Edip Cansever'in Şiirlerinde Yalnızlık

 

   

                                                                                                         

Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem

Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-

Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı

Her şey o kadar dokunaklı ki

Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen

Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

(Şairin Seyir Defteri, "Eylülün Sesiyle", s. 179)

 

Modernleşmenin beraberinde getirdiği, şehirli insanın üzerine yapışıp kalmış ruh durumlarından biridir yalnızlık. Özellikle İkinci Dünya savaşından sonraki yıllarda teknolojinin hızla ilerlemesi, makinenin insan hayatının vazgeçilmez parçalarından biri olması, insanlar arası paylaşımın azalmasına, tüketimin artmasına neden olur.  Varoluşçuluk akımı  on dokuzuncu yüzyıldan başlayarak, özellikle yirminci yüzyılın ortalarında felsefe, edebiyat ve sanatta önem kazanır.  Sartre gibi filozoflar, modern yaşamın bireyde yarattığı iç sıkıntısı üzerinde dururlar. Varoluş nedenini sorgulamaya başlayan insan, kendi özünü yaratmak için benliğiyle amansız mücadelelere girişir, bir hiçliğin kuşattığı saçma  yaşamı anlamlandırmaya çalışır, etrafındaki kalın duvarları yıkıp özgür olabilme mücadelesi verir.  Şehirli yaşamda yalnızlıkla birlikte yaşamak, kişiyi bunalımın eşiğine götürecektir; ama kaderci anlayışın dışında  kendi varlığını yaratmak, sonu olmayan umutlara bağlanmaktan kaçınmak  insanı var kılacaktır. Ritter, Varoluşçuluğu şu şekilde tanımlar: "Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir." (J. P. Sartre, Varoluşçuluk, 1993, Say Yay., s. 10)

Kırk Kuşağı şiir deneyimi, Nazım Hikmet'in çizgisini sürdürerek toplumcu duyarlılığı ön plana çıkarır, bu kuşağın şiirdeki estetik boyutu bir tarafa bırakarak, çeşitli toplumsal mesajlar vermeye çalışan anlayışına tepki olarak1950'li yıllarda İkinci Yeni şiir hareketi ortaya çıkar. Edip Cansever de bu akımın ve Türk şiirinin önemli şairlerinden biridir. Cansever düzyazıyı andıran, hikâyesi olan şiirleriyle, grubun diğer şairleri olan Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ece Ayhan gibi şairlerden ayrılır. Şair bir yazısında "Mısra işlevini yitirdi, şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı." diyerek tepkileri üzerine çekse de yeni bir şiir anlayışının doğuşunu müjdeler.1958 yılında yayımlanan Umutsuzlar Parkı'ndaki yalnızlık ve umutsuzluk temi şairin sonraki şiirlerinin  içeriğinin de habercisi gibidir. "Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben / İş edinmişim öyle kimsesizliği / Kendimi saymazsam -hem niye sayacakmışım kendimi- / Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi / Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da / Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi." (Yerçekimli Karanfil, "Umutsuzlar Parkı", 1990, Adam Yay., s. 52) Kentli insanın trajedisini,  zengin imgelerle ve  teatral ögelerle anlatan şair, okuyucuya kapalı bir anlamlar dünyası sunar.1956 yılında yayımlanan "Ben Ruhi Bey Nasılım", içinde olaylar barındıran bulanık bir düzyazı gibidir. Şiir tiyatrolaştırılarak İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye de konmuştur. Şiirde  Ruhi Bey kendisini anlatır ve başkaları tarafından da değişik yönleriyle anlatılır. Gençliğinde üvey annesiyle yaşadığı ilişkinin derin izlerinden kurtulamayan Ruhi Bey'in bilinçaltı çeşitli sembollerle okuyucuya yansıtılır. "Üvey annemdi benim, ben sarışındım / On altı yaşındaydım, sarışındım / Bulanık çıkmış fotoğraflar gibiydim, görünümsüz / Yalnızdım, karışıktım" (Şairin Seyir Defteri, "Ben Ruhi Bey Nasılım", 1990, Adam Yay., s. 42)

Ruhi Bey ekseninde onu tanıyan kişilerin iç dünyaları da şiiri hikâyeden ayıran imgesel bir anlatım ve iç monologlarla  verilir. -Bir Çiçek Sergicisi, Bir Meyhane Garsonu, Kürk Tamircisi Yorgo, Bir Genelev Kadını, Bir Otel Kâtibi, Cenaze Kaldırıcısı Âdem'in hikâyesi oldukça etkileyicidir. "Ve genç bir kız ölüsünden ametist bir kolye çıkardım / Doğrusu sakladım onu gizlice / Karımdan bile sakladım, karımdan / Niye mi sakladım, uğurdur diye." (Şairin Seyir Defteri, "Ben Ruhi Bey Nasılım", s. 60)

Bir başka açıdan, Nihilizm, Cansever'in şiirini besleyen önemli bir anlayıştır. Bâki Asiltürk'ün, Cansever'in bu yönünü ortaya koyan şu belirlemesi bu bakımdan dikkate değer: "Edip Cansever'de tam bir Bazarov tavrı görülmez elbette ama nesnelere ve topluma bakışının nihilizmle yer yer örtüştüğü de bir gerçektir. Şimdiye kadar Edip Cansever'in nihilizmi üzerinde hiç durulmamıştır nedense. Bunun sebebi, onun daha çok nihilizmin birinci aşamasında kalıp ikinci ve yapıcı aşamaya geçmemiş olmasıdır belki de." (Bâki Asiltürk, "Hiç Kimsenin İlgilenmediği Bazı Olayların Tarihçisi Olarak Edip Cansever", Tömer Edebiyat Dergisi, sayı: 4, Mart-Nisan 1997) Bu belirlemenin ışığında okunduğunda Edip Cansever'in "Çağrılmayan Yakup" şiirinin nihilizmden ve varoluşçuluktan izler taşıdığı görülecektir. Kurbağa imgesi insanın ta kendisidir. Şiirdeki Yakup ve Yusuf isimleri tesadüfen seçilmemiştir. (Tevrat'ın Yaratılış bölümünde Yakub'un yıllarca öldü sandığı en sevdiği oğlunun yasını tutması, sonunda oğlu Yusuf'a kavuşarak onun yanında ölmesi anlatılmaktadır. Yusuf ve Yakup kavuşarak bütünleşmeyi sağlarlar.) Bu konu hakkındaki fikirlerini Doğan Hızlan şöyle belirtmektedir: "Edip Cansever'in tiplerinin kutsal kitabı çağrıştıracak, ya da ondan alınmış adlar olduğunu bir dip notu gibi açıklamak isterim. Kutsallığı çağrıştıran tipler, gerçek yaşama gelirler ve kent dokusunun içindeki şiirsel kompartımanlara yerleşirler. Edip Cansever'in tipleme yaptığı şiirlerini okurken, kimi zaman bir kutsal metinle karşı karşıya izlenimi edinebilirsiniz. Aranızda iletişim kurabilmeniz sizin o metni algılama yeteneğinize bağlıdır." (Doğan Hızlan, "Edip Cansever'de Tipler ya da Öyleyse Yaşam Ne Bayan Sara", Tömer Edebiyat Dergisi, sayı: 4, Mart-nisan 1997) Şöyle diyor şair: "Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum." (Yerçekimli Karanfil, "Çağrılmayan Yakup", s. 221) "Bezik Oynayan Kadınlar"daki Ester de adını Kutsal Kitap'taki kraliçe Ester'den almıştır. Edip Cansever'in Yakup'u ise tüm toplumsal kuralları ve yaşamın gayesini  sorgular, şair uyuma kendini kaptırıp, telaş içinde oradan oraya koşuşturan insanı simgesel yollarla eleştirmektedir. "Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği / Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup / Ben / Bunu hep biliyorum / Bunu hep biliyorum ve işte / Özgürüm cezasız duruyorum". ("Çağrılmayan Yakup", s. 223) Sokak ve pencere insanın dışa açılan kapısıdır, sıradan kişinin gayesi zamanı tamamlamaktır, sonunda Yakup da ancak odasında, yalnızlığı içinde  kendini bulur.

1982 yılında yayımlanan "Bezik Oynayan Kadınlar" şiirinde aynı evde yaşayan, birbirlerinin acılarını bilen ama konuşamayan dört kişinin ruh halleri yansıtılır. Dört kişiden biri olan Cemile'nin aslında olmayan Manastırlı Hilmi Bey'e mektuplar yazması yalnızlığının derecesini gösterir. Cemile sokaklarda dolaştığında, diğer insanlar tarafından gözetlendiğini düşünür. Cemal'in iç konuşmaları bölümündeki Cemal ve Ruhi Bey kimi özellikleri bakımından benzerlikler gösterirler, ikisi de anıların izlerinden kurtulamazlar, bu bölümde de ölü yıkayıcısı imgesi geçer. "Çok geniş bir çayırda yürüyorum yürüyorum / Ezilen otlar gibiyim ayaklarımın altında / Kendi ayaklarımın / Nedense bu böyle hoşuma gidiyor." (Şairin Seyir Defteri, "Bezik Oynayan Kadınlar, Cemal'in İç Konuşmaları", s. 209)

Geceleri başka evlere giden Seniha hüznün simgesidir. Edip Cansever'de otel önemli bir izlektir, şair otelleri sevmez, Seniha da bir otel odasına kapanıp ölümü bekler, dünyaya açılamayacak kadar umutsuzdur. "Seniha'nın Günlüğü"nden bölümlerinde şair Rimbaud, Rilke, Nerval gibi şairlerin isimlerini anarak onlara göndermelerde bulunur, altıncı bölümde kutsal görülen şeyler ve hiçlik sorgulanır. Son sözleri söyleyen Ester diğer üç kişiye göre daha umutludur. Ester gitme düşüncesine kapılır, duvarların ardında ne olduğunu bulmaya çalışır; ama yine dört duvarın dışına çıkmayı başarıp içinde bulunduğu açmazdan kurtulamaz.

"İnsanın insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor. Öyleyse bizim yalnızlık dediğimiz şey, bir kendini ayırmadan (tecrit etmeden) çok, kendine yönelme, kendini daha yakından inceleme yetisi olmalı. Buysa şiire çok yatkın bir durum; olup bitenlerin hesabını kendimizden sormak gibi bir şey..." (Gül Dönüyor Avucumda, "Yalnızlık, Yenilik ve Katılaşanlar Üzerine", s. 51) diyen Edip Cansever, insanın kendi kendisini anlama çabasını dile getirir, yalnızlık içe kapanma değil, olup bitenlerin hesabını kendimizden sormadır. İnsan olmaktan başka elimizden bir şey gelmez. "Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin / Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin... Korkunçtur korkunç! / Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum / ayrıca / Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi  / Tüketen kim." (Yerçekimli Karanfil, "Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka", s. 118-119)

Edip Cansever şiirlerinde anlattığı öyküleri bulanıklaştırır, nesnelerden giderek insanı kavramamızı sağlar, şiirlerini küçük ayrıntılardan yola çıkarak oluşturur. T. S. Eliot'un öykülemeye dayanan, yaşamdaki belli duygu ve durumları şiirde imgeye dönüştüren şiir anlayışı şairi etkilemiştir. Cansever, şiir ile öykü arasındaki ilişkiyi de şu şekilde açıklamaktadır: "Uzun şiirlerimdeki öykü ögesine gelince, öyküden çok bir anlatma söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda bir anlatma değilse nedir? Sait Faik'in "Hişt Hişt" öyküsünde ne kadar şiir varsa, benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır." (Gül Dönüyor Avucumda, 1994, Adam Yay., "Şiir Üstüne Söyleşi Notları", s. 65) "Çember" şiirinde şair, Sait Faik'in hikâyelerine göndermelerde bulunarak, metinlerarasılığı sağlamıştır. "Bir köpek bulanıklığa uğradı / Karanlığa yazıldı bir dülger / Biriyse "hişt" diyerek yanındakine kolunu dürter." (Yerçekimli Karanfil, "Çember", s. 45 )

1985'te yayımlanan Oteller Kenti'nde, şair imgeler yoluyla dünyanın büyük bir otel, insanlarınsa bu otelde yaşamaya çalışan konuklar olduğunu anlatır. Yaşam belki de sözsüz, zamansız bir şakadır. Boşluk ve hiçlik çoğu kez bu oteli doldurur. Şiirde İsa da sık sık kullanılan bir figürdür. "Soyunduğum zaman- ben, ben- / Nasıl üstüme saldırmıştı, bir yandan da bağırarak / Dişi İsa! Dişi İsa!" (Şairin Seyir Defteri, "Oteller Kenti", s. 369) Zaman geçer, insan kendisine eski bir fotoğrafa bakar gibi bakmaya başlar, ama çoğu zaman kişinin yalnızlığından başka sığınacak kimsesi yoktur, gelip geçiciliğin içinde kişi birden aslında hiç yaşamadığını fark eder, anılar bir duruşu, bir dalgınlığı, bir öpüşü geri getiremeyecek kadar uzaktır. Aslında her şey, hiçbir şeydir. Yaşananlara anlam bulmaya çalışmak, bütünlüğü aramak boş bir çabadır. Yaşamın büyük suyunda kendisini bulmaya çalışan kişi, sonsuz uyum içinde devinir durur, kalabalıklar içinde yalnızlığını yaşar. "Ey benim yalnızlığım! Kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önlersin... Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm / - Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan- Buruşuk bir üzüm tanesi gibi / Sarkmış da kalabalıklardan" (Şairin Seyir Defteri, "Oteller Kenti", s. 393-394) "Phoenix Oteli" bölümünde sevgi de sorgulanır. Bayan Sara, Metrdotel'e sevginin sevgiyle yıkıldığını, sonunda yokluğun ortaya çıktığını anlatır. Hoparlördeki Ses şairin kendisidir. Edip Cansever'e göre "sevgi" çelişki demektir, mutluluk sürüp giden çelişkilerdir.

Cansever'in şiirlerinde yalnız başına dolaşan şiir-kişisinin yaşamında belirleyici olan belli bir zaman ve mekân sınırlaması yoktur, mekân daha çok büyük kentlerdir. Şiirlerde Kurtuluş, Beyoğlu gibi semtlerin isimleri geçer. Beyoğlu ve Çiçek Pasajı şairin hayatında önemli bir yer tutar, Çiçek Pasajı dönemin sanatçılarının bir araya geldiği mekândır. Yalnızlıkla bağlantılı olarak şiirlerdeki önemli izleklerden biri de "çiçek"tir: karanfil, begonya, menekşe... Çiçek izleğinin yalnızlıkla bağlantısı olumlu yöndedir. Kişiyi yaşadığı bunaltıdan bir avuç gökyüzünün yanı sıra, elden ele dolaşan bir "karanfil" kurtaracaktır.

Gitmek, büyük şehirlerden uzaklaşmak kimi zaman kurtuluş yolu gibi görünmektedir, ama yüreklerdeki hüzünden kurtulmak, gitmekle mümkün olmaz. Şair de umutsuzluğu, yalnızlığı, hüznü anlatırken belki de okuyucularını uyandırmak istemiştir, hem Edip Cansever'in de dediği gibi mutsuzluk da bir gelişmedir, umutsuzluğunu fark edip de direnen kişi özgürlük yolunda ilk adımı atmış demektir:

 

Yıkansam, yıkansam, hep o güneşlerle yıkansam

Dişleri tenime geçse yaz rüzgârlarının

 

Sonra hiç konuşmasam

Ve bu yorgun, bu üzünçlü yüreği

Benim değilmiş gibi, benim değilmiş gibi

Kimse görmeden bir yol kenarına bıraksam.

(Şairin Seyir Defteri, "Boşversene Sen Niye Beklemeli", s. 124)

 

 

 

Selda Uygur

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön