Kendini Tekrar Bir Şiir: “Antikacılar Kronolojisi” *  

 

   

                                                                                                   

                                                                                                          - Onur ve Ataman’a-

 

            Giriş

Türk şiirinde yıllar yılı süren bir kendini tekrar ederlik, şiiri yormaya devam ediyor. Yapıtın bir tartışma(1) olduğunu unuttuğumuzdan ya da başka sebeplerden  dolayı şiir artık tartışılmıyor. Ancak betimleyici bir tavır ile şiirin durumu sürekli bu durumun altında yatan nedenler belirtilmeden ve söylenenler temellendirmeden bir olumsuzlama yazılarda dolaşıp duruyor. Artık tartışmayı, polemik ve lobi dedikodusu boyutunda algılayan yazılar dolaşıyor. Şiir üzerine tartışma ve şiirden yana olma gerekliliği unutulmuşa benziyor.

            Şiirimizde aynı imgeler ve benzer sözcük oyunları ile kurulan ve kendini tekrar eden şiirler dergilerde yer alıyor. Bunların tartışmaya başlangıç noktası olması gerektiği inancındayım. Bu yüzden Edebiyat ve Eleştiri dergisinin geçen sayısında yer alan Ulaş Nikbay’ın “Antikacılar Kronolojisi”(2) adlı şiir üzerine yapacağım eleştirimi.

 

            “Antikacılar Kronolojisi”

            Eleştirimin başında da söz ettiğim gibi kendini tekrar eden şiirlere örnek bir şiir, “Antikacılar Kronolojisi”. Şiir incelemeye geçmeden önce birkaç ön bilgi vermek istiyorum. Alan Megill “yorumcunun yorumlanacak malzemeye dair bir ön-kavrayışa sahip olmalıdır”(3) diyor. Nikbay’ın şiiri akrostiş ile kurulmuş. İlk bölüm “antik” sözcüğünün harfleri ile başlayan beş dizeden, ikinci bölüm “acılar” sözcüğünün harfleri ile başlayan altı dizeden ve son kısım da “kronolojisi” sözcüğünün harfleri ile başlayan on bir dizeden oluşuyor. Yani şiirin dize yapısı, 5+6+11=22 dize biçiminde.

            Şiirde genelde ses uyumunu sağlamak için bir uyak kurma çabasına gidilmiş, oysa ki ses uyumunu sağlamanın başka yolları da var. Şiirin iç uyumunu kurmak bu kadar basit değil!

            Bir dizgeyi eleştirmenin ve yıkmanın yolunun onun kurallarıyla, onun çerçevesi içinde olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden şiiri eleştirirken Nikbay’ın şiiri kurduğu biçim üzerinden bir biçimi yazımda kurarak eleştireceğim. 

 

            “Antikacılar Kronolojisi / Antik”

Şiirin bu bölümünün ilk dizesinde imgeye, simgeye, benzetmeye yani şiirin şiir yapan öğelerden herhangi birini bulamıyoruz. İlk dizede “iyi dem” istiyor Nikbay.

İkinci dizeye geçtiğimizde ise “Nedensiz yakıcılığıyla şerbetin...” gibi bir dize geliyor önümüze. Şerbetin yakıcılığı olur da nedensiz olması mantık dışı geliyor insana. Çünkü David Hume’un yaptığı nedensellik ilkesinin eleştirisinden bu yana nedenleri (kaba bir tabirle) biz söyleriz. Tıpkı bir topu öteki topa vurdurduğumuzda “güç uyguladım” dediğimiz gibi. Nedeni Nikbay bilmiyor olabilir ama biz biliyoruz.

            Üçüncü dize ise çalışmamın başından beri vurguladığın tekrarlanan sözcük oyunlarından birine yer verilmiş bir dize: “Tik tak şehrin bütün saatlerinin tak tik kurulması birden”. Düzenli bir yaşamdan kent yaşamından bahsediyor şiir, bir düzenle hareket eden kent başka bir düzenle kurulsa diyor ama bunu yaparken basit bir sözcük oyununa başvuruyor. “Tik tak” ikilemesini tersine çevirerek bir yansımadan şiir kurmaya çalışıyor. Ancak bu başarısız oluyor.

            Son iki dizede ise soru işaretlerine yer verilmemiş. İronik bir tutumda ya da “Şu suyu verir misin?” gibi sorulan sorular bile yanıtı bilinmesine rağmen metinde soru işareti ile kullanılır. Ancak Nikbay bunu yapmıyor. Üstelik bu bölümün son dizesinde yer verdiği iki tamlama, bu şiiri, bir tekrar şiiri olarak tanımlamamıza ve hafızamızdan silmemiz için bir nedene daha sahip ediyor bizi. “renk seçtim mi cirolu yaşamların külleri savrulurken”. Ciro sözcüğü TDK sözlüğünde(4) şöyle açımlanıyor: bir ticaret senedinin, alacaklı tarafından başkasına çevrilmesi ve senedin arkasına gereken yazının yazılıp imza edilmesi. Nikbay yaşamlarımızı ciro edilmiş yani bir başkası yaşasın diye ciro edilmiş olarak gösteriyor. Bence onun şiiri ciro edilmiş bir şiir. Arkasına “Güncel Türk Şiiri” olarak not düşülmeli, imza atmasına gerek yok çünkü bu tür şiirin peşinde koşan çok kişi var! Aynı dizenin devamında ciro edilmiş yaşamların külleri savruluyor. Bu savrulan küllerden ben çok sıkıldım. Çünkü neyi reddetmek istese şair “o külleri savuruyor”. Birisi “külleri topluyor”. Artık “külleri” rahat bırakın. Yeni bir öneri getirmeden “kül” sözcüğünü yormanın gereği yok diye düşünüyorum.

 

 “Antikacılar Kronolojisi / Acılar”

            “Acılar” bölümünün ikinci dizesi ile başlamak istiyorum. Çünkü burada güncel Türk şiirinde sık sık gördüğümüz bir hataya düşülüyor: sözcük israfı. “Canıma al tüm günahları, içim almayıncaya kadar al” dizesindeki “al” fiili iki kez ve gereksiz olarak kullanılınca şiir yorulmuş. Dizeyi yeniden ve ikinci “al” olmadan kurarsak da aynı anlama zaten ulaşıyoruz. Ochamlı William “nesneleri çoğaltmayınız” der, sevgili Nikbay sözcükleri israf etmeyiniz!

            Şiirde iyi kullanılmadığı takdirde ayraçların, kesme imlerinin şiiri yorduğu inancındayım. Yıllar yılı süren bir “takıntısı” da budur güncel Türk şiirinin. Çok anlamlılığa giden yolun bu tür dil bilgisi oyunları olduğu sanılır. Oysa ki bu tür oyunlar yapılarak şiirin çağrışımcı anlamları zayıflatılır.

            Şiirde tüm dizelerin bir bütün olarak okunabilirliğinin yanı sıra dizelerin de tek başına okunabilirliğinden yanayım. Elbette burada şiirin bütünlüğünü bozan bir tek başınalıktan söz etmiyorum. Şiirin onuncu dizesine geldiğimizde, “Akşamın bir vakti kırılır dal yedinci sanata koşarken” dizesini okuyoruz. Burada “yedinci sanat”ta gündelik dilde sık sık kullanan bir benzetmedir. “Sinema”yı çağrıştıran bir benzetmedir. Dizede şairin gündelik dil üzerine “egemenliğini” kurup, onu aştığını gösteren hiçbir şiir-içi öğe yok! Bir bilim adamının dilinin estetik olup olmaması kişisel bir tercihtir. Ancak şairin dilinin estetik olma zorunluluğu, şiirden yana olma zorunluluğumuz kadar geçerlidir.

            Bu bölümün son dizesinde yine bir ”ayraçlı kullanım” şiire ulaşma yolu olarak görülüyor. “Gecikilenler” ve “geçilenler” aynı kullanım içinde anılıyor. Bu dizeyi iki kez okursak, ilk okuyuşta “geçler tüllere sarılıyor”, ikinci okuyuşta “geçtikleri tülleri sarılıyor”. Bence şiirin düştüğü noktalardan biri de burası, “tüllere satılmak” ile ilgili anlamların başında bulunana “renk seçme” sözcükleri bu kısımlarla zorunlu bir ilişki içine oturtuluyor. Akrostiş olması için yapılıyor bu. Yani şiirden yana değil, Nikbay kendinden yana! Şiirde istediğini yapmak için “her yol meşrudur” taktiğini kullanıyor.

 

“Antikacılar Kronolojisi / Kronolojisi”

Şiirin bu bölümünün ilk dizesi yine bir tekrar ve imla imlerinin unutulması ile başlıyor. “kördüm ama neyi gördüm say bütündeki parçaları”. “kördüm ama neyi gördüm” tümcesinden sonra soru imi konmuyor. Konu değişiyor. Bütündeki parçalar bilinçlice eksik sayılıyor. Yine aynı tümcenin eskitilmiş ve artık yorulmuş olduğunu düşünüyorum. Biyolojik anlamda körsen zaten göremezsin ama Nikbay bunu “şairane” bir söyleyişle biyolojik bir körlük olmadığı için şiir dizesi sanıyor. Bunun şiirle ilgisi yok!

İkinci dizede ise “Re mi fa (tik tak) re mi fa (tik tak) re mi fa (tik tak)” biçiminde eksikli bir düzenin varlığı konmuş dizeye. Nesnelerin seslerinden ve notlardan yararlanılmış dize kurulumunda. Bu tür bir ritim şiirin ilerleyen dizelerinde varlığını sürdürüyor. Caudwell “ritim daha kolay bir ortak bildiri yolu sağlamakta ve dolayısıyla şiirin kolektif yapısını güçlendirmektedir”(5) Ritmin şiire  katkısının ifade ederken atlanmaması gereken yer ise ritmin nerede ve nasıl kullanılacağıdır.

Son bölümün üçüncü dizesi ise şiir adına çok geri bir noktada duruyor. Bilgi kuramsal açıdan da dizenin “anlamsızlığı” şiiri sevimsizleştiriyor. “Oldu bitti işte zaman bir vardı bir yoktu, ben yoktum” Elbette kendi varlığından şüphe edebilir ya da yaşamadığını iddia edebilir bir kişi ancak bunu, bu tür “şiir”adı altındaki bir söyleyişle belirtirse saçma olur. Olup biten nedir sevgili Nikbay? Bir alttaki dize ile incelediğimizde daha da komikleşiyor dize.“..akrebi yelkovana koştum” deyişi şairin, üsteki dizeyle çelişiyor, bir varolup bir yok olan zamanda “ruhen” olmayan bir kişi zaman müdahale ediyor.

Şiirin son bölümünün iki ve yedinci dizeleri arasında ilginç bir oyun oynamaya çalışıyor Nikbay. Üçüncü dize beşinci ve yedinci dizede tekrar ediliyor, ikinci dize ile altıncı dize ufak bir değişikliğe uğrayarak yineleniyor. “Düzenlilik” kuramının “koşutluk” teorisini işine alet ediyor Ulaş Nikbay. Son bölümün ikinci dizesindeki notlardan ilki bu kez değişiyor çünkü akrostişe uyması gerekiyor! Bu bölümün ikinci dizesinin başındaki nota “Re” iken “La” oluyor.

Bu bölümün son dört dizesi ise “Antikacılar Kronolojisi”nin tam bir fotokopi şiir olduğunu kanıtlıyor. Gramatik kurallar iflas etmişçesine hoyrat davranılıyor sözcüklere ve teori bilgisinin zayıflığı göz önüne konuyor. “Jokerim mihverim tüfeğim yoktu ağacım yoktu dikili”. Eleştirmen bir metni ya da şiiri baştan yazmaya çalışırsa hataya düşmüş olur. Ancak şiire bir de şu açıdan bakalım.

 

Jokerim:a

Mihverim:b

Tüfeğim:c

Yoktu:d

 

            Her harf bir sözcüğümüzü simgeliyor. Bu dizede noktalama imleri kullanılsaydı bu tür çalışmaya gerek kalmayacaktı.

 

 A + b + c + d   biçiminde kurulan dizede (a+b), (b+c), (c+d) ve (a+b+c+d) biçiminde kurulsa, sözcükler daha sıkı bir ilişki içinde bulunsa şiire daha kolay varılabilirdi belki. Elbette ki kimseye “neden böyle yapmadın?” diyecek değilim –yapmaya da hakkım yok!- ama bunun da bir yöntem olduğu unutulmamalıdır diye düşünüyorum. 

Yine son dört dizenin içinde bir yer seçiyorum. “Siyah susuşum...” diyor şair. Neden tüm susmalar siyahtır? Bu tür kullanımlar artık şiiri yormakta ve onun tekrarına yol açmaktadır.

            Son dizede ise yine bir “ayraç oyununa” yer vermiş sevgili Nikbay. Şiir adına yine kötü bir örnek olduğu görüşündeyim.

 

Sonuç

Ulaş Nikbay’ın “Antikacılar Kronolojisi” şiiri üzerine yaptığım tek tek eleştiriden sonra, kendini tekrar eden şiirin düştüğü hataları bir de genel çerçeve içinde verme taraftarıyım.

Şiirde dizelerin bütünden kopmadan tek tek okunabilirliğinden yana olduğumu

belirtmiştim. Şiire belli anlamlarda bir katkı getirebilir diye düşünüyorum. Nikbay’ın şiirinde ne yazık ki akrostişsel bir zorlama olması bu tek başına okunabilirliği öldürüyor.

Ulaş Nikbay’ın “Antikacılar Kronolojisi” isimli şiirinde imla imlerine bir “suikast”

düzenlenmiş. Buna cinayet denemez, çünkü Nikbay bunu bilerek yapmış. Bu planlı girişim, şiiri zayıflatmış. Kullanması gereken yerde kullanmadığı imla imlerini başka yerlerde – örneğin, ayraçlarla anlamı geliştirmek için(?) - kullanmış.

Şiirin imge düzeni ve konumları hakkında bir önemli nokta da şu; imgeler önceden

kurulmuş ve şiire sonradan yerleştirilmiş. Akrostiş uğruna toprağa tohum serpermişçesine şiire havadan bırakmış imgeleri, Nikbay. Onların üzerinde tek tek durmamış!

“Antikacılar Kronolojisi” şiirinin nesnel içinde öznel olana dair bir saptamalarda

bulunarak, “olmamış bir şiir” olduğunu düşünüyorum. Bunun temel nedenlerinden biri şiirin düşünsel ya da yaşamsal alana dair bir problemden çıkmamış olması! Şiir ağlama duvarı değildir!

Belki tüm bu saydığım eksikliklere ya da hatalara başka şiirlerde de rastlayabilirsiniz. Çünkü kendini tekrar eden pek çok şiir bu hatalara düşüyor.

 

 

Kaynaklar/Notlar:

* heves dergisinin 3. sayısında yayımlanmıştır.

(1)    Prof. Dr. Afşar Timuçin, Estetik, Bulut Yayınları, 2002

(2)    Ulaş Nikbay, Antikacılar Kronolojisi, Edebiyat ve Eleştiri dergisi, Ocak-Şubat 2004, Sayı:73, Sayfa: 50

(3)    Alan Megill, Aşırılığın Peygamberleri:Nietszche - Heiddeger - Foucault - Derrida, Çev:Tuncay Birkan, Bilim ve Sanat yayınları, 1998

(4)    Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu yayınları, Sayfa:213, Ankara, 1983

(5)    Christopher Caudwell, Yanılsama ve Gerçeklik, Çev:Mehmet H. Doğan, Payel Yayınları, 2.baskı, Ocak 1988, Sayfa:146

 

 

 

Utku Özmakas

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön