Kendini Kanatan *

 

   

                                                                                                         

       Çoğu zaman roman, öykü, şiir gibi yapıtlar değerlendirilirken yazarının yapıttan önce gelmesini/getirilmesini etik açıdan eleştirsek de bazı yapıtlar yazar/şairiyle özdeşleşmişlerdir artık; Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Victor Hugo’nun Sefiller’i, Cervantes’in Don Kişot’u, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı; Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı”, Edip Cansever’in ‘Ruhi Bey’i gibi.

       İthaf olunan şiir ve yazılardaki bağlamların yanı sıra bazı kimselerin hayatları bazen olduğu gibi bir romana, öyküye veya şiire konu olmuştur. Fırtınalı ve olaylarla dolu yaşam öyküsüyle Sergey Nechaev’in Dostoyevski’nin Ecinniler romanına kahraman ve esin kaynağı oluşu gibi. Turgenyev’in ve on dokuzuncu yüzyılın en başarılı romanlarından biri de Babalar ve Oğullar’dır. Kitap, nihilizmin anıldığı ilk roman olma özelliğini de taşır. Romanın nihilist kahramanı Yvgeny Vasiliç Bazarov yaşamı boyunca başından kovduğu şiiri ve aşkı ölüm döşeğindeyken başucunda bulur: “Beni Unutursunuz! Ölüler canlılara arkadaş olamaz!... “Ben Rusya’ya gerekliymişim…Hayır, anlaşılıyor ki, gerekli değilmişim.” Bir ölüye otopsi yaparken kaptığı tifo mikrobu trajik sonu olmuştur genç doktorun. Zaten bir ölüden ne alınabilirdi ki, bir ölümden başka.

       Halim Şafak’ın hayata bakışı ve insan ilişkileri bakımından Bazarov’la birçok benzerliği olduğunu söyleyebilirim. Ancak Bazarov “İyi bir kimyager herhangi bir şairden yirmi kat daha faydalıdır” diyorken, Şafak “şiire hiç sözüm geçmedi o ne isterse yaptım” diyebiliyor. Şiir üzerine düşüncelerinde de ya bilim, ya bireysellik; ya akıl, ya özgürlük ikilemleri karşısında hep Apollonculuğa karşı Dionysosculuğu koyarak duruyor Şafak. Burada insanın kendi kendisini fethetmesinin bir imkânıdır artık şiir. Enis Batur’un dediği gibi “Şairin en önemli yanı bilge yanı değil hayvan yanıdır” da. Dizgine vurmak, ıslah etmek erk, otorite ve kurulu düzenin kendini kabul ettirmesinin olmazsa olmazları olmuştur hep. Bilim, ölüm ve öteki dünya karşısında zafer için mevzilerine yığınak yapsa da, Halim Şafak bu mevzilere girmek istemeyen bir şiir yazıyor, dikilen gövdesiyle. Bilimi de tanımıyor, ölümden sonrasını tanımadığı gibi.

       Sivas’ta yakılarak katledilen Metin Altıok’un “ben eğilmem gündüz ama,/ geceleri kanatırım kendimi.” dediği ‘Yerleşik Yabancı’sına bir gönderme gibi duruyor, Halim Şafak’ın son kitabı Kendini Kanatan. Altıok “Ne zaman bir dosta gitsem,/ Evde yoklar.” derken, Şafak “kim girse içeri ben evde yokum” diyor. Böylece doldurduğu yalnızlıklar ve çoğalttığı boşluklarla bir şiirin devamı oluyor bir başka şiir. Kitapta yer yer metinlerarası ilişkiler söz konusudur. Halim Şafak’ın Kendini Kanatan Düşler kitabından başlayarak oldukça umutlu, toplumsal özelliklerin ağır bastığı bir şiiri sürdürürken, Baştan Sona Susmak’la kapıldığı korku ve ölümden uzaklaşma isteği Kayıplar Kitabı’na oradan da Kendini Kanatan’a doğru giderek bireyselleşmesine, kendine yönelmesine ve acımasızca saldırmasına dönüşmüştür. “yaşadığımı ancak ölümle biliyorum”, “ölüm dedikçe yaşarım sandım olmadı”, “ölüm hayatla çoktan yer değiştirdi” dedirten umutsuzluk ölüm düşüncesini çoğaltmışsa da “yola çıkacakları arıyor denize acemi oğlanlar/ kızlara suda boğulmayı öğretiyor” gibi dizelerin ve insan yaşamında bedenin temel sıvısı olan ‘kan’ ve yine bedene ve yaşama ilişkin ‘acı’, ‘ömür’, ‘aşk’, ‘güz’, ‘ölüm’ gibi sözcük ve izleklerin sıkça kullanımı, barındırdığı karşıtlıklarla dirimsel bir derinlik katmıştır tüm kitaba. “kendini kanatan insanım ölüm bile bana çok” derken, ölümün getirebileceği huzurdan da bir o kadar mustariptir. Hem “ başka neyin acısı kalabilir ki insana/ derin kesiği kim kime nasıl anlatır”, “dokunmadan kim kimi anlayabilir”, “en uzun süren acıydı ki hayat”. Şafak: “acı arzu ve hazza ilişkindir. çoğu zaman acı hazla birlikte düşünülür. olgu olarak yaşanılana rağmen şiddetle istenir. bu da insanın anormalliğiyle açıklanabilir. özellikle şiir yazan açısından böyledir. şiir yazanın farkı bunu yazmasıdır. yazmaysa acının bir daha yaşanması olarak anlanabilir. ne var ki, şiir yazanın acı karşısında yaşamak, yazmak ve yazdığını paylaşmak dışında yapabileceği başka bir şey yoktur.” diyor.

       Freud’a göre yaratma dürtüsü insanın içsel çatışmalarına bir çözüm bulma çabasıdır. Çocuklukta yaşanılanlar da yaratılan bu ürünün içeriğinde önemli bir yer tutar. “ayrılıktır işte ancak kendine benzeyen” derken ayrılığa yüklemiş olduğu geçmiş ve yazmak için masa başına oturduğunda “omzumdan çocukluğum bana bakıyor” derkenki çocukluğuna gidiş gelişleri “güz benim geçmişimdir en çok çocukluğum” dediği ve ‘güz’ izleğinde biriktirdiği ‘çocukluk’, ‘ömür’, ‘fotoğraflar’, ‘aşk’, ‘yanılsama’, ‘ev hâli’, ‘yorgunluk’, ‘ağustos’, ‘yaz’ vb. bu kitabın kıyısından topladıklarımız oluyor hep, bu deniz çekildiğinde. Belki de henüz çok erkendir “daha olmamış portakallar toplayıp getirdim/ düşleri mor bir kıza utana sıkıla vermek için” dediğinde, yaşadıkları yaşamadıklarıyla çocukluğuna tekrar dönebilmenin, onları farklı yaşayabilmenin bir imkânı da olmuş oluyor bu şiirler. “evler sessiz bahçeler upuzun hayat incinmiş/ ömrüm hatırlamadığı düşten yeni uyanmış geceye/ yapraklarımı döküyor çocuğum// benim babam upuzun kırşehir kim bilir bir daha ne zaman gelir!” Babasının zamansız ölümü kendisini yapayalnız bırakmıştır bu dünyada, “her güz daha fazla  kendisiyle konuşur” olmuştur. Baba imgesi otoriteden arındırılmıştır. Kropotkin ne kadar prensse Şafak’ın şiirlerindeki baba da o kadar babadır. “uçuruma ip gerdim ayrılık sanılsın adı/ çocukluğumdan kalma ağacın” diyecek kadar, acı bir düşü gerçekle paylaşmaya da hazırdır. “kardeşlerim kendine yabancı çocuklar/ arkadaşlarım hâlâ devrimi bekliyor” der, ama onun beklemeye tahammülü kalmamıştır, kaos ister artık. Ve “gecede yolumu bulurum nereye varırsam/ varayım gençliğim oluyor boş bıraktığım sandalyeye/ çoktan devlet oturmuş sevgilim beni hatırlamıyor”. Hiçbir şey güven vermez ona. Ev hapsindedir ve sürekli gözetlenir. Parolalar ve işaretler hep tuzaktır: “evdeyim kapıyı vurmadan gir yoksa/ kapım her çalındığında devlet geliyor aklıma”. Mesele yargısız infaz falan da değildir. Yargılayacak olan devletin güven vermesidir. Bu nedenle devlet pencereden veya bacadan girmez artık usulca kapıya gelir. Oysa O “damla kanı akmıyor devletin inadına bıçağı sürtüyorum” der durur. Kör, sağır ve dilsiz acılar çeker. Karşılık bulamaz. Kendini kanatması da bundandır. “okuduğun kitaplar eskir elinde sonra/ unutursun kapını başkasına açmayı” diye yakınır ama “yüzüme gözüme şavkı vurdu tom amcanın/ kulübesini okudum geçmişim bugünüm yoksullar/ erkenden kalkardı acısı olanı uyku tutmazdı” dediği kitabında, okuduklarından öte yaşadıklarıdır artık söz konusu olan. Tom Amcanın Kulübesi romanında geçen Amerikan iç savaşı öncesindeki köle ticaretinde ve mezaliminde ve de bugünün dünyasına hükmeden ABD’nin işgal ettiği Irak’ta şaklayan kırbaç sesleri birbirine geçmiştir âdeta.

       Halim Şafak’ın çektiği acı, geçirdiği depresyon ve intihar deneyimleri kendisini Van Gogh’la ilişkilendirmeye kadar götürür: “savruldum çünkü sararmış yapraktım/ kim bilir kimin ömrüne düştüm/ yalnızca ölüm sarıydı van gogh’dan beri upuzun/ ben o sarıya vardım”. Van Gogh’un on yıllık sanat yaşamının, son üç dört yılı hep depresyon ve nöbetlerle geçmiştir. Sanat yaşamının ilk altı yılında ortaya koyduğu yapıtlarıyla son üç dört yıl boyunca ortaya koyduğu yapıtları arasında belirgin bir fark vardır. Onun hastalığıyla ilgili bugüne kadar birçok tanı konmuştur. En acılı dönemlerinde açık, parlak ve özellikle de sarı renkleri kullanması bir çelişki gibi görünse de, burada renklere sembolik değerler yükleyerek umutsuzlukları umuda, acıları sevince dönüştürme isteği söz konusudur. Halim Şafak’ın şiirlerinde sarı rengin kullanım sıklığına bakıldığında ise bu durum tam tersidir “sarı dünya ölümü ifade eder yalnızca”, “sarıçay bir alt sokak köprü komşum”, “ben o sarıya vardım” diyecek kadar karamsar ve oldukça umutsuzdur. Halim Şafak’ın Metin Altıok için “normal ölümün ortadan kalktığı bir dünyada şiir yazana da böyle bir ölüm kaldı!” dediğini düşündüğümde; Nilgün Marmara’nın, Kaan İnce’nin, Zafer Ekin Karabay’ın, Özge Dirik’in intiharları, onlara bir başkasının daha eklenmesini değil, yaşamın ve mücadelenin çığlığını bırakmıştır geride. Hayati Baki’nin dediği gibi “insanın dramı, hayatın sevilmesinde daha da belirgin olarak ortaya çıkar: “hayat üzerinde umutsuzluk olmasa hayat sevgisi de olmaz.” Bunu unutmamak lazım.

       Öte yandan, yaşambilimsel evrimi incelerken Nietzsche’nin Darwinciliğe karşı görüşlerini aktaran Frederick Copleston’ın söyledikleri, günümüz şairinin/şiirinin ve de eleştirisinin içinde bulunduğu durum için de ileri sürülebilir: “…doğal seçimin türün ilerlemesinin ve daha iyi oluşumlu ve bireysel olarak daha güçlü örneklerinin yararına işlediği varsayımı destekten yoksundur. Yok olanlar tam olarak daha iyi örneklerdir ve yaşamı sürdürenler ortalama olanlardır. Çünkü kuraldışılar, en iyi örnekler, çoğunluk ile karşılaştırma içinde zayıftır. Bireysel olarak alındıklarında, çoğunluğun üyeleri daha aşağı olabilirler, ama korku ve sürü içgüdülerinin etkisi altında bir araya toplandıklarında güçlüdürler.”

       Halim Şafak, Bazarov’un otopsi sırasında kullandığı neşterle kendini kanatmıştır. Tedaviyi ise reddetmiştir. Öfkesinde hep o – yanında cehennemtaşı taşımayan – belediye doktorları olmuştur. Kendini Kanatan, okunduktan sonra “ömrüm ben seni yine yaşadım sayıyorum!” diyebileceğimiz bir kitap.

 

 

(*) Halim Şafak, İdil Yayınları, 2004

 

Özcan Erdoğan

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön