Şiirde Duygudan Duyarlı Anlama

 

   

                                                                                                          

 

"Şiir tanımsızdır derler..."(1:sf.5), "Şiiri tanımlama cüretini göstermediğimi sanıyorum"(2:sf.5). Tanım sınırlayıcıdır. Oysa şiir alanının genişlemesinin her bakımdan yararlı olacağını düşünüyorum. Ne Mallarme, ne Salih Bolat ve ne de Özgen Seçkin'in "Şiir duygularla değil, sözcüklerle yazılır.", "Şiir her şeyden önce dili biçimlendirmektir." sözleri gibi; tek nokta ile tanım'a ulaşabileceklerini umduklarını hiç sanmıyorum. Bu tanıma ilişkin sözleri istenilirse yerden yere vurmak çok kolaydır. Ancak bizim şiir ile ilgilenen kişiler olmamızdan dolayı, aslında söylemediği halde algıladığımız boyutu ile düşündüğümüz için; vurulacak bir yeri de olmadığını biliyoruzdur. Tarih, çeviri, dil, sözcükler, imge, imgelem, estetik, duygu, duyarlılık, anlam/biçim/biçem, içerik, toplumsal/ideolojik duruş, nesne etkisi, geçmiş, gelecek, uyum(ses, anlam) ve tanımın daha birçok başlığı içermesi gerekir ki; bu yüzden ne dil kıyısında ne duyarlılık kıyısında ne estetik kıyısında ve ne de sözcük kıyısında gezinerek tanıma ulaşmak mümkün olmamıştır. Hiç kimse de tek nokta ile bitirilen bir söylemin şiirin kesin tanımı olabileceğine inanmadığı gibi, böyle bir iddia ile de ortaya çıkmamıştır. Dahası şiiri dil gibi canlı bir varlığa benzetebiliriz. Bu başlıkların birbirleri ile ilişkilerini, bağlarını düşünecek olursak, görkemli bir organizma çıkar karşımıza. Bu nedenle beş-altı sözcük ile kurulmuş, tanıma ilişkin bir cümlenin çürütülecek hiçbir yanı yoktur. Şimdiden sonra da olamayacaktır.

Düşünce insani bir eylemdir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik,  bilinçtir. Bilinç, varlık sürecini ve gelişmesini dile borçlu olduğu kadar sözcüklere ve sözcüklerin anlamlarına da borçludur. Çağdaş Türk şiiri ne yalnız duyguyu dışlayıp us'a dayanır, ne de yalnız us'u dışlayıp duyguya dayanır. Çağdaş bilim ve sanat us'a değer verdiği kadar, duygulara ve sezgilere de yer verir. Ne salt rasyonalist ne de salt romantiktir. Şair, söylendiği gibi; aşk da yaşar yazar, ölüm de yaşar yazar, devrim de yaşar yazar... Ömrü boyunca kadını/erkeği  sevmemeli ki hiç aşk yazmasın, nefret etsin; düşündüğü salt 'devrim' olsun. İnsan yüzü görmesin, doğaya hiç çıkmasın... Olacak şey değil... Aşık iken de devrim gerçekleşebilir. Devrimde aşık da olabilir. Bu çok da (yanlış yanları olsa da), büyük bir aykırılık değildir. İnsani bir durumdur. Çünkü hayat, tüm yanları ile sürer. Şair bireysel yaşamını nesneye dönüştürürken evrensel düşünceyi hiçe sayamaz.

Canlı dışındaki her şey araçtır. Ancak insan nesli, kendi varlığını sürdürebilmek için, kendi içindeki ve dışındaki canlıları da çoğu zaman araç olarak görmüş ve kullanmıştır. Kullanmaktan öte, binlercesini bir anda yakmış, bombalamış, kesmiş, kurşuna dizmiş,  işkenceden geçirmiş, geçirmektedir. Dile yeteri kadar önem verilmemesinin sonuçları zincirleme bir olumsuz etki sağlıyor. Dili her ortamda araç olarak kullandırıyor olmanın depremlerini gündelik'te de yaşıyor olmamıza rağmen sallanan yok. Hiç değilse şiirde araç olarak kullanmayalım demiyorum tabii ki... Ancak toprağı kazarken kullandığımız araçlar kadar da basitleştirmeyelim. Üretim araçları da bir yana... Her aracın, her nesnenin özgün değerini bilelim. Eleştiri uğruna, dile verilmiş payeleri riske etmeyelim. Şiir için dil yetisinin sıradanlığını aşmamız gerekmiyor mu? Sonra ki; anlam, estetik, içerik, imge, duygu ve diğerleri dile bağlı unsurlar  değil mi? Fazlasını hak etmiyor mu? Evrenselliğin ve tüm diğer birçok unsurun şiirsel kurgusu dile bağlı değil mi? Şiiri anadilinizle yazmıyor musunuz? Çeviri sorunlarını göğüsleyenler daha mı iyi anlar bunu acaba?  

Bence Çağdaş Dünya Şiiri biçimsel değişikliklere uğrasa da evrene ait anlam değişmeyecektir. Kalıcı olan anlamın ta kendisidir. Biçimsel arayışlar anlamın asistanıdırlar. Ötelenmesi ve irdelenip değişecekse, değişmesi gereken biçimdir. Dünya sanat tarihinde biçimsel arayışların çokluğunun nedeni de budur. Tarihsel veriler evrenin anlamının kayıp verdiğini söylemez. Tersine; kazanılan anlamlara anlamlar katıldığı bilinmektedir. Şiir anlama anlam katan organizmalardan biridir. Bir diğeri ise; dilbilim araştırmalarıdır. Her biçimsel deneme bir öncekini ortadan kaldırdığı gibi, biçim; anlamın merkezde durduğu her geometride kayarak ve değişerek zedelenmiştir. Anlam her geometride kendine yeni bir biçim bulmuştur. Evrensel farklılıklar da kültürel tarih süreçlerine ilişkindir. Sözel kültürdeki anlam kaymaları, daralmalar ve genişlemeler tözü değiştirmez. Bu kırılmalar töze yarar da sağlar. Yalın duygu da şiirde anlam daralmalarına yol açar. Bilinç ve imgelem süzgecinden geçmiş duygu, şiirsel gerçekliktir: Yaşamsal, toplumsal gerçeklikte karşılığı ne kadar ise, okura da etkisi bir o kadar doğru orantılıdır.  " 'Anlamı olmayan bir şiir, şiir değildir, çünkü artık dil de değildir.' ". "Kısacası biçim anlamın yapısıdır. Şiirin biçimi anlamın biçimidir. Şiirin bu iki ögesini birbirinden ayırmak, birbirinin karşısına çıkarmak, birbirleriyle çarpıştırmak olanaksızdır. Çünkü biçimin biçimi değil, anlamın biçimi vardır."(3:sf.74). Özdemir İnce’den yapılan ve biçimin anlam ile ayrılmaz ilişkisini ayrıntıları ile anlatan bu alıntıdan sonra fazla söze gerek kalmıyor belki de.

"Her sanat dalının kendine özgü bir hammaddesi vardır. Şiirin hammaddesi, bilindiği gibi dil'dir. Ama ozan hazır bir hammadde olarak ele almaz dili; onu yazarak oluşturur. Dilbilimciler dil ve sözü birbirinden ayırırlar. Bunların dışında bir de yazı dili vardır. Bir dilbilimci olmadığımıza göre, dil, söz ve yazı dili'nin üzerine gitmeden, 'Bunların dışında bir şiir dili de var mıdır?' diye sorabiliriz. Vardır. Bu şiir dili alanında, özel dil alanları, dil adacıkları da vardır. Bu da ozanları birbirinden ayırdetmemizi sağlar. Şiirin dili bireşimseldir: Dil'i, Söz'ü ve Yazı'yı içerir. Bize göre, en çok Söz'e yakın durur." (3:sf.100 ve 101) Buradan, önceki sayılarda çıkan alıntılara göre, Özdemir İnce'nin kendini olumsuzladığını, kendisiyle çeliştiğini düşünebilir misiniz?... Dili fetişleştirme ile ilgisi de yoktur tüm bunların. Biçem saplantısı da içermez. Şiiri yüceltebilmek için, iç unsurları kuruluş süreci içinde ya da önceden dikkate almış olmanın gereğidir. Fetişleşme korkusu, şiirde dil konusunun değerini, gereğinden aşağıya çekmemelidir.  Ayrıca bir şairin sözcük anlamlarının evrimsel gelişimlerini izlemesi kadar daha doğal ne olabilir? Şairlerin biçem ve biçim arayışları, saplantılı değillerse yadırganmamalıdır.

 

 

İki karşıt uç; rasyonalizm(usçuluk) ve romantizm. "Usçuluk: Doğruluğun ölçütünü ussallıkta bulan görüşlerin ve öğretilerin genel adı. Genel anlamı düşünceci ve metafiziktir, bilginin duyumsal yanını yadsıyıp ussal yanını saltıklaştıran ve bilgiyi sadece usun ürünü sayan öğretiler bu adla anılır." ((4):Cilt:7, sf.38). "Romantizm: XVIII. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve tüm kuralları yadsıyarak yerine bireysel özgür yaratmayı, duygu ve içtenliği koymaya çalışan sanatsal, felsefesel ve siyasal davranışların genel adı..." ((4):Cilt:5, sf.339).

"Duyum: Duyularla araçsız olarak gerçekleştirilmiş bilinç olgusu. ((4):Cilt:1, sf.353). "Duygu: Duymak eylemi... Ruhbilim terimidir ve her türlü duymak eylemini kapsar. Ruhbilimci Jung, bu terimi, 'Ruhbilimsel değerlendirme fonksiyonu' olarak tanımlamaktadır. Bu tanıma göre insanın algıladıklarını değerlendirerek edindiği tutum anlamını dile getirir. Duygu'nun düşünce'yle, karşılıklı etki bağıntısı içinde, birlikte oluştuğu ileri sürülmektedir. Bu durumda düşünce karşı anlamını yitirir, 'duygularınıza kapılmayınız, düşünerek karar veriniz' sözü bu karşı anlamı belirtir. " ((4):Cilt:1, sf.349).  "Duyarlık: Duyumları duymak yetisi... Duyuları ayırt etme erki anlamında da kullanılır. Estetikte usluluk karşılığında kullanılır, örneğin 'sadece duyarlılık ile sanat yapılmaz' denir."((4):Cilt:1, sf.349). 'Duyarlı', 'duyarlılık'ın kişiye(özne) giydirilmiş halidir, ancak; 'duyarlık'ın duyumları duyma yetisinin ötesinde bir anlam ile. Duyarlılık, 'duyarlık'ın fizyolojik özürsüzlük nitelemesini aşarak, toplumsal bir kavram içerir. Bu, bilinç, us gerektirir. 'Duygu' sözcüğünün de sözlük anlamı dışına kapalı kalırsak, sözünü ettiğimiz kavramın 'o' olmadığını anlamamız zor olmayacaktır.

Salt sözlük anlamı ile ilerlersek 'duygu' ve 'duyarlılık' arasında hiçbir biçimde bir ilişki olmadığı gibi, aralarında kavramsal açıdan da ciddi bir uzaklık vardır. 'Duyarlık' ile 'duyarlılık' arasındaki uzaklık, 'duygu' ile 'duyarlık' arasındaki gibidir. 'duygularınıza kapılmayınız, düşünerek karar veriniz' sözü ile 'sadece duyarlılık ile sanat yapılmaz' sözü,  konuşma dilinin kavramları ve terimleri nasıl etkilediğinin, değiştirdiğinin kanıtıdır. Konuşma dilinin kavramları ve anlamları esnetme yeteneğini küçümsememek gerekir. Konuşma dilinde 'duyarlılık' yalnızca 'duygu'nun ekseni ya da yörüngesinde bir kavram değildir. Duyuları ayırt etme erki de buradan kaynaklanıyor. Duyarlık'ın estetikte 'usluluk' karşılığında kullanılırken, ayırt etme erki ve toplumsal işlev gibi tüm alanlarından bilinç soyutlanamaz. Ekonomik duyarlılık, toplumsal duyarlılık, estetik duyarlılıklar yörünge ve eksen açılımlarımıza örnek olsunlar. Duyularla, zihin ve kültür ile gelen dış etken ve bilinçlere karşı hassaslık, önemseme; gereken önemi ve tepkiyi verme olarak tanımlanabilir. Duyarlı olmak bir tepki ise; ilk şart 'tepki'nin hayvansal düzeyi ile insani düzeyinin ayrıştırılmasıdır, çünkü; şiir gibi bir insani olgudan söz ediyoruz.

"Primat akrabalarımız ve tüm memelilerle, duyguyu kontrol eden sistemlerimiz aynıdır." (5:sf.14). C.G. Jung da "Gerçek düşünür duygusunu düşüncesinin denetimi altında tutar; (...)" der.(6:sf.110). "Freud, heyecanları ve sezgisel dürtüleri , mantıklı bir zihnin denetimi altında olması gereken dengeli bir kişiliği bozan zafiyetler olarak gördü." (7:sf.164) Daniel Goleman ise şöyle der: "Bu duygusal ve mantıksal iki zihin, çoğunlukla, iç içe geçen farklı yollarıyla sıkı bir uyum içinde dünyayı anlamamızda bize rehber olur. Genellikle duygusal ve mantıksal zihin arasında bir denge vardır. Burada duygu, mantıksal zihnin işleyişiyle ilgili bilgi verir ya da ona bilgi yükler. Mantıksal zihin ise, duyguların yüklediği bilgiyi bazen eler ve düzenler, bazen de reddeder." (7:sf.169) Böylece duyguların denetime, kontrole ve düzenlenmeye gereksinimi olduğunu anlıyoruz. Konumuz ne salt ruhbilim açısından duygu, ne de salt ruhbilim ve toplumsal açıdan duyarlılıktır. Ruhbilimdeki duygunun içinde sanatsal kaygı yoktur. Sanatsal duyarlılığımız işte tam burada devreye girer. Duyarlılığın bilinç, us düzeyinde; duygunun algılandıktan sonra, imgelemde işlenerek estetik düzeye ulaşmasından söz ediyoruz. Duyguda, yaşam ortamında, yalın halinde, sanatsal estetik var mıdır?  Yoktur, çünkü; henüz bir sanat eserine(nesnesine) uygulanmamıştır. Buradaki asıl kaynak 'duyarlılık' sözcüğünün estetikte 'usluluk' karşılığında kullanılıyor olmasındadır. İnsanoğlunun yaratıcı yeteneği de insanileşmesinden sonra gelişme göstermeye başlamıştır. Konumuz salt duygu değil demiştik. "... güzelliği ya da estetik duyguyu insanın hayvansal doğasının ya da biyolojik gelişiminin bir sonucu olarak kabul etmek olanaksızdır. Bu, duyguların, aklın ve imgelemin yaratıcı rolünü gözden kaçırmak olur."(8:sf.39) Amacımız bir gerçeği, bir duyguyu başkalarına duyurmak değil, onu şiir ortamında evrensel düzeyde dışarıya(okura) yansıtmak. Şairin duyarlılığı, duyguyu disipline etmelidir. Duyarlılık: İmgelemde estetize edilmiş bir gerçekliği/sözü sanatsal nesneye dönüştürmektir. Bu da ancak us'un ve imgelem gücümüzün yetisi ile mümkün olabilir.

Estetik olan her kavram ve nesnenin sanat olduğunu söyleyebilir misiniz? Sözlükleri aşamamak, takılıp, sınırlanıp kalmak şüphesiz çok sıkıcı olurdu. Dil ve anlam estetiği için de sözcüklerin, sözlük anlamlarının aşılması şarttır. Ş/şiirsel gerçeğin oluşması için" :  "Bilinç, nesnel gerçeğin insandaki yansıtıcısıdır. İnsanların yaşama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç, sadece yansıtılmakla yetinen basit bir ayna değildir, belirmesiyle birlikte eytişim dizgesine girmiş etkin bir güçtür. Başlangıcından beri toplumsal bir ürün olan bilinç, sanatın oluşumunda vazgeçilmez bir öge olduğu kadar, tehlikeli bir canavardır da. Basit ayna düzeyinde kaldığı zaman, ozanı katipliğe mahkum eder; değiştirici, dönüştürücü gücüyle estetik bir bireşim oluşturduğu zaman da insanı ozan eder." (3:sf.60). 'Basit ayna düzeyi' kavramı: Sözcüklerin sözlük anlamlarının aşılamamış olduğunu belirtirken, bir yaşamsalın aynen şiire yansımasıdır, duygunun; bilinç ve imgelem dönüşümünden geçmiş olmasına rağmen, yalın düzeyde şiirin gerçekliğine yapışmasıdır.  Duyarlılık duygunun bilinç aşamasıdır, fakat; bir sanatçı için, içinde sanatsal kaygılarında taşındığı bir bilinçtir bu. Duyarlılığın içinde duygu yoktur demekte yanlıştır. Sonuçta sanatta estetik, duyarlılık ile sağlanabiliyor ise, dizelenen/nesneleşen duyarlılık yeni bir duygu yaratmaya yöneliktir. Dizelenmiş duyarlılık, okuyucuya yeni bir duygu gönderir. Bu bir yaratma sürecidir. Eytişimsel bir süreçtir de.

Anlam ile sorunumuz var  mı? Var ise; evrende anlamın yerini doğru kavramalıyız. İnsanoğlunun bencilliğini de göz önünde bulundurarak, yaşam içinde her türlü eylem, iş ve çaba kendi ile birlikte insana dönüktür. Aşk ve doğa da yabana atılır tutkular değildir. Anlam sözcüklerin doğasında vardır. Şiirin hammaddesi dil, dilin hammaddesi sözcük olduğuna göre; bu yapı içinde anlamdan kaçabilmek olanaksızdır. Aşk ve doğa içerikli dizelerle başladığımız şiirin toplumsala dönüştüğü çok olmuştur. Peki hangi anlam? Gerçeküstü bir anlam mı yoksa toplumcu bir anlam mı? Anlamsızlık veya anlaşılmazlık mı? Gerçeküstü şiir, yaşamda karşılığını bulamadığı için ilgi almaz. Etkisi de yoktur. Bağlamda bir başka açı; okurun bir kaçışı olarak da düşünülebilir belki, ancak bir genel kanı var okurda. "Şiir okumuyorum, çünkü anlamıyorum". "Acaba anlayabileceğim bir şiir var mı? Böyle bir şair var mı?" diye araştırılmıyor da sanıyorum.  Doğan Hızlan da bir yazısında, "Yeni aldığınız bir elektronik aletin kullanma kılavuzunu okuyorsunuz da, şiiri anlamak için, neden hiçbir çaba sarf etmiyorsunuz?" diyordu. Dağıtmayalım. Anlamın biçime göre merkez, biçimin anlama göre merkez sayılmasını da belirtmek gerek. Biçimciler bile çoğu zaman, kendine özgün yapılarının anlam ile kurulmasına, güçlenmesine özen göstermişlerdir. Anlamı biçim ile güçlendirmek de ayrı bir beceridir. Dize kavramı biçimseldir, ancak; dizenin oluşması ve bölünmesini büyük oranda yöneten, ses ve anlam uyumu değil midir?  Biçime dayalı anlam düşünemiyorum. Şiire biçim çerçevesinden bakmaya devam edecek olursak, önemli üç biçimsel tür çıkar karşımıza. Anlama dayalı biçim, sese dayalı biçim, figüre dayalı biçim. Türk şiirinde önceden tasarlanmış bir figüre dayalı sözcük dizimi biçimi, ilgi görmedi. Divan şiiri ise sese dayalı biçim ve aynı anda anlamsızlık ve anlam kayıpları örnekleri veren pek çok deneyden geçti. Asıl olan bence anlama dayalı biçimdir. Nesneleri anlamlarına göre değil, biçimlerine göre tanırız. Mallarme şiirde nesnenin kendisinden çok, etkisinin yazılması gerektiğini kavramayı önemli bir buluş sayar. Biçim anlamın gelişmesini hızlandırdığı ve anlam ürettiği gibi, anlam önüne set de koyar zaman zaman.

Duyarlılığın anlam ile ilişkisinden de söz etmek istiyorum. "Katiplik" ile "Ozan"lık arasındaki anlamsal farkı duyarlılığın ortaya koyduğunu düşünüyorum. Anlam ekseni üzerinde iken; duyarlılık kavramının, sanatsal bir süreçten, estetik, zihin ve imgelem sürecinden geçmiş olduğunu söylemeliyim. Bu süreç duygu gibi denetlenemeyen yalın bir söylemi içermez. Duygunun yalınlığı bir tekrarın kendisidir. Ancak duyarlılığın estetize edilerek, zihin ve imgelem gücü ile nesneleşmesi tekrardan ve sıradanlıktan kaçmanın diğer adıdır. Bu çaba aynı zamanda şairi nesnesi ile birlikte özgün kılar. Çağdaş şiir ise, biliniyor ki; sıradan sözü ve tekrarı taşımaz. İmgelemde aynı anlam, birden fazla şair tarafından dönüşüme uğrayabilir; her birinin birbirinden farklı olması gerektiği gibi, ilk söylenenlerin ilk tekrarı da olamaz. Bu şunu getiriyor önümüze: Bir nesnenin, bir yaşamsalın, bir toplumsalın bir ayrıntısı, etkisi bir başka sözcük ile ilişkilendiğinde bir ilk söz olmalıdır; bir ilk benzersiz dize; olabiliyorsa çoğul çağrışım... Şair için, nesnel süreç sonunda, duyarlılık çağrışımsal ve şiirsel düşüncedir, sözele yakın, düz anlam ve anlatımdan uzak sözcük dizimini de içerir.         

 

Kapitalizm tüketime dönük "kullan at" vb. politikaları ile son yıllarda gözünü "mal-mülk"e değil, çeşitli medyatik yarışmalarla, iletişim teknolojisini de sömürerek; gittikçe apolitikleşen, sinen işçi sınıfı, düşük ve orta gelirli insana dikmiştir. Özel olarak şu an'daki derdi: "mal-mülk" değil, tamamen kültürsüzleştirme, uyuşuk bir bilinç aşılama çabası içindedir. Bu aşama tamamlandığında ise, liberal ekonomi içinde işi daha da kolaylaşmış olacaktır. Kapitalist sömürünün gözünü diktiği sınıflar ile sanat dünyası yeteri kadar ilgilenmemektedir. Sanat, kapitalizmin gözünü diktiği yere dönük çalışmalıdır. Kapitalistler, anadil bilincinden yoksunlaşan gelir sınıflarını, deney laboratuarlarına dönüştürürken bizim anlamı biçimin arkasına atmaya gönlümüz elverecek mi? Şiirin tanımını kesinleştirmemek ile ters orantılı olsa da, şairler kendi toplumsal gerçekliklerini, ideolojilerini 'şiirin kurucu ögeleri'ni de gözden kaçırmadan, şiirsel gerçeklik düzeyinde önemsemelidirler. Bu, toplumda birey olmanın, sorumluluğun gereğidir gibi bir klasik söylemi de ekleyelim. Yazıncılar ve dilbilimciler sözcük ve anlamın en etkin kullanıcıları ve yaratıcılarıdırlar. Kendine yabancılaşan, bencilleşen toplumu yeniden toplumsala  döndürmenin gereği ve aracı anlamdır. Şiirin ve şairin etki alanı ve hedefi bellidir. Anlamın işlevi gün gibi ortadadır. En basit anlamı ile, yazılan şiir bu toplumun bir bireyine ulaşmıyor mu zaten? Onun aşkını da, ekmeğini de, devrimini de yazmalıyız...     

 

 

 Necmi Selamet

 

Kaynaklar:

1 - Vecihi Timuroğlu Şiirin Büyücü Kızı: İmge, Kedi Şiir Kitaplığı Antalya 1994

2 - Ahmet Telli Cumhuriyet Kitap, İstanbul 20 Aralık 2001

3 - Özdemir İnce Şiir ve Gerçeklik, Can Yayınları İstanbul 1995

4 - Orhan Hançerlioğlu Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitapevi, İstanbul 1976

5 - Bilge Eser Scientific Amerikan Mayıs 2004, Cumhuriyet Bilim Teknik 22 Mayıs 2004

6 - C. G. Jung Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi, Çev:Engin Büyükinal Say Yay. İstanbul 1982

7 - Ken Robinson Yaratıcılık Aklın Sınırlarını Aşmak Çev:Nihal Geyran Koldaş, Kitap Yay       İstanbul 2003

8 - Mehmet H. Doğan Estetik, Dokuz Eylül Yayınları İzmir 1998

 

(Kum Dergisi Sayı:24 Temmuz - Ağustos 2004)

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön