Zamandan Süzülmüş Bir Şiir

 

   

                                                                                                         

           

Zamandan Süzülmüş Bir Zaman

 Şükrü Erbaş(*)

     Nar ağaçlarının ıslık çaldığı bir avluydu. Deniz neminden kapıları vardı. Eski değil de incinmişti. Yaşı asmaların tozunda saklıydı. Kim oturursa otursun bir Rum eviydi. Kuyuları ipleriyle boğulmuştu. Kalın seslerin ortasında küçülmüş, küçülmüştü. Ev değil, bir pas salkımıydı. Beyaz badanaların altında kim bilir kaç bakış gövermiş, kaç dokunuş halkalanmıştı. Kaç şarkı yaz yapraklarına ölümsüz kalpler çizmişti. Hangi rüzgârlar kimlerin etekleriyle, kimlerin kirpikleriyle doldurmuştu göğü. Kaç gözyaşı tenha gecelerde ay ışığını yastıklara işlemişti. Zamandan süzülmüş bir zaman imgesiydi. Pencereleri içine bakıyordu nicedir. Merdivenlerinde ses yoktu. Sokaklar ondan açılmıyordu hayata.  Bin yıllık ana rahminde birden bire yabancıydı. Onu insansız bırakan kalabalığı yabancı düşürecek kadar yabancıydı. Kesme taşlarda şarap lekeleri, ahşap dolapların naftalin   kapıları, dört mevsim boşluğu açıp solan saksılar, geceyi hayal hayal tavanlara işleyen lambaların isi, her şey, her şey, gün ışığını yıkıcı bir şarkıya çeviriyordu. Sahipsiz bir hatıraydı. Yağmurları çoğaltacak çocukları yoktu. Yaşlılar, akşamların güven duygusunu alıp gitmişti çoktan. Kendi zamanını ölü gömleği olarak giyinip, başkalarının zamanını  güzelleştirmekle cezalıydı. Sevgisiz bir ilgiyle her gün biraz daha yalnızdı. Denizden başka anlayanı yoktu ve deniz, uzun mavi bir ayrılık olarak onu akıyordu. Bütün zamanları kuşatan bir tarih acısıydı. Onca kıyıma karşı bu kıyı kasabasına hâlâ değer katmayı sürdürüyordu. İncelikten başka yaşama gücü kalmamıştı.

     Birden, Seferis’in Üç Kırmızı Güvercin’i doldurdu bahçeyi. Bütün odalarda Pavlidis söylüyordu. Yaşlı kadınlar denizi çeke çeke eşiklere getirdiler. Bir ellerinde zeytinlerin  sütü, bir ellerinde şarap salkımları, erkekler günün kapısını kapattı. Taşlıklardan yürüyen akşam, sandıkların rüyalarını bir bir açtı. Her pencere bir yaşama ayini olarak katıldı geceye. Sokaklar aşkın sonsuz hecesiydi. Hakedilmiş bir zamandı evi dolduran.

          Görgüsüz kalabalık, yıktığı her yere bir bayrak dikiyordu.

          Adam, oturmak için eski bir Rum evi aramaktan vazgeçti!..

 

SUNU

     Evrim, önce insanı sonra şiiri doğurdu. Toplu çalışmaya ivme, doğadaki doğal ritimlere bilinç kazandıran gövdesel ve anlamsız seslerin ritmi ile doğan ve gelişen şiir, özünden, dans ve müziği ayrıştırıp, doğuşuna ilişkin niteliklerinin bir kısmını günümüze kadar yitirerek, insanoğlunun yaşamış ve yaşamakta olduğu her yerde, şiir veya şiirin izlerini bırakarak sürdü.

     Etnik özellikler, dil ve ulus adları, ulusal şiire adını veren göstergelerdir. Ulusların 'şiir belleği' ise, dönem adları ile anılır. Bu dönemlerin oluşmasında en önemli etkenler ise; toplumsal devinimler, şiirlerin benzerlikleri, yakınlıkları ve farklılıklarıdır. Toplumsal yaşantı tersine bir ivme kazanmadığı sürece, şiirlerin yakınlıkları ve farklılıkları da önemsenerek, soyut bir bütünsellikle adlandırılırken, şiire ilişkin, dönemin zamansal tanımı ve adı sürer.  Her tanım ve ad bir nedensellik bağlamında; başlangıcı ve sonu olan bir süreç içinde kalır. Zaman zaman da bu dönemler içinden, dönem içinde anılan, ancak dönemden uç veren poetik ya da ideolojik tabanlı atılımlar, sıçrayışlar da olur. Dönemin adı, onları soyutlayamaz; yeri geldiğinde varlıkları anılır.  

     Divan Şiiri, Tanzimat Şiiri, Servet-i Fünun Şiiri, Fecr-i Ati Şiiri, Beş Hececiler, Yedi Meşaleciler, Birinci Yeni, İkinci Yeni; Cumhuriyetin ilanından sonraki süreç içinde gelişen şiir: Günümüz Şiiri(Modern şiir). XX. yüzyıl içinde Dünya ve Türk şiiri poetik anlamda çok sayıda dönemsel yeni değerler oluşturmuştur. Bu nedenle, Birinci Yeni ve İkinci Yeni şiirleri, 'Cumhuriyet dönemi Türk Şiiri' içinde de anılırlar. Divan şiirinin, genç şair için, bilgi yönünden tarihsel değer oluşu, hatta Türk şiir tarihi içinde anılıp anılmaması gereği, bugün bile zaman zaman tartışılmaktadır.

     Cumhuriyetin ilanından sonra, Türk şiiri böylesine kısa bir dönem içinde, günümüze kadar çok önemli değişimler ve gelişmeler göstermiştir. Bu bağlamda Cumhuriyet dönemi süreci içinden şiir seçmek oldukça zor bir karar olacaktır; çünkü, bu süreç içinde şiiri incelenmeye, okunmaya değer çok sayıda şair vardır. Bu seçimin öznel, estetik anlayış ve değerlere dayanacağı kuşkusuzdur; kaldı ki, seçimin bir ideolojik ve toplumsal yanı da olabilir. Bunun yanında, seçim yaparken, seçilecek olan şiirin, kuramlar ve poetika adına kapsamlı olması gerekir; bu yüzden, bir düzanlatım şiir incelemek, bir başka tercih nedeni. Cumhuriyet dönemi içinden şiir seçeceksek, kuramsal ve poetik beklentilerimizi karşılayabilmek adına, son dönem, yakın tarih şairlerden birini incelemek, poetik saptamalar açısından da, ileriye dönük olumlu sonuçlar yaratacaktır. Türk şiiri, altmış sonrası, çoğunlukla nedenselliği kendisinin kaynağı olarak kullandı. O nedenle seçim yaparken toplumcu gerçekçiliği ve evrenselliği öncelemekten yanayım.

YÖNTEM

İnceleme ve eleştiri tarihine baktığımızda 1600'lerde başlayan iki anlayışın günümüze dek önemle uygulandığını görürüz. "Öznel eleştiri" ve "nesnel eleştiri". Birinci tekil kişi sözün, dizenin; öznel bilgi ile karıştırılmaması önemli sayılır; ancak algılar, dizeler içindeki yargıların, şairin öznel bilgileri ve görüşü  içinde kaldığı yönündedir. Birinci tekil kişi kullanımı da şairin öznelliğine belli ölçüde yaklaşım ufku açar. Açılan ufkun kapandığı, kapanması gerektiği yeri, sınırı belirlemek, eleştirmenin eleştiri kuramlarını nasıl gördüğü, bildiği, öznelde nasıl düşündüğü ile doğru orantılıdır. Bu sınırı çizen, eleştirmenin eleştiri anlayışıdır. Eleştiri tarihine göre, şairin kişisel yaşamı ile şiiri çözümlemek olanağı yabana atılamaz; ancak etik ölçüler açısından, tarihte sınırı aşan çok sayıda eleştirmen vardır. Bu bağlamda tarihten günümüze ulaşabilen inceleme ve eleştiriler için, onları inceleyen ve eleştiren yazıların varlığı da göze çarpar... Kırk'ın üzerinde eleştiri ve inceleme yöntemi oluşu, eleştiri ve inceleme kuramlarının sonsuz derinlik ve ufku olduğunu düşündürür.   

     Bir yapıta kuramsal, poetik açılım doğrultusunda yaklaşarak yeniliklerin ortaya konulması zorunlu bir gereksinimdir. Bu, yaratıcı düşünce ve geleceğin sanatına bir tür yol göstericidir. Kuramsal doğrularla yetinmek olası değildir. Bir yapıt tarihsel, diyalektik, sosyolojik, psikolojik ve evrensel açıdan da değerlendirilme gereksinimi duyar. Öznel eleştirinin sınırları korunmalıdır. İnceleme ve eleştiri, yapıta nesnel yaklaşarak onu yeniden yaratmalıdır. Poetik açıdan da salt yapısalcı bir yaklaşım yadırgana gelmiştir. Sesbilim, dilbilim, anlambilim ve göstergebilim inceleme ve yöntemlerinin aslında birbirleriyle sıkı bağları vardır…

DÜZANLATIM ŞİİR VE TARİHÇESİ

"Zamandan Süzülmüş Bir Zaman" (Erbaş, 2003:9), Şükrü Erbaş'ın çok sayıda düzanlatım şiirlerinden birisidir; bu şiir, henüz hiçbir kitabına girmemiştir.

     Özellikle 1960'lı yıllar ve sonraki  yıllarda varlık kazanan, şiirde kendi yolunu çizebilen hemen hemen her Türk şairi, düzanlatım biçimindeki şiiri denemiştir. Düzanlatım şiir, kendi içinde, biçimsel ve tarihsel doğallığında "birden fazla betik yapısını barındırması" nedeniyle, şiirde yapısal anlayışın dışında kalabilme becerisini ve kolaylığını, tarzın kendi içinde taşıdığı doğallıktan alır.

     Düzanlatım şiiri, 1826 yılında ilk kez, Fransa'da Aloysius Bertrand tarafından yazılmıştır; düzanlatım şiirinin doğuşu 1826 olsa da, dönemin şiirine yenilik getiriyor olmasından dolayı, otuz yıl kadar ilgi görmediği bilinmektedir (İnce, Frankofoni, 2000:17).

     19. Yüzyılın sonlarında Fransa'da düzanlatım şiiri Rimbaud'un denemelerinden sonra çoğalmıştır. 20. Yüzyılın başlarında bu denemeler hemen hemen tüm Fransız şairlerini etkisi altına almıştır. Mallarmé başlangıçta "Dizeye el sürdüler." demektedir. Özdemir İnce, Mallarmé'nin,  Rimbaud'u kastettiğini ifade edebilmek için, bu tümcenin devamında "Dizeye el süren hiç kuşkusuz Rimbaud olmalıdır." diyecektir (Rimbaud, 1999:30). Ayrıca Özdemir İnce, "Düzyazı Şiirin Başyapıtları Üzerine" adlı başka bir yazısında Aloysius Bertrand, Lautréamont ve Rimbaud'un düzyazı şiirlerini bu alandaki başyapıtlar olarak görür (İnce, Şiirde Devrim, 2000:168). 

     Nazım Hikmet 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nı, hem şiirin hem de düzyazının olanaklarından yararlanarak yazmıştır. Bu kitabın uzun bir çalışma olduğundan / olacağından söz ettikten sonra sözünü şöyle sürdürüyor. "(...) ne sırf nesir, ne de sırf şiirle yazmak olur diye düşündüm. Şiir tekniğini temel diye aldım, ama bütün nesir janrlarının -senaryoya varıncaya kadar- imkanlarından yararlanarak işe koyuldum..." (Hikmet, 1979:Arka kapak).           

     "Şiirdili" kavramı, yalnızca dize yapısına özgün değildir. Şiirin en "ortak paydası" dildir, şiirin kendine özgün ezgisidir, dize değil. Çağdaş dünya şiirinde genel eğilim, yapısal açıdan şiirin dizelere bölünerek yazılmasıdır; ancak, şiir dilini oluşturan tek nitelik, tek biçim dize yapısı değildir. "Bir biçime daha az başvurulması, o biçimin daha az belirleyici olduğunu göstermez." diyor Mehmet Yalçın (Yalçın, 2003:200). Düzanlatım biçiminin az kullanılıyor olması bu biçimin şiir ile örtüşemeyeceği anlamına gelmez. Önemli olan dize yapısındaki şiirsel niteliklerin, bu biçimde de dikkate alınmasıdır. Ancak anlamın tek başına şiirselliği kurgulamak için yeterli olmadığı da çok açık olduğu gibi; biçimin de tek başına bir metni şiir diye önermesi olanaksızdır. "Çünkü şiirsellik hiçbir zaman bir betiğin genel anlamında açıklanamaz, bu anlamın oluşma biçimindedir.", "Şiirsel anlam, içeriğin biçiminden olduğu kadar, anlatımın biçiminden de doğar." diye devam ediyor Mehmet Yalçın (a.g.y., 199-213).

     "Dize, bir şiirleştirme biçimidir." de diyen Jean Cohen'in "Özgür Dizeli Şiirler" diye isimlendirdiği, düzanlatım biçimindeki şiir, kendi içinde belli unsurları ile düzyazıdan ayrılabilir nitelikler taşır. Tek başına dize olan bir betik, şiirleştirilmiş sayılmaz. Yani dize görünümünde olması, ona şiir dememiz için yeterli neden değildir. Anlam, biçim ve ezgi, bir bütün olarak şiirleştirmeye giden yolun bir kısmıdır.  Şair, düzanlatım şiir biçiminde kendine özgün bir dil ve ses yapısı yaratmalıdır. Ayrıca Cohen aynı bölüm içinde şunu da söylemektedir: "Çünkü şiirleştirme oyunu dilin iki düzleminde, ses ve anlam düzlemlerinde oynanır.". Şiirde, öncelikle anlamı, yani şiirsel anlamı, kendine özgün ezgisi ile; yani bu iki düzlemi, buluşturma yeteneği gereklidir. Jean Mazaleyrat'a göre düzanlatım şiir: "(…) vurguların dağılımıyla sağlanan düzenli bir oran ya da oranlar dizgesidir.". Buradan, ses ve anlam uyumuyla, ölçü ve vurgularla da, "birden fazla yapı içeren bir betik" olması dolayısıyla, özgün bir şiirsellik yaratılması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz. Yani; düzanlatım şiirin, dizelenmemiş betiğin, vurgularının düzenli dağılımı, öncelikle onun şiire yakın olduğu savı için yeterli olacaktır. Riffaterre'e göre, "şiirsel düzanlatımı belirleyen şey, betikte bir yerine iki işlevle yüklü bir anayapının varlığıdır." (a.g.y., 199-213). İç dokusu şiirsel niteliklerle örülmüş bir betik, okunmaya başlandığında, anlaşılacaktır ki; yüzeysel görünümü, ona düzyazı denmeye yeterli gelmeyecektir; çünkü iç doku buna izin vermeyecektir.

DERİNLİK VE İNCELEME

"Zamandan Süzülmüş Bir Zaman": Şiir, yaşamın imgesel ve düşünsel süzgecidir. Şiir, dili de, zamanı da süzer. Şiirde dil, bir an'ın adıdır. Şair yaşamın gerçekliğini bilincinde çok boyutlu bir biçimde sorgular. Algıladıklarını tarihsel, eytişimsel, sosyolojik, psikolojik, toplumsal, ideolojik ve diğer boyutlarıyla düzene sokar. Kendine özgün şiirsel duruş,  düşünüş tarzı bu düzenlemenin temelini oluşturur.

Şair, roman, öykü ve diğer yazın sanatlarında olduğu gibi anın tüm ayrıntılarını şiirsel gerçeklik düzlemine taşıyamaz. Bu ayrıntıları mikro düzeyde, şiirselliğe özgü bir biçimde önce süzer, sonra kurgular. Sorgulama sonucunda zihninde beliren düşünceyi önce duygu süzgecinden geçirip yalın duyguyu dışarıda bırakırken, düşünceyi duyarlı bir biçimde estetize eder. Gerçekliğin kendi kurgusunda yeni bir gerçeklik olarak sunulup sunulmadığını sınar. İmgesel gerçekliğindeki oluşumları yeniden düzenler; imgelerin mantıksal ölçü ve söylem biçimini, şiirin dışına çıkartır; dilsel ve anlamsal nitelikleri için, sözcüklerin şiirsel bütünlüğü sağlayıp sağlamadığına bakar.

      Yukarıda 'kurgu' sözcüğüne çok yer verildi. Şiirin bir kurgusu olduğundan söz edebilir miyiz; yoksa, kurgu şiirin yazılması için yapılan ilk hamleden sonraki, şiir işçiliği zamanında mı çıkar ortaya? Kurgu daha çok roman ve öykü, sinema, tiyatro, senaryo gibi yazın yapıtlarına ilişkin bir kuramdır demek de yanlış olur. Şiir, birincisi; biçimsel bir düzenlenme gereksinimi duyar. İkincisi, gerçeklikle olan bağı konusunda özel bir kurguya gereksinim duyar; çünkü, şiir nesnel gerçekliğin tam kendisi olamaz; onu birebir karşılamaz.

Şiirde an ve dil durağan değildirler. Anlam tüm zamanları kapsadığı gibi, tüm sanatları da kapsar. Ancak baskıyı yapan dilbilim ve anlambilim açısından irdelenmekte olan anlam değildir; insanoğlunun yaşamı adlandırma çabasıdır; yaşama anlam verebilme gereksinimidir; baskı buradan doğar. Şiir takılan adları değil, bu sembollerin anlamlarını ve kavramlarını kullanır. 

      Yaşamda uzun bir süreç, şiirsel gerçeklikte çokanlamlı sözcükler dizgesine, çağrışımlı  dizelere sığar. Yaşamı süzen şiir, en az sözcükle, anlamsal ve imgesel boyutlarıyla uzunca ve farklı süreçleri kapsar. Şiir, kendisinde doğal biçimde yer alan sözcüklerin, asıl söylemediklerine gereksinim duyar; anlamsal katman içinde sözlük anlamlarının dışındakileri arar. "Zamandan Süzülmüş Bir Zaman" adı, elbette ki şiirin okunması anında geçen süreyi içermez; okunurken, okurun kendi zamanını süzmekte olduğu söylenebilir. Şiirin nitelikleri konusunda ipucu ve bilgi veren çok boyutlu bir dizedir; içeriği de kapsam içinde tutmaya yönelik bir başlıktır. "Gereksinim duyulan, ama doğal biçimde söylenmeyen" sözümüz için, örneğin şu dize: "Nar ağaçlarının ıslık çaldığı bir avluydu.". Bazı toplumlarda 'Nar taneleri'nin yaşam sembolü olduğuna inanılıyormuş. Islık çalması, boş bir evin ve bahçesinin  bir insana davetiye göndermesi olarak; evin, bahçenin ve ağaçların ev sahibini beklediği, çağırdığı düşünülebilir. Bilimsel açıdan bölgenin rüzgâr bilgisine de gereksinim olabilir; ancak burada buna gereksinim olduğu inancında değilim. Yalnızca anlambilim açısından bir kişileştirmenin de burada söz konusu olduğunu belirtmeliyim, ağaçların ıslık çalması gibi... Buradaki kişileştirme, evin, anılarına bağlılığının bir göstergesidir denilebilir. Yalnızlıktan, ıssızlıktan sıkılan, bitme noktasına varan, can çekişen evin, anılarına bağlılığından söz edilir daha ilk dizede. Buradaki eğretilemeler nar ağaçlarına ıslık çaldırır, ve zamanı süzer; benzetme yönü 'ıslık çalmak' olan, nar ağaçları benzeyen, kendisine benzetilen de 'insanlar'dır. Benzetme yönü 'süzülmüş' , benzeyeni zaman, kendisine benzetilen de 'süzülen şey'dir. Eğretilemenin güzel örnekleridir bunlar…

     Erbaş, bu düzanlatım şiirinde, düşünüş tarzı ile kuramsal ve poetik anlamda, yukarıda  sözünü ettiğimiz ilkeleri daha şiirin adı ile ortaya koymuştur. Şiirin bundan sonraki dizelerinde de düzanlatım şiirinin tarihçesinde sözü edilen tüm yaklaşımların özenle uygulandığı görülecektir. 

     "Zamandan süzülmüş bir zaman imgesiydi." dizesinde ise; benzetme ilgeci ve benzetme yönü yoktur. Kendisine benzetilen 'zaman imgesi'; anlatılanlar, ev ve ev ile ilgisi olan diğer nesnelerdir, örneğin; kapılar, kapıların ahşabı, demiri, pencereler, nar ağacı, sokaklar, deniz, boş odalar, saksılar… Bunlar nesnel benzetmelerdir; sözü edilen nesneler şiirin kurucu unsurlarıdır. 'Zaman' kavramı, sonsuzluğu, değişimi, sürekli dönüşümü, devinimi, şimdide özel bir an'ı içerir. Bu nedenle incinmiş olan, salt ev ve çevresi değildir; içinde binlerce yıl yaşamış olan 'soyağacı'dır. Hakedilmiş olmak da, binlerce yıl bölgenin anavatan olarak benimsenmiş olmasından kaynaklanır. 

Kendisine benzetilen ('incinmişti') incinmek durumu; 'değil' benzetme ilgeciyle kapı ve ev özne/nesnesinin 'eski/lik' durumudur. Nem de burada, öldürücü, çürütücü, yok edici rol alır: "Deniz neminden kapıları vardı. Eski değil de incinmişti. Yaşı asmaların tozunda saklıydı.". "Asmaların tozunda saklı" olan: Yaşanmış olan tarihtir; yaşanan her türlü acı, bir toz zerresidir; bu da acıların çokluğunu ve çeşitliliğini, süresizliğini sembolize eder.

Azınlıkların, yerleşim bölgelerinin bir sorunlar yumağı durumuna dönüşmesi de kaçınılmaz olmuştur. Çeşitli nedenlerden dolayı çoğu, yıllardır yerleşik olduğu bölge ve yerleri terk eder. Terk edilen yerleri satmak istemedikleri için, bakımsız kalır çoğu zaman. Söz konusu evin bahçe kuyusu kullanılmıyor, ancak, kullanılma olasılığı nedeni ile kuyu ipinin çıkrıkta düğümlü olduğu izlenimi dizeleniyor: "Kuyuları ipleriyle boğulmuştu. Kalın seslerin ortasında küçülmüş, küçülmüştü." Yıllarca birlikte yaşamı paylaştığı nesnelerden vazgeçemeyeceklerinin bir kanıtıdır bu dize. Kuyu çıkrığının iple boğulması, tamamen terk edilmemeyi, bir gün dönülebileceği umudunu taşır. Bölgede kalan diğer azınlık dostlarına bir tür göndermedir; kaçışın verdiği utanmadır, paylaşımın süreceğine ilişkin bir yanılsamadır. Satmak istememelerinin asıl nedeni bu yanılsamayı oluşturmak düşüncesidir. 'Kalın sesler' ise, bölgedeki azınlık olmayan hoşgörüsüz toplumu ve bireylerini sembolize eder. Küçülmeyi bir tür yaşlanmak olarak da düşünmek olasıdır. Ancak ezilmiş, sindirilmiş, bastırılmış olmak daha yatkın bir içeriktir. Ezildikleri ve küçüldükleri hissini yenebilmeleri için göçmeleri gerektiğine inanırlar. Eğretileme içinde eğretileme söz konusudur burada.

     "Ev değil, bir pas salkımıydı. Beyaz badanaların altında kim bilir kaç bakış gövermiş, kaç dokunuş halkalanmıştı." "salkımıydı." sözcüğü, pas ve eskililiğin çoğullanması, pekiştirilmesiyle uzun bir zamanı içerir. Kaç nesil bu evde oturmuş, kim bilir kaç insan dokunmuştu duvarlarına, kaç resim asıldı, indirildi, kaç badana geçirdi kim bilir,  umut ile beyazın karıştırıldığı. Kaç mutlu mutsuz şarkılar dinledi duvarlar, kaç aşk yaşadı pencereler.. Kaç yastık değişti yüz yıllarca, odalarında kurulan yataklarında, kaç gözyaşı kurudu yastıklarda... Yaşanan her acı ve tatlı zamana tanık olan duvarlar, değişmece anlamı ile 'gören göz' anlamını içerir. Yeni boyalarla yeni anlamlar giyiniyorlar, yeni yaşamlara açılıyorlar; umutla yaşama yeniden açılabilme dileğidir badanalar… "gövermiş" sözcüğü, yeşillenme, yeniden umutlanma ve yaşamını burada geçiren insanların kavgalarını da içerir.

     "Kaç şarkı yaz yapraklarına ölümsüz kalpler çizmişti. Hangi rüzgârlar kimlerin etekleriyle, kimlerin kirpikleriyle doldurmuştu göğü. Kaç gözyaşı tenha gecelerde ay ışığını yastıklara işlemişti." Yine "gözyaşı" sözcüğü, dizelerin bütünselliği içinde 'o evde kalan insanların bütünü' anlamında düz değişmecedir (metanomi).

     Asıl olan dış güzelliği değil, sağlamlığı, eskiliği, tarihsel değeri değil; asıl olan iç güzelliği... Özne bunu çağrıştırıyor bize. Asıl olan nesne değil, nesneyi kullanan, nesnenin el değiştirdiği insanların yaşamları; burada zamanı nasıl yaşadıkları. Zamandan süzdükleri güzellikler, zor ve acılı günler, anıları ve bu zamanlardan süzülmüş imgeler... Burada rüzgarların, kaç genç kızın eteğini, hangi mutlu dalgınlığında, nasıl havalandırdığı... Nar ağacına hangi ellerin uzandığı... Hangi aşkların ağaç üzerinde ve bölgenin göğünde iz bıraktığı... Ağacın kimlere ıslık çaldığı... Çevrenin ve zamanın, insan ile bütünleşik yaşamı kısaca...

      Şiirin içeriğini değişken bir özne yönlendiriyor. Özne, kimi zaman yorumlaya ve yargılayagelen şair, kimi zaman da 'Rum evi' oluyor. Her şeye rağmen, şiirde 'ben' kavramı içine sızmak için özel bir çaba sarf etmenize gerek kalmıyor: "Pencereleri içine bakıyordu nicedir. Merdivenlerinde ses yoktu. Sokaklar ondan açılmıyordu hayata." Bu dizeler yanılsamanın sürdürüldüğünü kanıtlayan dizelerdir. Pencerelerin uzun zamandır açılmadığını, evin havalandırılmadığını, giyinip kuşanıp evden umutla dışarıya çıkan kimselerin olmadığını, kapıların ve pencerelerin umuda ve yaşama açılmadığını anlatan dizeler… Kendinizi yıllardır açılmayan pencerelere bakarken, merdivenlerde ya da bahçesinden sokağa çıkarken, orada hissediyorsunuz; azınlık olmanın incittiği bir hüzünle… Canlılıktan yoksunluk ve insansız oluşu yine bir düz değişmecedir; "hayata" sözcüğünden kaynaklı.

     Yüzyıllar boyunca neslinin, soyağacının bulunduğu bölgeler, onlar için olduğu kadar bizim için de tarihsel değer taşır. Burada ontolojik bir yaklaşım ile, bölgenin sahiplenilmesi, mutlak sahibi gibi bir abartma kullanılarak, uzun bir süreçte, bölgenin hak edilmişlik iddiası var.   "Bin yıllık ana rahminde birden bire yabancıydı. Onu insansız bırakan kalabalığı yabancı düşürecek kadar yabancıydı.". "kalabalığı" sözcüğünün ardında saklı olan ise; azınlıkların, azınlık olduklarının farkında oluşlarıdır. Azınlık olmayan etnik kalabalıklaşmanın, "bin yıllık" yerleşik geçmişe rağmen, bastırılmanın, ezilmenin verdiği yılgınlıktan gelen yabancılaşmadır. Nesne ve özneler(azınlık), çevresinin kalabalıklığına rağmen hoşgörüsüzlüğün kurbanıdır, azınlık olduklarının sık sık bir biçimde anımsatılmasının verdiği yabancılaşmadır. Onu insansız bırakan kalabalık azınlık olmayanlardır. Öznel(eleştirel özne-şair) yaklaşırsak; şair de onu insansız bırakan, azınlık olmayan çoğunluğun bir bireyidir. Şair kendini o ev ile bütünleştiremiyor, kendini o eve yabancı hissediyor ve vazgeçiyor…

     Tek sesli bir yapı izlenimi içinde, bütünden anlamsal ve zamansal sapmalar aracılığı ile çok sesli bir yapı oluşturmuş olmanın bir örneğidir bu şiir. Dizeler birbirleriyle sessel, anlamsal, zamansal ve mekânsal bağlantılar ile kurulmuş. Şiirde öykülü bileşik zaman-kip yoluyla, bütünsel bir mekân betimlemesi var. Şiirde bir tümceyi oluşturan sözcük türlerinin arasındaki ilişkilerin dilbilgisel, tümce bilgisi düzeyi, yani; sözdizimsel yapı; önceki ve sonraki dizelerin ilişkileri ile kurulmuş. Bu da şiirin ilk deneyim ile bırakılmadığı hissine götürüyor bizi; yani sonradan çok az da olsa, sözcük ve şiir işçiliği yapıldığını söylemek olası. Şiirdeki uzun soluklu dizelerin sözdizimsel yapı içinde, sesbilim, dilbilim ve anlambilim verileri ile kurgulanmış yapısının, fiziksel bir soluklanma payı bırakıyor olduğunu örneklemek gerekiyor: "Kesme taşlarda şarap lekeleri, ahşap dolapların naftalin   kapıları, dört mevsim boşluğu açıp solan saksılar, (Bu dizelerde yine yanılsamanın sürdüğü yineleniyor. Evin çeşitli yerlerine naftalin gibi koruyucu aşılar yapılıyor giderken.) geceyi hayal hayal tavanlara işleyen lambaların isi, her şey, her şey, gün ışığını yıkıcı bir şarkıya çeviriyordu." Terk edişin, evi bakımsız bırakması hüzünlü bir şarkıya dönüşüyor. Geleneksel açıdan şarkıların devinimine ters açıda duran 'yıkıcı' sözcüğünün 'gün ışığı'na ve 'şarkı'ya bir karşıtlık oluşturmasıyla anlamca etkili bir dize çıkıyor karşımıza. "Sahipsiz bir hatıraydı." Geceler nesnenin yalnızlığını, gün geçtikçe karartıyor. Düşünüleni dolaylı olarak anlatan kinaye(değinmece) sanatının örneği olan "dört mevsim", dizede gerçek anlamıyla kullanılırken, değişmece yoluyla bizi "yıl" anlamına da göndermektedir.

     Bölgeler, çoğu zaman tarihsel değerleri ile anılırlar. Özellikle kendi bölgesini terk ederek, gezinti ereği ile bu bölgelere duygusal nedenlerden ötürü yeniden dönen kişiler için paha biçilmez değer taşırlar. "Kendi zamanını ölü gömleği olarak giyinip, başkalarının zamanını güzelleştirmekle cezalıydı." : Nesnenin tarihi bir değer olarak görülüyor olması, günümüzde zamanını simgelemesi ve ziyaretler sonucu beğeni kazanması. Geçip gitmiş zamanları belirtileri ile açığa vurması, onu, şu anın değerli, tarihi nesnesi haline getirmiştir. Sevgisiz bir ilgiyle her gün biraz daha yalnızdı.": Onu canlı kılan, içinde yaşanan sevgi ve paylaşımdır, yaşanmışlıktır. Şimdiki zamanda yaşamın ve paylaşımın olmaması, nesnenin yaşatılma kaygısını öne çıkarıyor. Evin kendi zamanına ilişkin belirtileri de, ilgi ve sevgisizlikten zaman içinde yitmeye başlamıştır. Mimari özellikleri, günümüzde uygulanmamakla birlikte, ayakta kalmasının asıl nedenidir. İç ve dış mimari ve dekoratif açıdan kendi devrinin özelliklerini taşır. İç turizmin de bu nedenle ilgi alanı içinde kalır. Bu tür yapılar anlatılırken, tümcenin başına "eski" sözcüğü yerleşiverir. Eskiliğin ölü gömleği yerine kefene gönderme yapılması; yine, şair için, o evin şairin zamanını güzelleştiren bir nesne haline dönüşmesi; ev sahibinin, kiracı ev sahibi ilişkilerini uzaktan yönlendirmesi bir cezalı durumunu yaratmaktadır.  

 

İÇERİKSEL ÖZNE İLE ETKİ KURAMI: Bir yapıya tarihsel değerini, dönemine ilişkin yaşam ve yaşam tarzı verir. Yapı, döneminden ve dönemin insanlarının yaşayışından soyutlanarak değer kazanamaz. Marks'ın tarihsel eytişim kuramı burada işlerlik kazanır. Özne ve nesnenin birbirine tarihsel ve eytişimsel bir biçimde süren bağımlılıkları çerçevesinde değerlendirilmesi, incelenmesi gereken bu şiir, bu yanıyla da kendi önemini ortaya koyar. Bu aşamada içeriksel özne ile eleştirel özneyi, yani şair ile özdeşleştirdiğimiz özneyi birbirinden ayırmak gereksinimi doğuyor. Etki kuramı açısından, birçok dizenin bu bağlamda değerli olduğu görülecek; hatta etki kuramının şiiri kuşatmış olduğunu bile söyleyebileceğiz. Bilinçli üretim ve yaratma sonucu için, imgelemde nesneler biçimlendirilirken estetik öncelikler gözardı edilmemelidir. Bu kuramı örneklemeden önce bu şiirdeki etkileri başlıklar halinde belirtmiş olalım:

1. Nesnelerin içeriksel özneye etkileri.

2. İçeriksel öznenin ve öznesizliğin nesneye etkileri.

3. Zaman kavramının içeriksel özneye etkileri.

4. Zaman kavramının nesneye etkileri.

5. Nesnenin kendi arasındaki etkiler; yani, nesnenin nesneye etkileri.

6. Nesnenin, eleştirel açıdan özdeşleşen özneye olan etkileri.

 

     Felsefik anlamda etkiye karşıt  yönde ve eşit derecede olan tepki, mutlaka varlık gösterecektir. Karşılıklı derecesi 'yakın etki' ya da 'uzak etki' durumuna göre değişir. Aynı derecede şiirin kurgusunu da etkileyecek olan 'etki' ve 'tepki'; şiirsel ortamda değişkenlik gösterebilir. "Descartes ve Spinoza edilgi terimini duygulanım anlamında kullanmışlardı." (Hançerlioğlu, 1976: c.2, s.8). Biz de burada, etki ile algılanan anlam, duygulanım üzerinde duracağız. Şiirsel etki, kendi içeriğindeki etkililiğinden başka dış etkenlere de bağlıdır; toplum bireylerinin şiire olan yakınlığı, etkinin ve tepkinin derecesini artıracak ya da azaltacaktır.

     Mallarmé(1842-1898) Ekim 1864 tarihli Henri Cazalis'e(1840-1909) yazdığı mektupta şöyle der: "Sıkı çalışmaktayım. En sonunda Herodiade'ıma giriştim korku içinde ve titreyerek, çünkü yeni bir koşuk türünden kaynaklanan yeni bir dil bulguladım, ki onu kısaca şöyle açıklayabilirim: Nesnenin kendisini değil, oluşturduğu etkiyi anlatmak. Böylece, dize sözcüklerden değil amaçlardan oluşmaktadır; tüm sözcükler duyulara seslenmelidir. Nereye varmakta olduğumu görüp görmediğini bilmiyorum, ancak başardığımda beni kanıtlayacağına güveniyorum. Çünkü, yaşamımda belki de ilk kez başaracağım. Bozguna uğrayacak olursam bir daha hiç yazmayacağım." (Mallarmé, 1995:37).

     Bir yazın ürününü elimize aldığımızda, bulunduğumuz yerden, okuma yerine geçerek, kitabı okumaya başlayıncaya kadar geçen süre içinde, kendimizi ruhsal açıdan ona hazırladığımızı söyleyebiliriz. Yaşamımızla ilgili, kendimizle örtüşecek nitelikler bulabileceğimizi umut ederek açarız ilk sayfayı. Yaşamımızla ilgili yakınlıklar dışında okurun, düşünsel olarak da paylaştığı içerik, kitabı okunabilir ve çekici kılar. Nesne ile örtüşen yanlarımız arttıkça, ortaya çıktıkça, kendimizi nesnenin imgesel dünyası içinde buluruz. Bu imgesel dünya bizi yaşamın gerçekliğinden soyutlayıp şiirin imgesel dünyası içinde bir karakter olmamızı sağlar. Burada söz ve kurgunun bütünsel önemi ortaya çıkar. Kurgu içindeki söylemin, bizi kurgunun dışına düşürmeyen biçimsel niteliğinin varlığı ön koşul olacaktır. Yine bu aşamada kaçınılmaz olan birden fazla unsur vardır: Zaman ve ses. Şiirde belli aralıklarla serpilmiş ses uyumlarının da, kendini çıkışa her an hazır tutan okuru, şiirin o imgesel ve estetik dünyasında tutacaktır. Şiir içindeki nesnelerin bulunma koşulları, yerleşimleri, okurun içinde kaldığı dünyanın nesnel gerçekliğine ve yaşamın nesnel gerçekliğine yabancı kalmamalıdır ki; okur, zaman zaman okuma anında, çağrışımlar aracılığı ile nesnel gerçekliğe gider ve yeniden şiire döner. Söz konusu nesneler/in şiirin içeriksel zamanına yabancı kalmaması gerektiği gibi, şiirin şiirsel gerçekliğine de yabancı olmamalıdır. İçeriksel zaman ile, dilbilgisi açısından yazılış zamanının sapmalarına özen göstermek şarttır. Bu sapmaların şiirde, birinci bölümün bitimi ile başlayarak sonuna kadar, okuru şiire yabancılaştırmayan bir ustalıkla işlendiği dikkate değerdir.    

     Örnekler; birer, en çok ikişer örnekle yetinmemiz gerekecek:

1.  Nesnelerin içeriksel özneye etkileri: Felsefik bağlamda bu bölümde etken olan nesnedir. İçeriksel ve eleştirel öznenin örtüştüğü bir dizedir bu ayrıca: "Adam, oturmak için eski bir Rum evi aramaktan vazgeçti!..", "Yağmurları çoğaltacak çocukları yoktu.": 'Yağmur' ve 'çocuk' bereketi ve üretkenliği temsil ederler. Kısırlık, üretimsizlik, hayal gücünün yok oluşu, yaşama sevincinin yalnızlık ile boğulması; üretmeden, güven duygusunu yitirerek yaşlanmak ve günü bırakacak, üretim ilişkilerini bırakacak çocuklarının olmayışı... Bir başka bakış açısı ile; şimdiki zamandaki çocuksuzluğun bölgede, gelecekte, yağmur duasına toplanacak bir toplum, halk olmayacağı kaygısı. Azınlık hoşgörüsü bulunmayan çevre ve çevre koşullarının içeriksel öznenin bereket ve üretim kabiliyetini kısıtlayıcı etki yaptığı görülüyor.

2.  İçeriksel öznenin ve öznesizliğin nesneye etkileri: Etken olan özne. "dört mevsim boşluğu açıp solan saksılar,", "Sevgisiz bir ilgiyle her gün biraz daha yalnızdı.": Gittikçe artan bir tükenişle, sevgisiz yapay bir ilgiyle, yaşam kaynağından yoksunlaşarak yalnızlaşmak. Çiçeklerin bile sevgi ile açtıkları, güzelleştikleri söylenir. Sevgisiz her canlı bir hiçtir. Saksılarda açar açmaz solan çiçekler, yıl boyunca, değişmece anlamındaki insanlar gibidirler... 

3. Zaman kavramının içeriksel özneye etkileri. Etken olan zaman; zaman içinde güven duygusunun yitmesi: "Yaşlılar, akşamların güven duygusunu alıp gitmişti çoktan." Kapitalist(anamalcı) dünya görüşü ile, güven duygusu kaybolmaya yüz tutmuş, onun yerini tüketim ilişkilerindeki insani duyarsızlık almış, insani değerler yitirilmiştir. Bu durum, yaşlıları, anlamakta güçlük çektikleri dünyaya, yaşama yabancılaştırmıştır.

4. Zaman kavramının nesneye etkileri. Etken olan yine zaman; "Ev değil, bir pas salkımıydı.", "Sahipsiz bir hatıraydı." dizelerini anlambilim açısından da irdelemek istiyorum. Birinci dizede 'değil' ilgeci ile kurulmuş, yönü olmayan bir benzetme vardır. İkinci dizede ise benzetme yönü 'sahipsiz'(olma durumu) olan, ilgeci olmayan bir benzetme var. Kendisine benzetilen "pas salkımı" ve "bir hatıra"nın benzeyeni her ikisinde de 'ev'dir. Kendisine benzetilen "pas salkımı" ve "bir hatıra" kavramlarını doğuran, zaman etkisinin ta kendisidir.

5. Nesnenin kendi arasındaki etkiler; yani, nesnenin nesneye etkileri. Etken ve edilgen olan nesne: "Onca kıyıma karşı bu kıyı kasabasına hâlâ değer katmayı sürdürüyordu." Yaşanmış onca savaştan ve acıdan sonra bile, cezalı olduğu eskimiş hali ile bölgeye tarihsel bir değer katmaktadır. "hâlâ" ayakta kalabilmiş olması da önemlidir. Yine, özne için boş olması da yerleşim olasılığı ile de ayrıca değer taşımaktadır. Bir başka değeri de, özneye bu şiiri yazdırmış, şiire konu olmuş olmasıdır. "Deniz neminden kapıları vardı.": Nemin öldürücü ve paslandırıcı etkisi. 

6. Nesnenin, eleştirel açıdan özdeşleşen özneye olan etkileri, yani şaire:  Etken olan nesne. Bu bölümü belki de örneklemeye bile gerek yok; çünkü, şaire bu şiiri yazdıran nesnedir; şiirde geçen bahçeli Rum evidir. Nesnel ve kimliksel değişmezliğin düşünsel boyutu ise, şu dizede saklıdır: "Kim oturursa otursun bir Rum eviydi.".

     Dil, dildışı nitelikleri, oluşum ve kavramları anlatabilmek için aracı bir bütünseldir. Nasıl ki dilüstü bir 'şiirdili'nden söz ediyorsak; anlam ile şiirsel anlam yapılarının farklılığından da söz edebiliriz. Şiirsel anlamın oluşumu ve biçimleri dil yeteneği ile gerçekleşir. Nizamettin Uğur, "farklı bir yaklaşımla yeni bölümlemeler, kavramlaştırmalar, terimlendirmeler yoluna gidilerek gerçek anlam, başat anlam, yan anlam; değişmece türleri olarak da benzetme, eğretileme, düzdeğişmece, niceleme, değinmece, yoksunlama konularında ayrıntılı açıklamalara ve tartışmalara girilmiş, aktarmalar kavramına da yeni yaklaşımlar" getirdiği "Anlambilim" adlı kitabında, benzetmeyi, "Benzetmenin değişmece anlam içermesinin koşulu, benzeyenin ya da kendisine benzetilenin, diğerine göre daha baskın bir nitelik taşıması gerektiğidir." şeklinde yorumlarken, eğretileme için de;  "Benzetmenin iki temel öğesinden birisinin kaldırılması sonucu oluşturulan anlam olgusudur." demektedir (Uğur, 2003:49,85). Anlambilim açısından bu kitaptan çok yararlandığımı belirtmeliyim.

Eğretilemelerde(metafor) benzetme ilgeci yoktur. Bu şiirdeki eğretilemelerde benzeyen kullanılmış, kendisine benzetilen kullanılmamıştır. İşte Nizamettin Uğur'un sözünü ettiği "kaldırılması" kavramı buradan ortaya çıkıyor. "Kuyuları ipleriyle boğulmuştu.", "Kalın seslerin ortasında küçülmüş, küçülmüştü.", "Kaç şarkı yaz yapraklarına ölümsüz kalpler çizmişti.", "Kaç gözyaşı tenha gecelerde ay ışığını yastıklara işlemişti.", "Denizden başka anlayanı yoktu ve deniz, uzun mavi bir ayrılık olarak onu akıyordu.", "Yaşlı kadınlar denizi çeke çeke eşiklere getirdiler." dizelerini örneklemek olasıdır. Bu dizeleri anlambilim açısından açımlayarak ilerleyelim. İlk dizedeki benzetme yönü "iple boğulmak"tır; benzeyen ise "kuyular"dır. Kendisine benzetilen "insanlar" ise, dizenin yalın anlamında yoktur. Azınlık bireylerinin ve toplumlarının yüzyıllardır yaşadıkları bölgelerde boğulma derecesine kadar sindirilmiş, bastırılmış olmaları durumunu anlatır. Benzetme yönü "küçülmüş, küçülmüştü" olan ikinci dizedeki küçülen, yani benzeyen "ev"dir. Kendisine benzetilen ise, "yaşlı insanlar"dır.  "Duvarlara ve ağaç gövdelerine ölümsüz kalpler çizen, ay ışığını yastıklara işleyen aşıklar(kendisine benzetilen)" yine şiirin yalın anlamında, dizgesinde, metnin kendisinde yoktur. Benzeyenin "deniz" olduğu, benzetme yönü "anlamak" ve "çekilebilmek" olan  son iki dizede ise, "insan", "arkadaş" ve "çekilen bir eşya" kendisine benzetilenleri söz konusudur. Burada denizin, kadınlar için vazgeçilmez bir teselli nesnesi, imgesi ve dost canlılığı, arkadaş kalbi taşıdığı söylenmeye çalışılmaktadır.

     "Gibi" ilgeciyle ilgili, Türk şiiri ve tarihi için önemli bir söylem olarak gördüğüm / düşündüğüm bir alıntı ve bu alıntının, bu şiirdeki bağlamını ortaya koymak gerekiyor: Veysel Çolak, "Türk şiirinde benzetmeler özellikle 'gibi' ilgeciyle yapılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türk şiiri bir 'gibi'ler mezarlığıdır." diyordu (Çolak, 2004:68). Bu şiirde 'gibi' sözcüğü ile kurulmuş tek benzetme yok. Kasıtlı bir kaçışı olduğu sezinlenmediği gibi; anlam üzerinde çalışarak; 'sanki', 'benzer' gibi sözcükler de, 'gibi' ilgecinin yerini almamışlardır. Şiirde dilsel açıdan benzetme dizesi yalnızca bir tane ve o da, 'kadar' sözcüğüne yüklenmiş niceliksel görev altında: "Onu insansız bırakan kalabalığı yabancı düşürecek kadar yabancıydı.". Bunun dışında 'için' ilgeci ("Adam, oturmak için eski bir Rum evi aramaktan vazgeçti!..") bir erek-sonuç ilişkisine bağlıdır. İki kez de, '-den başka' ilgeci kullanılmış: "İncelikten başka yaşama gücü kalmamıştı.": Her şeye rağmen inceliğini hoşgörüsünü, hassas düşünüyü yitirmeyen insanların estetik yaşantısının bir tanımıdır bu dize. Gökyüzünün ve geniş ufukların, denizin ve huzurun simgesi olan 'mavi' düşünceden yoksunluk ise, uzunca bir ayrılıktır. Huzur isteyen insanları, huzuru sembolize eden nesne anlar; bu dizede insanların doğa ile bütünleşmesi söz konusudur: "Denizden başka anlayanı yoktu ve deniz, uzun mavi bir ayrılık olarak onu akıyordu.". Bilindiği gibi ilgeçler, sıfat ve belirteç öbekleri oluşturma görevlerinde kullanılabilirler. Bu durum anlambilim açısından farklı görevler yükler ilgeçlere. Bazı ilgeçler ise benzetmenin temel elemanıdırlar; bu nedenle 'gibi' ilgeci şiirde sıradan sonuçlar ortaya çıkarmada birincildir.

     Şiirde 'gibi' ilgecine anlamca eşitlik içeren ilgeç görevli, 'olarak' ulacı ile kurulmuş benzetmeler var: "Kendi zamanını ölü gömleği olarak giyinip,", (kendi zamanı bir kefen içindedir, kendisi olamamakta, mutsuz ama mutlu görünmekte, iç dünyası ile mutsuzluğu sergilemektedir.), "deniz, uzun mavi bir ayrılık olarak onu akıyordu.", "Her pencere bir yaşama ayini olarak katıldı geceye." dizeleri. Benzetme ilgeci 'olarak' olan ve kendisine benzetilen "ölü gömleği", "uzun mavi bir ayrılık", "bir yaşama ayini" kavramlarının benzeyenleri "kendi zamanı", "deniz", "her pencere" kavramlarıdır. Bu dizelerdeki 'olarak' ilgeçlerinin işlevi ve anlamsal kurgusu, 'gibi' ilgeci ile kurulan yapıdan da uzaktır. Bu dizelerin 'gibi' ilgecinden kasıtlı bir kaçış sezinlettirmeyen farklı bir anlamsal kurguları, yapıları vardır.

     Şiirde, şiirsel anlam açısından sığ kalan iki dize var. Bu dizelerin tek başına bir sıradanlık taşıdıkları söylenebilir. Bu iki dizede yalnızca sözcüklerin başat anlamları ile kullanılmış olduklarına dikkat çekmek istiyorum: "Kim oturursa otursun bir Rum eviydi.", "Adam, oturmak için eski bir Rum evi aramaktan vazgeçti!..". Ancak; şiirin bütünselliği açısından bakıldığında, tek başına taşıdıkları sıradanlığı, bütünsel anlamda aşabildiklerini görebilmek zor olmasa gerek. Kendilerinden önce ve sonraki dizeleri tamamlayan nitelikler taşıyan dizelerdir bunlar. Bunun bir başka kanıtı ise; sesbilim açısından bu dizelerin uzamlarının, yerli yerinde işlevselliklerinin olduğudur. İncelenmekte olan şiir neredeyse tümüyle "kapalı eğretileme"ler yoluyla yazılmış bir şiirdir. Bütün olarak "zaman" kavramı da eğretileme ve düzdeğişmeceye yaslanmış şiirde iç içe eğretilemeler var, aynı dizede bile. "Rum evi" de, bir örnek aracılığıyla birden çok ev, hatta bir "çatışma" ve toplumlar arası ilişki anlatıldığı için: düz değişmecelidir.  

     Noktalama imleri ile kısa tutulan dizeler anlambilim açısından ayrıcalıklı vurgular sağlıyor; yükleme yakınlığın bir tür avantajı özenle kullanılmış. Fiillerin anlamsal sonuçlarına bakılacak olursa, hemen hemen hepsinin azınlık yaşamlarının olumsuzluğuna değindikleri anlaşılacaktır; bağlamları yokoluşa, tükenişe, eşitsizliğe, özgürlüğün yitişine ulaşır. Dil açısından zaman çekimleri, bu oluşumların geride kaldığını, artık bunların aşılmış olduğunu göstermiyor.  

     TARİHSELLİK : "Birden, Seferis’in Üç Kırmızı Güvercin’i doldurdu bahçeyi. Bütün odalarda Pavlidis söylüyordu." Seferis'in "Üç Kırmızı Güvercin" isimli kitabı ve bu kitap içindeki aynı adlı şiir, bu şiirin metinlerarasılığının bir göstergesidir. Beyaz ve gri güvercin barışı, kırmızı güvercin ise kirletilmiş kanlı barışı simgeler. Azınlıkların yaşamı, bu kirletilmiş, kanlı barış içinde sürer. Bu nedenle şiirin bu dizeleri, şiire anlamlı bir bütünsellik sağlamaktadır.

            Yorgo Seferis 1900 yılında İzmir'de doğmuş ve 50'li yıllarda Ankara'da Yunan sefaretinde çalışmış, 1963 Nobel Edebiyat Ödülünü almıştır. Çocukluğu ve gençliği İzmir'de geçen Seferis "Homeros'la mitolojinin, eski Yunan uygarlığının ezici etkisi altındadır." (Karaalioğlu, 1969:627).

            Kostas Pavlidis ise; Bir Yunanlı şarkıcı; müziğine ve ezgisine acı hakim ama arabesk değil. Önce Nazım Hikmet ile Zülfi Livaneli arasındaki şiir-müzik ilişkisine benzer bir ilişki olduğu düşünülebilir. Pavlidis, şiirde simgesel bir işlev yüklenmektedir.

     Seferis de Urla'da evini bırakıp gitmek zorunda kalmıştır. "Üç Kırmızı Güvercin" isimli kitabının da 'deniz' ve 'gemi' imgeleri bağlamında gitmelerle anlamsal ilgisi vardır; destansı ve mitolojik imgelerle kurulmuş "Destansı Öykü" adlı şiiri yirmidört bölümden oluşur. Cevat Çapan bu şiiri, Homeros'un Odysseia destanı ile şöyle ilişkilendirir: "(Odysseia'nın da yirmidört bölümü olduğu düşünülürse, aradaki koşutluğun bir rastlantı olmadığı söylenebilir)." (Seferis, 1985:10). Bu şiirin ondördüncü bölümü bizim ilgi alanımızda kalıyor; ancak bölüm, asıl, 'Hydra' ismi ile başlar. Hydra: Mitolojide, Typhon'la Ekhidna'nın canavar olarak nitelenen kızlarıdır. Herakles, Hydra'yı öldürdüğünde, Hydra'nın kanı ile ırmakların zehirlendiği söylenir (Erhat, 1984:159).

     Bu şiirin daha ilk dizesi, bizi şöyle doğrulamaktadır. İlk dizedeki "Işık" imgesi, barutun, ateşin, savaşın verdiği ışıktır; bu ışıkta kirlenen ve kanlanan barış, yine doğal olmayan, beklenmedik ölümler getirdiği için, öznelerin alın yazıları başkaları tarafından çizilir; Seferis bu şiirinde, güvercinlerin renklerini kan, kan rengi ile bütünleştirir (Seferis, 1985:33). Hydra adlı şiir, 14. bölüm:        

            "Işıkta üç kırmızı güvercin

             Alın yazımızı çiziyorlar ışıkta

             Renkleriyle davranışlarıyla

             Sevdiğimiz kişilerin."

 

     "Bir ellerinde zeytinlerin sütü, bir ellerinde şarap salkımları, erkekler günün kapısını kapattı." Erkeklerin, günün kapısını kapatmaları, hayatın doğal akışının, deviniminin sona ermesi, erkek egemen toplum düşüncesinin dünyada yaygın olduğunu düşünmek olası. Yaratılış mitlerinde anaerkil toplumlardan, ataerkil toplumlara geçiş, erkek egemen toplum yaratmış, savaşlar çoğalmış, kadının üretkenliği, şefkati, estetiği azalmış ve hatta kadın köleleştirilmiştir. Eşitsizlik hayatın çirkinliğini büyütmüştür. "zeytinlerin sütü": Zeytin ağacı aklın, zeytin dalı barışın, zeytinyağı da saflık ve sadeliğin sembolü olmuştur asırlar boyu. Tarihte Nuh Peygamber'in tufandan sonra yaşamın yeniden başlayıp başlamadığını öğrenmek için gemisinden yolladığı güvercinin gemiye ağzında taze koparılmış bir zeytin dalı ile döndüğü ve bunun yaşamın başladığına işaret ettiğine inanılmıştır. O tarihten itibaren ağzında zeytin dalı taşıyan güvercin bilindiği gibi barışın simgesi olmuştur. Mitolojide ise; Poseidon tanrıyle Pallas Athena, Attike ilinin ve Atina kentinin tanrıçası olmak için yarışma anında, Poseidon'un yarattığı tuzlu göle karşılık, Athena'nın tuz gölünden daha yararlı olan, zeytin ağacı yaratması dolayısıyla, tanrıçaların yetkiyi Athena'ya bağışlaması olarak bilinir (Erhat,  1984:72). "şarap salkımları", yine mitolojide: "Dionysos çoskusu, yani şarap ve sarhoşluk insanları içinde yaşadıkları kalıpların baskısından da kurtardığı içindir ki, Dionysos'a hür, özgür, özgürlük veren sıfatı takılmıştır." (a.g.y., 101). Azınlıkların en çok diledikleri oluşumlardır bunlar: Özgürlük ve barış...

     "Taşlıklardan yürüyen akşam, sandıkların rüyalarını bir bir açtı." : Akşamın karanlığı, olumsuzluğu, belirsizliği, günün kapanışa giren hiçliği, sandıkların gizeminde, yeniden rüya ve umut hayalleriyle yarını açan bir sembol haline dönüşmesi. Tanrıların herkese armağanı olan, Pandoranın kutusu değildir bu; her gün ölüp, tatlı rüyaların umutları ile, yeniden sabaha, azınlık olmanın olumsuzluğuna doğmak, umuda değil, yine umutsuzluğa uyanmak gibidir...

     "Sokaklar aşkın sonsuz hecesiydi. Hakedilmiş bir zamandı evi dolduran." Yine benzetme yönü ve benzetme ilgeci olmayan ve kendisine benzetilen "hakedilmiş bir yaşam", "aşkın sonsuz hecesi" kavramlarının benzeyenleri "evi dolduran" ve "sokaklar"dır. Evi ve ev halkını inciten ise, azınlık kırılganlığı, acı deneyimlerdir. Evi dolduran tarihsel değerler, anılar, binyıllık geçmiş, soy yaşantısının anıları. Aşk ise, yaşamın kaynağıdır; sonsuzdur; ancak hayata açılmayan kapılar, sokakları da aşka kapatmıştır.

     Şiir bir bütün olarak nesnenin ve nesne içinde, dışında, çevresinde yaşananların, şaire etkisinden doğmuştur. Bir Rum, azınlık bireyine ait olan evin böylesine terk edilmesi ve nedenleridir şaire bu şiiri yazdıran. Nesnenin şaire olan etkilerini tarihsel anlamda irdelemek gerekir ki bu kaçınılmaz zorunluluktur. Şiiri yazdıran neden, "azınlık" bilincidir; açımlayalım; önce Türkiye'de azınlıkların oluşumuna değinip, bu şiir ile olan bağlamını günümüze dek betimleyerek, azınlıkların yaşam koşulları ile birlikte Türkiye'deki bu yönde bakış açılarını ve olayları irdelemek gerekiyor.

     Osmanlı İmparatorluğunun yükselişinden başlayarak Kurtuluş savaşının bitiminden hemen sonra Anadolu topraklarında; I.Dünya ve II.Dünya savaşlarından sonra da tüm Avrupa topraklarında azınlık sorunu yaşanmıştır. "Bütün zamanları kuşatan bir tarih acısıydı." İnsanlık tarihi acılarla doludur...

     Bu şiirin en çarpıcı dizelerinden biri de savaş konusu üzerine kurulmuş; savaş karşıtı bir anlam içerir: "Görgüsüz kalabalık, yıktığı her yere bir bayrak dikiyordu.". Küreselleşme ve postmodernizmin karşısında ancak ve ancak, sanatımızdaki evrensel değerlerimizle ayakta kalabiliriz. Bu dizeye yeniden değineceğiz. 

     Tıpkı denizdeki gel-git olayı gibi: Osmanlı İmparatorluğunun XVII. Yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan küçülmesi ile çekilmek zorunda kaldığı Asya, Avrupa ve Arap Yarımadası ülkelerinin sınırları içinde çok sayıda Türk kalmıştı. Buna karşılık küçülen imparatorluk sınırlarında da çok sayıda özellikle Museviler, Ermeniler ve Rumlar Anadolu toprakları içinde azınlık durumuna düşmüşlerdi. İmparatorluğun çekilmek zorunda kaldığı ülkelerin sınırları içinde kalan Türkler için, sosyal açıdan yaşam koşulları zorlaşmaya başladığı gibi; Kurtuluş savaşı sonrası Anadolu toprakları üzerinde kalan azınlıklar da benzer sorunlarla karşılaşıyorlardı. I. Dünya, Kurtuluş ve II. Dünya savaşlarından sonra uluslaşan ve büyümekte olan ülkeler, savaşların hemen bitimi ile başlayan ırkçı düşünce ve milliyetçi duyguların etkisi altına girmişlerdi. Azınlık tanımına giren insanlar, Asya, Avrupa ve Anadolu toprakları üzerinde yaşanması güç koşullar ile karşı karşıya kalıyorlardı. Bu koşullar azınlıklar için, XIX Yüzyılın ikinci yarısından itibaren "Mübadele" düşüncesini doğurdu. 1924 yılına kadar da  insanlık dışı uygulamalar devam etti. Mübadele sırasında binlerce insan çeşitli nedenlerden dolayı hayatını kaybetti. Günlerce aç-susuz kaldılar, taşınır ya da taşınmaz mallarını geride bıraktılar. Anadolu toprakları üzerinde yaşamakta olan Musevi, Ermeni ve Rumların zor yaşam koşulları, Türkler için; Balkanlarda XX. Yüzyılın sonlarına kadar sürdü... Irkçı, milliyetçi düşüncenin ve savaşların kalıntılarından, artıklarından insanoğluna düşen acı bu idi...

     Azra Erhat, Cumhuriyet gazetesinde 1978 yılında yayımladığı, sonradan kitap haline getirdiği "Athena'ya Mektup" başlıklı yazısında şöyle diyecektir: "London Klinik'te ameliyattan sonraki dördüncü günümdü.(...) Güzin dedi ki: Kosta Daponte seni görmeye gelecek, yanında eşi Athena da var, ister misin? Kim istemez? (...) Nasıl geldik oyuna ve hala bugün(e) de gelmekteyiz? Oysa kan kardeşi değilse bile, süt kardeşiyiz bizler, Anadolu'nun bereketli memelerinden ak sütleri emmedik mi bunca yüzyıl boyunca? Athena, sen yaralıysan, ben de yaralıyım." (Erhat, 1980:186-191).

     Şairi o evi tutmaktan vazgeçiren ve şiirin oluşmasındaki duygusal nedenlerden, azınlıklarla doğrudan ilgili olaylardan bir tanesi de, varlık vergisidir: 11.11.1942'de çıkan kanun; 1939 tarihine dönük işleyecek, ancak geriye doğru uygulamanın belirli şartları olacaktı. Vergi cetvellerinin asıldığı tarihten itibaren bir ay içinde vergisini ödemeyen Musevi, Ermeni ve Rumlar askeri bölge ve kurumlar dışındaki herhangi bir kamu hizmetinde borcunu ödeyinceye kadar çalıştırılacaktı. Uygulamada vergi eşitsizliği gibi, çok büyük haksızlıklar, insan haklarına aykırı davranışlar yapıldı ve vergisini ödemeyen, ödeyemeyenleri Erzurum / Aşkale ilçesine toplu halde sürdüler. Burası zor koşullar içinde yaşamın sürebileceği bir tür çalışma kampı idi (Kafaoğlu, 2002).

     Başka bir neden daha ki; bu neden, Hasan İzzettin Dinamo için ayrıcalıklı bir önem taşıyor; 6-7 Eylül Olayları. Hasan İzzettin Dinamo için, 1955 yılının 6-7 Eylül günleri bir kasırga idi. Solcu olduğu için kasırganın tam ortasında kalmıştı. Çünkü İstanbul'da İstiklal caddesinde Musevi, Ermeni ve Rumlara ait dükkan, mağaza, depo ve işyerleri yakılıp yıkılmış ve mallar yağma edilmişti. 28 yıl sonra, Murat Belge'nin önsözü ile yayımlanan Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi'nde Mete Tuncay, 6-7 Eylül olaylarını "hükümetçe düzenlenen ama denetim altında tutulamayan" diye anacaktı (Tuncay, 1983:1966). Askeri yargıç Şevki Mutlugil tarafından hazırlanan listede bulunan elliiki kişi tutuklanmıştı. Yakıp yıkmanın ve yağmanın suçlusu diye tutuklananların tamamı solcu idi. Tutuklananların arasında Hasan İzzettin Dinamo, Kemal Tahir, Aziz Nesin, Asım Bezirci, Faik Muzaffer Amaç ve Arslan Kaynardağ gibi yazarlar da vardı (Dinamo, 1970:19).

     İnsanoğlunu azınlık durumuna düşüren savaş ve aşırı milliyetçilik, ırkçılık ruhudur. Şiirdeki en çarpıcı dizeyi, göstergebilim açısından da irdeleyerek, bu konuya biraz daha ayrıntılı bir biçimde değinmek tarihsellik açılımını sürdürecektir.

     Pierre Guiraud "Göstergenin işlevi, bildiriler aracılığıyla düşünceler iletmektir" (Guiraud, 1994:21) der ve "Duygusal işlev" ile "Şiirsel ve güzelduyusal işlev"i birbirinden ayırır. Yani şiir duygularınızı yalın bir biçimde ifade etmenize, yorumlamanıza izin vermez. Okuru etkilemenin en önemli yolu, ilk ve benzersiz şiirsel söylemi bulmaktır. İşte şimdi incelenecek olan dize bunun en güzel örneklerinden biridir.

     "Bir rolü, o rolü üstlenen aktörün kendisiyle karıştırmamak gerekir" der Todorov (Todorov, 2001:77). Bu dizede de buna benzer bir durum söz konusudur. Göstergebilimi burada da çalıştıracak olursak, dizenin farklı boyutları çıkar karşımıza. Gösteren ve gösterilen ilişkisinin bir tür somutlanmasıdır bu. "Görgüsüz kalabalık yıktığı her yere bir bayrak dikiyordu." evrenselinin altında yatan, Osmanlı İmparatorluğu ve bugünün dili ile ABD, İngiltere göstergesinin göstereni bugünkü Bush / Blair yönetimi olduğu kadar, sonraki yüzyıllarda bu gösterenin değişebileceği söz konusudur. Gösterilenin ise bir 'savaş ve yıkım görseli, imgesi' olduğu kuşku götürmez. Çağrışım yoluyla da olsa burada evrensel nitelikte bir gösterge oluşmaktadır. Değişmeyen, 'savaş ve yıkım görseli, imgesi'dir. Göstergebilimin toplumsal ve şiirsel önemi, burada bir kez daha evrensel nitelikleriyle ortaya konmuştur. Anlambilim açısından düzdeğişmece(metanomi) boyutlarında oluşturucu özellik taşıyan "kalabalık" sözcüğü, azınlıkların, bölgelerinden kaçmasına neden olan toplumları simgeler.

      Burada "Görgüsüz kalabalık" sözcüklerinin iki ayrı işlevi vardır; birincisi: Kavramsaldır, yani azınlıkları kaçırtma işlevini yerine getiren ve tüm sömürgeci yaklaşımlar,  anlamındadır; ikincisi ise; bu toplumları simgeler; Osmanlı İmparatorluğu, ABD, İngiltere, Fransa, İspanya gibi. Sömürge devletler, boyunduruğu altına aldığı ülkelerin geçmişte dillerini de değiştirme girişimlerinde bulunmuşlardır. Anadilini kaybeden her şeyini kaybeder. Bugün gerçek anlamdaki savaş dışında birçok anadil  küreselleşme nedeni ile de yok olmaktadır. Küreselleşme dışındaki gerçek anlamda savaş için, Melih Cevdet ANDAY’ın şu kısacık şiiri çok çarpıcıdır (Anday, 1980:6):

                        HİROŞİMA

            Büyük babam, babam, ben

            Küçük oğlan, kız, damat...

            Gelişimiz teker tekerdi

            Gidişimiz cümbür cemaat.

 

     "Adam, oturmak için eski bir Rum evi aramaktan vazgeçti!..": 'Adam'; yani özne; yani özneyi 'şair' ile özdeşleştirmek, eleştiri kuramlarına göre, yadsınamayacak bir tutumdur. Şiirin dilbilgisel açıdan kurgusuna bakacak olursak buna gereksinim duyacağımız kuşkusuz. Ancak ereğimiz elbette ki buradan yola çıkarak şairin / öznenin öznel yaşamına doğru bir eleştiri ve inceleme ufku açmak değildir.

     Özne, zorunlu bir yer değiştirme nedeniyle yerleşmeyi düşündüğü bölgede bir ev arayışı sırasında, boş bir Rum evine bakıyor. Son dizede belirttiği gibi, bir Rum evi aramaktan vazgeçiyor. Dizeye göre, sanki özellikle bir Rum evi arıyor, belki de bir tavsiye sonucu özellikle Rum evlerine bakıyor. Tarihsel nedenlerden ötürü, duygusal bir biçimde Rum evi aramaktan vazgeçiyor. Bir Rum evi aramaktan, bir Rum evine yerleşmekten vazgeçmesini nerede ise bir arınma olarak görebiliriz. Vicdani bir azabın her gün somut göstergelerle karşısına çıkacağını düşünüyor belki de; belki de bölgeye yerleşme düşüncesinden de bu sayede vazgeçiyor. Zorunlu bir göç yılgınlığı seziliyor şiirde. Bölgeden uzaklaştıktan sonra, yazıyor bu şiiri. Geçmişte kalan bu zaman için usunda beliren ve birikenler, dilbilgisel açıdan, şiirin geçmiş ve bileşik zamanda yazılmasına neden oluyor.

     Türkiye koşullarında sosyal güvenceden yoksunluk pek çok yurttaşın sorunudur; toplumsal bir sorundur. Bilindiği gibi gayri menkûl konusundaki güvence yoksunluğu, sık ev arayışında bulunan kişilerin yaşadığı sorunlar… Özne, "Kiracılık Üzerine İlenmeler" şiirinde, bu sorunu enine boyuna sorguluyor ve betimliyor. Olmadık sorular çıkıyor karşısına, alaylı, eğreti bir küçümseme, saygısızlık, ailenin sayısı, konuk olabileceklerin sayısına kadar derin bir sorgulanma, 'yat saati'ne kadar karışan, işgüzar ev sahiplerinin tutumları; özneyi bu konuda daha anlayışlı karşılayabilecek kişiler ve ev sahipleri arayışına sürüklüyor. Ülkesindeki bir azınlık bireyinden çekingen bir tutumla birlikte, hoşgörülü bir karşılanma ve yeni dostlukların açılması umudu... Belki de özne için, incelenmekte olan şiirdeki ev de, sıradan bir "perdesiz pencere" idi... Ne onul ki, öznenin, kiralık evin bahçesine girdiği andan itibaren, sıradanlık ortadan kalkıyor (Erbaş, 1999:125).

     "Gün ışır ışımaz düşüyorum yollara

      Gün ışır ışımaz günlerdir

      Dağılıp sokaklara

      Perdesiz pencere avına çıkıyorum."

           

SES VE ANLAM UYUMU

     Sesbirimler, yazaçlar bir dil sisteminin temel, en küçük birimleridir. Anlam ayırt edici özellikleri dolayısıyla dil eğitimlerinde, öncelikle bu özelliklerinin tanıtılması gerekir. Sesbirimler dil sistemi içinde farklı anlamlar yaratan birimlerdir. Asıl olan sembolün kendisi değil, taşıdığı sesbirimidir. Bu yüzden de sesbirimlerinin, sistematik bir biçimde farklı anlam yaratabilmeleri, sembollerin farklılığına, eşitinin bulunmamasına da bağımlıdır. Benzerlerinin birbirlerinden küçük farklılıkları ünlü ses ya da ünsüz ses  belirleyicilikleridir. Şiirin görsel şölen sunmak gibi bir işlevi olmadığı için, semboller bir dizeye, bir sözcüğe anlam ve bütünlük katmadıkları sürece, anlam açısından dil içinde bir değer taşımadıkları gibi, şiirde de bir değer taşımazlar; Türkçe'de 'ek'lerin, tamlamaların ve seslemlerin de aynı özelliklere sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bir fiilin, işin hangi zaman içinde sürmekte olduğunu belirten ekleri, bu şiirde etken bir biçimde, öykülü bileşik zaman-kipinde rol almaktadır.

     Şiirdeki ses yapısını önemli ölçüde etkileyen, öykünme ve ezici duygular yükleyen, şiirin yazıldığı zamanı ve iç sesini de oluşturan şu sözcükler şiirin ses ve anlam uyumu açısından yapı taşlarıdır: "avluydu.", "vardı.", "incinmişti.", "saklıydı.", "eviydi.", "boğulmuştu.", "küçülmüş, küçülmüştü.", "salkımıydı.", "halkalanmıştı.", "çizmişti.", "doldurmuştu", "işlemişti.", "imgesiydi.", "bakıyordu", "yoktu.", "açılmıyordu", "yabancıydı.", "yabancıydı.", "çeviriyordu.", "hatıraydı.", "yoktu.", "gitmişti", "cezalıydı.", "yalnızdı.", "yoktu", "akıyordu.", "acısıydı.", "sürdürüyordu.", "kalmamıştı.", "söylüyordu.", "getirdiler.", "kapattı.", "açtı.", "katıldı", "hecesiydi.", "zamandı", "dikiyordu.", "vazgeçti!.."

     Bu sözcükler şiirin bütününe yayılmışlardır. Şiirin bütünü açısından; yumuşak ötümlü ünsüz olan "y", "d",  sert ötümsüz ünsüz olan "t", "ş" sonrasına gelen, kalın/yuvarlak/dar "u", kalın/düz/dar "ı", ince/düz/dar "i" ünlülerinin bileşimiyle kurulmuş ses organizasyonu şiirin tamamına egemendir. Şiirdeki öykülü bileşik zaman-kip formunu da oluşturan bu seslemlerdir: "y-du", "r-du", "r-dı", "y-dı", "ş-tu", "ş-ti", "y-di". Buradan dilin kendi doğallığı içinde iç sesin, anlam ile uyumunun sağlandığı söylenebilir.   

     Biçimsel yinelemeler açısından ilk göze çarpan sıfat ve soru sıfatları ile kurulmuş ses yinelemeleridir. "kaç", "hangi", "birden", "salkım" ve "deniz". "Birden" ve "salkım" sözcüklerinin birbirine olan uzaklıkları, bu sözcükler üzerinde, kurgusal bir ses çalışması olmadığını düşündürüyor. "Kaç" sözcüğünde ise; anlam ve ses uyumunun birlikte kurgulandığı çok açık. "Kaç" sözcüklerinin yinelenmeleri arasında bir de "hangi" sözcüğü var ki; bu sözcük ses ve anlam uyumundaki devinimi, sonraki "kaç" sözcüğüne ulaştığınızda doruk noktasına ulaştırıyor. Sesin oluşturduğu ritmin, anlamı pekiştirmesiyle sağlanan buradaki 'ön yineleme'(anaphora) ses ve anlam uyumu açısından, biçimsel yinelemeler içinde şiirdeki ses yapısını ayrıcalıklı biçimde etkileyen bir kurgudur. Biçimsel yineleme seslerinde ön yineleme dizeleri ile birlikte art yineleme(epistrophe), zıt paralel yineleme(epenalepsis) örneklerini de vermemiz gerekir.

     "Beyaz badanaların altında kim bilir kaç bakış gövermiş, kaç dokunuş halkalanmıştı. Kaç şarkı yaz yapraklarına ölümsüz kalpler çizmişti. Hangi rüzgarlar kimlerin etekleriyle, kimlerin kirpikleriyle doldurmuştu göğü. Kaç gözyaşı tenha gecelerde ay ışığını yastıklara işlemişti."

     Ön yineleme: Buradaki ön yinelemenin işlevselliği kuşku götürmez; çünkü, bütün için yukarıda çıkardığımız sözcükler dışında, bu bölümün, ses organizasyonuna büyük oranda egemen olan bir yapı içinde oluşu; işlevselliğini artırmaktadır. 

     "Kaç şarkı yaz yapraklarına ölümsüz kalpler çizmişti."

     "Kaç gözyaşı tenha gecelerde ay ışığını yastıklara işlemişti."

     Art yineleme: "Bin yıllık ana rahminde birden bire yabancıydı. Onu insansız bırakan kalabalığı yabancı düşürecek kadar yabancıydı."

     "Kaç" sözcüklerinin ön yineleme ve zıt paralel yineleme görevini üstlendiği bu ses yapısında aradaki "hangi" sözcüğünün anlamsal bağı, yapıyı ses ve anlam uyumu açısından pekiştirmektedir. Yinelemenin şiirdeki birinci bölüm ses yapısına egemen oluşu, "kimlerin" sözcüklerinin zıt paralel yinelemeleri ile doruk noktasına ulaşıyor. Ses estetiğinin, okuru anlama gönderen yapısını oluşturan "hangi" sözcüğü ise; "kaç" ve "kimlerin" sözcükleri ile bölümün ses organizasyonunu anlam ile bütünleştirirken, etkiyi yoğunlaştıran, algıyı açan bir yapı kurmaktadır; bu nedenle hem ses organizasyonu ve hem de söz ve imge bütünlüğü, kendi zamanını aşabilecek nitelikleri bu bölümde doğal biçimde tamamlamaktadır. "çizmişti", "işlemişti" ve "etekleriyle" "kirpikleriyle" yarım uyakları ise ayrıcalıklı bir estetik ses yapısı oluşturmaktadır. Ses uyumu, şiirde ezberciliği kolaylaştıran unsur, şiirin yazıldığı zamanı aşmasına yardımcı olan temel yapı taşıdır. Şiirin bütünü içinde çok sayıda yarım uyak vardır. Bunlardan bir kaçını daha örnekleyelim: "pencereleri", "lekeleri", "kapıları", "salkımları", "hatıraydı", "cezalıydı", "acısıydı", "yalnızdı". Anlamsal zıtlık içinde yarım uyak: "kapattı", "açtı".

     Bütünlük içinde ses yapısını değiştiren sözcüklerin, şiirde bir tür dinlenme, durak görevi gördüğü söylenebilir. Bu sözcükler şiirin zaman çekimini de değiştiren sözcüklerdir: "getirdiler.", "kapattı.", "açtı.", "katıldı", "vazgeçti!..". Geçmiş zamandan, geniş zamana sıçrayış vardır. Birinci bölüm sonunun sesini "kalmamıştı." sözcüğü yükleniyordu. "doldurdu" ve "söylüyordu" da zamansal zıtlık: İkinci bölümün ortalarına yaklaşıldığında, "getirdiler.", sonra "kapattı.", sonra "açtı.", sonra "katıldı" ve yeniden sessel, ve zamansal bir dönüş ile "hecesiydi"; üçüncü bölümde sözünü ettiğim anlamsal olarak şiirin en çarpıcı dizesinin son sözcüğü, önceki bütünlüğü destekliyor: "dikiyordu."; destekliyor çünkü, bu arada dört sözcükten oluşan dinlenme bitiyor hissi alınıyor. Şiirin bitmekte olduğu kavrandığı için, iyi bir şiir okuru sessel olarak kendini bu bitişe hazırlıyor. Oysa son dize ve son sözcük bir değişim ve anlam açısından olumsuz yapısı  ile birlikte bir hüzün yüklüyor: "vazgeçti!..". Bu açıdan duygulara yönelik ses anlam uyumundan okura dönük etki oluşturuluyor.

                              Kim oturursa otursun bir Rum eviydi.

   i    o u  u  a o u   u     i     u     e  i   i.

K  m   t  r  rs     t  rs  n b r R m    v yd .

Bu dizedeki asonans, birinci, dördüncü ve altıncı sözcüklerdeki, ince/düz/dar "i" ünlüsü ile ikinci, üçüncü ve beşinci sözcüklerdeki kalın/yuvarlak/dar "u" ünlüsü ve ikinci ve üçüncü sözcüklerdeki kalın/yuvarlak/geniş "o" ünlüsü ile kurulmuştur. Birincil derecedeki asonans ise "u" sesidir. "i" ve "o" ünlülerinin asonansları "u" sesini desteklemektedir. Bu dizedeki asonansı oluşturan ünlüler kadar, aliterasyonu oluşturan yumuşak ötümlü "r" ünsüzünün de önemi büyüktür. Şiirin bütünü açısından asonansı yalnız kalın ünlüler ile kurulan dizeler olduğu ( "Yağmurları çoğaltacak çocukları yoktu." ) gibi, yalnız ince ünlüler ile kurulan dizelerde vardır: ("Eski değil de incinmişti."). Ayrıca yumuşak ötümlü ünsüzlerin aliterasyonları kadar, sert ötümsüz ünsüz aliterasyonları da vardır.

 

SONUÇ

     Şükrü Erbaş şiiri, kuram, poetika, dil, söz, imge, anlambilim, ses ve anlam uyumu, göstergebilim, içeriksel özne, eleştirel özne ve etki kuramı, düzanlatım şiir, tarihsellik, nesnel ve şiirsel gerçekçilik, toplumcu gerçekçilik bağlamlarında Türk şiirinde yazıldığı dönemi aşan nitelikleri, dünya tarihini sorgulayan evrensel uzamı, Türk ve dünya düzanlatım şiirine açılan ufukları ile yenilikler sunan, incelikler taşıyan, kapsamlı içeriği ile varlık göstermektedir.

     Yukarıdaki kapsamları içeren inceleme yöntemi ile, varılan nokta; erek-sonuç ilişkisine göre irdelenen tüm başlıklar bağlamında verilmek istenenlerin, şiirsel kaygıların da güdülerek verildiği gözlenmiştir. Şiirde, şiirsel gerçeklik, gerçeklik ve doğruların kendi uzamlarını, alanlarını korudukları, kesişme noktalarının gözetildiği dikkate değerdir.

     Dize yapısındaki şiir ile, düzanlatım şiir arasındaki yapısal farklılıkların, bu şiirde bir ayrıcalık söz konusu olamayacak bir biçimde kurgulandığı, anlamsal uçurumların yaşanmadığı, biçimin kendi doğallığında yaratılan ezginin şiirsel değerler içinde kaldığı, biçimsel farklılığı ile göze çarpan yapısının, iç dengeler ile sağlandığı ve düzanlatım şiirinin gereklerinin yerine getirildiği, bir başka sonuç verisidir.

     Erek-sonuç ilişkisine göre, şairin okur ve toplum ile olan iletişim kaygısı, yani verilmek istenen iletinin, şiirsel gerçeklikte başarıyla verildiği görülmektedir.

     Şair dilsel olanakları sonuna kadar kullanmıştır; "şiir tekniğini" temel olarak almıştır. Düzanlatım şiir ile dize yapısındaki şiir arasında bulunan; biçimsel açıdan, şiirin incinme olasılığı olan kırılma noktasındaki geçiş rahatlığı ve doğallığı, bu düzanlatım şiirinin düzeyinin ve verimliliğinin ölçütüdür.

     Emek-sonuç, erek-sonuç ilişkisinin örtüştüğü, buluştuğu bu şiir, şiirin can çekiştiği söylentilerine de bir yanıt ve kanıt olarak; şiirin yaşamsal değerleri açısından, şiirin canına can katan nitelikler taşımaktadır.            

 

 

Notlar :

 

(*) Şükrü Erbaş 1953'te Yozgat'ta doğdu. TMO Genel Müdürlüğü'nden 1998 yılında emekli oldu. İlk şiiri 1978'de Varlık dergisinde yayımlandı. İlk kitabı "Küçük Acılar" 1984'de çıktı. Kurultay tarihine dek bir değişiklik olmazsa; son ve onbeşinci kitabı, 2004 Mart ayı içinde çıkan  "İnsan Sevmezse Ölür", önceki kitaplarından oluşturulmuş bir seçki. Ceyhun Atuf Kansu (1987), Orhon Murat Arıburnu (1996) ve Ahmet Arif (2002) Şiir Ödüllerini aldı.

Şükrü Erbaş'ın şiiri: Toplumcu gerçekçi bir şiir anlayışı olduğunu görürüz. İlk şiirlerinden günümüze kadar 'sorunsal'ı değişmemiştir. Özgün şiir yapısı ve etkili bir şiir sesi ile toplumsal duyarlılıkları, çoğul çağrışımlarla, şiiri, düşünsel düzleme çeken bir şair. Dil ve söylem  açısından, yalın söz biçimine çok yakındır; bu yüzden, O'nun şiirinde en sıradan sözcüklerin bile özgün bir yapı içinde yeni ve farklı bir şiirsel güç kazandığı görülür. Pek çok şiirinde, özne kendisi olduğundan, şiirlerinin akıcı, sürükleyici bir 'dansı' vardır. "Ömrüm" dediği bütünün parçalarını yazarken, okurun etki ve algısı uğruna, gözünü kırpmadan  şiirlerinin öznesi olur. Şiirlerinin ses uyumu ve ezgisel niteliği, özne kurgusu içinde özgünlük kazanır. Ölüm'ü, ömrümüzün, yaşamın ikizi derecesinde önemser; bu bağlamda yaşamın değerini ortaya koymaktır ereği. "Ölüm, her gün eşiklerden / Birlikte çıktığımız ikizi ömrümüzün" (Erbaş, 2004:104) Ancak buradaki anlam, gün sonuna erişip erişememekle ilgili bilinmezlik, geleceğin belirsizliğidir. Sınıfsal açıdan yanlı bir düşünce ile doğar Erbaş şiiri. Köy ve köylü yaşamını yererek sorgular. Erbaş'ın şiirinde kadın ve çocuk toplumcu, gerçekçi ve sosyolojik açıdan çok yer tutar: "Bir annenin elini tuttum bugün / İki gözü iki çocuk, devleti susuyordu." (Erbaş, 2001:24) ve "Genelev Mektupları" (Erbaş, 1999:43-45) övgüye değerdir. 'Şair', 'sevgili', 'anne' ve 'oğul' sözcüklerinin ilişkileri; üç dizelik "Acı İlişki"  isimli şiirindeki boyutuyla, kapsamlı bir toplumsal ilişkiler yumağıdır."Sevgilim, / Bu ülke senin gövden kadar masum olsaydı / Bir tek anne oğlunu devletten sormazdı..." (Erbaş, 1998:28). Zaman zaman nesnenin kılığına bürünür; bu yönden nesnenin çevresine ve insana olan etkilerini, onun şiirinde algılamanız kolaylaşır. Şiirin gücüne inanır fakat, tek başına kalan şiiri de sorgular: "Şimdi ben bunca şiiri / Yazdım da ülke mi düzeldi. / (...) / Şimdi ben bunca şiiri / Yazdım da yoksulluk mu bitti."(Erbaş, 2000:61). Şükrü Erbaş, şiirlerinde, emek, barış, özgürlük, temel insan hakları, aşk, sevgi, ayrılık, yalnızlık ve şiir için çırpınır... 'Yürek' ve 'kirpik' sözcüklerine aşırı bağlılığı olduğu gibi, bu sözcüklere alışılmadık duyarlılıklar yükler. Hemen hemen her kitabında düzanlatım şiir vardır ve bu tür şiirleri; Erbaş şiirinde ve Türk şiirinde önemli bir yer tutar. Şükrü Erbaş şiirinin, şiirsel imgelerinin varsıllığı ile Türk şiirinde ayrıcalıklı bir yeri vardır. 

 

 

 

 

Yararlanılan Yapıtlar:

 

 

  1- Erbaş, Şükrü KUM Dergisi Sayı:20 Sf.9, Ankara, Kasım-Aralık 2003

  2- Erbaş, Şükrü Kül Uzun  Sürer / Derin Kesik Everest Yayınları, İstanbul 2004

  3- Erbaş, Şükrü Aykırı Yaşamak Ümit Yayıncılık, Ankara 1999

  4- Erbaş, Şükrü Üç Nokta Beş Harf Ümit Yayıncılık, Ankara 2001

  5- Erbaş, Şükrü Kül Uzun Sürer Ümit Yayıncılık, Ankara 1998

  6- Erbaş, Şükrü Bütün Mevsimler Güz Ümit Yayıncılık, Ankara 2000

  7- İnce, Özdemir Frankofoni, No:12 Hacettepe Üniversitesi Yayınları Ankara 2000

  8- Rimbaud, Arthur Ben Bir Başkasıdır Çev.: Özdemir İnce, Gendaş, İstanbul 1999

  9- İnce, Özdemir Şiirde Devrim Adam Yayınları, İstanbul 2000

10- Hikmet, Nazım Memleketimden İnsan Manzaraları Bilgi Yayınevi, Ankara 1979

11- Yalçın, Mehmet Şiirin Ortak Paydası: Şiirbilime Giriş Dokuz Eylül Yay., İzmir 2003

12- Guiraud, Pierre Göstergebilim Çev.:Mehmet Yalçın, İmge Kitapevi, Ankara 1994

13- Uğur, Nizamettin Anlambilim Doruk Yayınları, İstanbul 2003

14- Çolak, Veysel Şiir Nedir ve Nasıl Yazılır? Papirüs Yayınları, İstanbul 2004

15- Hançerlioğlu, Orhan Felsefe Ansiklopedisi Remzi Kitapevi, İstanbul 1976

16- Mallarmé, Stephane Mallarmé'nin Mektupları Çev.: Mazhar Candan, Düşün Yay., İst. 1995

17- Erhat, Azra Sevgi Yönetimi İnkilap Yayınları, İstanbul 1980

18- Erhat, Azra Mitoloji Sözlüğü Remzi Kitabevi, İstanbul 1984

19- Kafaoğlu, A.Başer Varlık Vergisi Gerçeği Kaynak Yayınları, İstanbul 2002     

20- Dinamo, Hasan İzzettin 6-7 Eylül Kasırgası MA Yayınları, İstanbul 1970

21- Tuncay, Mete Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi İletişim Yay., İstanbul 1983

22- Todorov, Tzvetan Poetikaya Giriş Çev.:Kaya Şahin, Metis Yay., İstanbul 2001

23- Anday, Melih Cevdet Milliyet Sanat Dergisi Ekim, Sayı:10 İstanbul  1980

24- Karaalioğlu, S.Kemal Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü İnkilap ve Aka, 1969

25- Seferis, Yorgo Üç Kırmızı Güvercin Çev.: Cevat Çapan, Evrim Sanat, Eskişehir 1985

 

 

 

Necmi Selamet

(2005 Yılında Homeros İnceleme Sonuçlarının Yayınlandığı Kitaptan)

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön