişken farklı olanın da tefsirden, yorumdan kaynaklandığı gerçeğinin altını çiziyor. Böylece bir şeyin, bir olgunun gerçekleri, geçerlilikleri bizden kaynaklanıyor. Bakışlarımız, bilgilerimiz, deneyimlerimiz değişitiriyor bunları. Ahmet Oktay şerh ve tefsiri başka bir şiirinde de öne çıkrarır: "Bitişik zamanlar! Girdiğim her izbe / bir giz açıklıyor. Anlaşılmaz paragraflar / şerhe tabii: her parazit, her görüntü /yeni bir tefsir." (Gökdelen; Edebiyat ve Eleştiri dergisi, Ocak-Şubat 2002)      

Burada da açıkça görüldüğü gibi A.Oktay, "şey"den uzaklaşmayan, ona açılım getiren "şerh"i olumlarken, ayrılıklara yol açan, kendinden uzaklaştıran tefsir'de "parazit"leşmeler bulmaktadır. 

 

Toplumsal Zulüm Ve Bireysel Zulüm

 

Ezberimde tüm zulümler,

belleği öyle beslemez

çünkü aşklar.

Sevgililer! Bazılarınızı unuttum

burnumda tütüyor bazılarınızın kokusu.

Terk edilmenin acısı diniyor, aldatış

gülümsetiyor; parmaklarımın arasında

buruşturduğum hercai menekşenin

o tuhaf hışırtısı. (s: 48)

 

Ahmet Oktay, belleğin bireysel olandan çok, toplumsal olanı unutmadığını söylüyor ama bu, bir genel geçer değil. Eğer toplumsal bellek, toplumsala duyarlı olsaydı ayni  hatalar yienelenmezdi. Elbette A.Oktay kendi aydın belleğinden söz ediyor. Toplumsal olana ve tarihsele duyarlı bir bellek. Toplumsal özellikli hiç bir haksızlığı, hiç bir zulmü bağışlamayan bir zihinsel. O, yine ikili bir kutup oluşturup birinden öbürüne geçiveriyor: zulüm karşısında aşk. Toplumsal ve bireysel. Burada da bir insan gerçeği yatıyor: anneler en hastalıklı çocuğuna düşkündür. Zihnimizde olumlulara, sevenlerimize değil de olumsuzluklara, karşıtlarımıza, düşmanlarımıza daha çok zaman ayırırız. Tüm takıntılar mutlaka bir olumsuzluğa bağlıdır. Aşk ve nefret. Nefretin aşkı beslemesi. İşte zulüm de belleği besliyor, meşgul ediyor. Acıları karşılaştırdığında, aşk acısı geçiyor, zulüm (toplumsallığı üzerinde israrla duruyorum- zira acı bir aşk da zulümdür) acısı kalıyor. Aşk acısıyla ilgili zihinsel bir hoşgörüye, ben'i ve sen'i kendi açılarından bir değerlendirme süreci yaşayarak, durumları anlamaya yöneliyor. Sen'leri anlamak ve hoşgörmek rahatlatıyor zihinseli. 

 

Ama toplumsal olan kıya ve zulüm unutulmaz, unutulmamalı.

 

Ahmet Oktay, şiirini güncelle ve evrenselle ilişkilendirir, o model bir şairdir.

 

Tazeyken yanık et kokusu

kılınabilir mi huzurla beş vakit

namaz? hangi kösnü, hangi düş,

hangi dua unutturabilir

toplu mezarları? (s: 49)

 

Ahmet Oktay şiiri; bireyselle toplumsalı ve görüntüselle, tarihselle, dilseli giderek şiirseli, hem görselleştiren, hem duyumsatan, hem de düşündürten bir şiir. Karşıtlıkları ayni yerde sunan, ve ayni zamanda karşıtlıklar ile benzerlikleri birbirine sürten bir şiir onunki. Onun şiiri, aydınlık bir duyarlığın, duyarlılığa çağrısıdır:    

 

"benzerim!" Oku geceden süzdüğüm

kanı ve sütü;

yaz ve güz bahçelerinden

damıttıklarımı;

 

benzerimsen. (s: 56) 

 

 

Mustafa Durak

 

Kaynaklar:

Mehmet Yalçın; Şiirsellik ile Düşünselliğin Sınırlarında Ahmet Oktay'ın dili, Biçemi ve Şiiri; ("Her Yönüyle Ahmet Oktay" yayına haz: Mustafa Durak; Bursa Valiliği; Bursa; 1998 içinde s: 19-29)

Doğan Hızlan; Esin perisini Kışkışlayan Şair; ("Her Yönüyle Ahmet Oktay" yayına haz: Mustafa Durak; Bursa Valiliği; Bursa; 1998 içinde s: 11-14)

Güven Turan; "İşler ve Günler" Ahmet Oktay Şiirinde Günlük Yaşam ("Her Yönüyle Ahmet Oktay" yayına haz: Mustafa Durak; Bursa Valiliği; Bursa; 1998 içinde s: 15-17)

İsmail Ertürk; Ahmet Oktay'da "Özgürleşim" ve "Umut" İzlekleri; ("Her Yönüyle Ahmet Oktay" yayına haz: Mustafa Durak; Bursa Valiliği; Bursa; 1998 içinde s: 65-69)

Mustafa Durak; Ahmet Oktay Şiirinde Ben ve Başkası ("Her Yönüyle Ahmet Oktay" yayına haz: Mustafa Durak; Bursa Valiliği; Bursa; 1998 içinde s: 95-110)

 

  

 

 

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön