Şiirsel Algı*  

 

                                                                                                 

 

            Ünlü amerikalı eleştirmenlerden biri olan Stanley Fish, akademide birkaç ders birden vermektedir. Bu derslerden bir tanesinde Dilbilim ve Edebiyat Eleştirisi arasındaki bağları irdeler. Bu derste öğrencilerine ödev olarak, makalelelerini okumaları için beş kuramcının adlarını alt alta yazar.

 

Jacobs-Rosenbaum

Levin

Thorne

Hayes

Ohman

 

            Fish öğleden sonra başka bir derse girer. Bu derste ise “Onyedinci Yüzyıl Dinsel Şiiri”ni işleyecektir; ancak derse girer girmez tahtada kendisinin sabahki dersinde yazdığı beş kuramcının adını görür ve öğrencilerinden tahtadaki şiiri yorumlamalarını ister. Tahtadaki metni şiir olarak gören öğrenciler beş kuramcının soyadından yola çıkarak derin bir yorum işine girişirler. Metindeki Jacobs (Yakup) adını, Hristiyanların cennete yükselişinin simgelenmesi olarak en üstte konumlanması nedeniyle “Yakup”un merdiveni olarak yorumlayan öğrenciler, Jacobs’un yanındaki Rosenbaum (Almancada gül ağacı anlamına gelir.) adını gülün dikeni ile dikeni de erkek cinsel organı ile eşleştirerek bu kuramcıyı da günahsız gebe kalma ile ilişkilendirerek Meryem ile anlamlandırırlar. Levin ise bir kaç farklı okumaya açıktır ancak İsrail oğullarının Mısır’dan çıkışta taşıdığı mayasız ekmek (unleavened bread) olarak algılarlar. Thorne (throne:taht / thorn:diken)u ise Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce başına takılan dikenli taç olarak yorumlarlar. Ohman’ı ise amin (amen) olarak yorumlayan öğrenciler ise bu şiirin en zor yeri Hayes’tir. Çünkü o yoruma yani algılamaya en kapalı yerdir. Öğrenciler bu şiiri yorumlarken (yani yorumlamak için algılarken) görüldüğü gibi yanlış bir okuma yönünde gitmektedirler. Umberto Eco “Açık Yapıt”ında yanlış yorumlara da değer verilmesi gerektiğini imler. Burada sorun algı ile başlar. Fish’e güvenen (çünkü öğretmenleri tahtadaki metnin bir şiir olduğunu söylemiştir.) öğrenciler tahtaya –yani zemine- bağlı bir güven  içinde hareket ederler. Ne de olsa tahtaya şiir olmayan bir şey (metin) niye yazılsın ki? Öğrenciler bu örnekte görüldüğü gibi algıyı bozmuşlar, varolanı olduğundan farklı bir biçimde algılamışlar ve Wolfgang Iser’in oldukça kızacağı bir hamlede bulunmuşlardır. Iser “metnin ancak metin izin verdiği ölçüde yorumlanabileceği” söylerken öğrenciler metni sil baştan oluşturmuşlardır. Öğrenciler tarafından Hayes’in şiirde anlamlandırılamamasından yola çıkarsak bu örnekte şiiri yalnızca “algı” ve “yorum”a bağlı zannetmek hatasına düşmemeliyiz. Algının en öncelikli sorunu “anlamlandıramadığına” karşı beslediği kindir. Bu kin şiirdeki yeni ve radikal arayışları, önermeleri, denemeleri görmezden gelme, küçümseme gafletinde bulunur. Atlanmaması gereken yeniliği yalnızca yeni olduğu için hemen kabullenmemek ve bu tür bir çıkışı tartışmaktır. Burada ana arterlerden gelen ilk soru kime göre ve nasıl yenidir? Bunun için alışkanlığın kırılması fikrinin,  bir olanak olan yeniliğin varlığından ve olanak düşüncesinin negatif okunmasını hesaba katmamız gerekir.

           

            Algı

 

            Algı, şekil ile zemin ilişkisinde başlar. Şimdi burada “şekil” ve “zemin”i şiir yorumu açısından değişken olarak alarak günümüz şiiri hakkında birkaç çıkarsama yapmak ve birkaç öneri-yargımı dile getirmek istiyorum.

            Şiirleri algılarken de şekil-zemin ilişkisine dayanıyoruz. Diyelim ki gelenek, zemin olsun ve önümüzde duran şiir, şekil. (Bu açıdan bu yazı da Türk eleştiri geleneği içinde şekildir ve zamanla zemin olabilir.) Şeklin zemin üstünde duruşu onun yeniliğini ve eskiliğini ortaya çıkarır. Bakıldığı zaman bir kağıt üstünde duran şiir de şekil -zemin ilişkisi içerisindedir. Bu açıdan madde akışı şiiri yazanların halen kağıt üzerine şiir yazması kendini reddetmektir.

(Şiirsel) Algımızın bir başka özeliği de tamamlama ve anlamsal bütünlük kurmadır. Bu açıdan bakıldığında algının anlamlandıramadığına karşı duyduğu kin açıklanabilir bir olgudur. Nasıl Fish’in öğrencileri “Hayes” karşısında “yorumsuz” kaldılarsa bir şiirde açıklayamadığımız, yorumlayamadığımız, sezemediğimiz imgeler ve imajlar karşısında rahatsız oluruz. Bu rahatsızlık yeniliğin rahatsızlığıdır! Şunu görüyoruz ki artık gelenek içerisinde yazılmamış konu yoktur. Buradan sonra zemine eklemlenmenin iki yolu görülür. Birinci yol daha önce yazılanları tekrar ederek kendi olmanın dışındadır, ikinci yol ise önce zemin üzerinde şekil olarak rahatsızlık yaratmaktan ve daha sonra zaman içerisinde zemine katılarak olabilir. Escher’in “Melekler ve Şeytanlar” yapıtı bu açıdan günümüz şairlerine örnek olabilir. Melekleri görebilmek için şeytanları, şeytanları görebilmek için melekleri zemin olarak unutmamız gerekir. Geleneği unutmak ya da yeniliği, yeni bir şiirin izini unutmak! İşte şairin yapması gereken budur, geleneği zemin olarak unutup (hatta yadsıyıp) onun üzerine onu ve kendini oluşturacak bir şiir yazmak. Buradan görülüyor ki şairin artık algıyı bozmasının zamanı gelmiştir. Ş a i r ,   ş i i r s e l   a l g ı s ı n ı   b o z m a l ı d ı r ! Elbette okurun da şiirsel algısını bozarak şairden “okur hakkı” olarak daha iyi bir şiir talep etmesi gerekmektedir.

Psikolojik bir olgu olarak algının, değerler, sosyal normlar, dürtüler ve kültür tarafından oluşturulduğu ve etkilendiği söylenebilir.  Bunların şiirin yorumlanmasında ve hakkında yargı verilmesinde etkili olduğu iddia edilebilir. Baktığımızda bu dört öğeninde geçmiş ile koparılmaz bir bağı vardır. Bu bağın içinde bir yerlerde ise psikanaliz kavramına rastlamamız tesadüf değildir. Psikanalizin sürekli olarak geçmişi eşelemesi -hem gelenek karşısında duruşu hem de yazdığı şiirin kişisel geçmişi ile bağları açısından-şairin geçmiş ile hesaplaşmasına benzemektedir.

Geçmişle hesaplaşma ve geçmişten yola çıkma açısından baktığımızda bir örnek olarak güncel Türk şiiri baba ile hesaplaşmamasını bitirememiştir, bitiremeyecektir, bitirmemelidir. Slavoj Źiźek, Lacan ile nefes alıp verirken bu konuyu “babanın adı” kavramı çerçevesinde psikanalitik boyutunda ele almıştır. “Babanın adı”na edebiyat ve psikanaliz bağlantısında bakarsak, iktidar (baba) karşısında şairin tüm yeni çıkışları onun “dışarı”lık, “öteki”lik refleksleridir. Babalık kurumu gelenek ile eşleştirilebilir. Bu anlamda “babanın adı” yani “babanın kuralları”na karşı çıkma muhalif olma tavrına denk düşer. Bir refleks olarak kırıcılık, Jurij Lotman’ın bize önerdiği hamledir. Bu açıdan babanın iktidarını kırılması gerekir.

 

            Dil

 

Şiirde esin dile düş gördürmekle ve nesneleri, olguları, fenomenleri algılama biçimlerindeki kırımalarla başlar. Şair-özne fenomenler ve nesneler karşısındaki anlamlandırmalarının ardından şiiri oluşturmaya başlar. Burada dilin ve algının çok önemli bir payı vardır. Ancak dil derken elbetteki şiir dilinden söz ediyorum. Böyle bir şiir dilinin kurulması ancak Octavio Paz’ın imlediği üzere “gündelik dile saldırı” ile başlar. Gündelik dildeki anlamlar oldukça eski ve şiir için yetersizdir. Şiir dilinin bu açıdan “sözcüklerin ilk anlamlar toplamından” uzak durması yerinde bir hareket olur. Wittgenstein Tractatus Logico-Philosophicus’ta “gündelik dilde, sık sık, aynı sözcüğün farklı tarlarda imlediği –yani, farklı simgelere bağlandığı- görülür, ya da, farklı tarzda imleyen iki sözcüğün , tümcede dışsal olarak aynı tarzda kullanıldığı”ndan söz eder.

Bu çok anlamlılık gündelik dilde ne kadar çok olsa da (ve Wittgenstein bu çokluktan anlam karmaşası nedeniyle rahatsız da olsa) şiir için yetersizdir. Bu anlamda gündelik dil ile şiir dili arasında kesin bir ayrım yapmak ve herhangi birini kutsamadan ondan yana tavır almak gerekir. Yine Wittgenstein’a danışırsak o gündelik dil yerine “aynı imi farklı simgelerde, ve farklı tarzlarada imleyen imleri dışsal olarak aynı tarzda kullanmayarak, hataları dışarıda bırakan” bir dil önerir. Bu bağlamda bakıldığında şiir Wittgenstein’ın önerdiği dilin prolegomenası olabilir. Bunun için şiir dilinde kullanılan her benzetmenin yeni bağlamlarda ve anlamlarda yaratılması gerekir. Bunun için gereken ise şiirsel algıyı değiştirmek ve dönüştürmektir.

            Freudçu bilinçdışının en iyi “simgesel” diye adlandırdığı dil denilince doğal olarak Lacan’a ayrı bir paragraf açmak gerekir. Lacan bilinçdışına yöneltilmiş klasik eleştirileri yanıtlamakla kalmaz, algıyı kırarak ona yeni bir boyut kazandırır. Dilin, “Ayna aşaması”ndaki oluşumu tepki şairin diline karşı duyduğu öfke gibidir. Burada parapraksisin ve dil ile kendini kazımanın temel boyutu görülür. Şair şiirini bir ayna gibi görür, şiiri onun aynasıdır. Cemal Süreya’nın “şairin hayatı şiir” deyişi sanırım burada anlamlıdır ya da Edmond Jabés’in “yazan ve yazılan sensin” demesinin... Şiir bir ayna gibi şairin (Foucault’çu bir anlamda) kendini kazımasına ve hesaplaşmasına yarar. Bu açıdan çağımız bireyinin yaralarından uzak bir şiirin geçerliliğinin kalmadığı görülebilir. Lacan kaynaklı bu yorumların dil ve birey bağlamında şiire psikanaliz perspektifli bir eleştiri olduğu söylenebilir. Tekrar Lacan’a dönersek arzu özdeşiliğinin iki gösteren(iki şiir, iki imge, iki ses veya iki imaj) arasında bir ilişki olduğu iddia edilebilir. Bir bütünlük olarak bireyin kendisini kurmasında arzunun özdeşiliği benlikteki yerini alırken bir arzudan diğerine geçiş sırasındaki sıçrama boşluğu şairin iki gösteren düzeyi arasındaki çalışmasıdır. Bu çalışması kuşkusuz ki bir geçmişten geleceğe bağ kurma işidir. Burada sürekli olarak kapatılamayacak bir eksiklikten söz edilebilir. Bu eksiklik iki arzu arasında (iki düzey) arasındaki bağın oluşumasını sağlayan iç etmendir. Bu noktada devreye yeniden, algılama ve bellek öğerleri girer. Bir gösterenden diğerine atlarken izlenen süreç bir şiirin oluşum süreci olarak tanımlanabilir. Bu açıdan bir şiirin bir içdinamiği olması ve bütünlük öğesinin varolması gerekliliği ortaya çıkar. Burada iki noktaya daha vurgu yapmak gerekir. İlki Freud’un kavramsallaştırdığı ölüm içtepisidir. Bu kavramı yorumlarsak şairi (geçmiş yaşantıları açısından) ölüm parantezine alarak nesneleri algılayışı ve ölüme baktığı perspektifin şiiri olabilir. İkincisi ise öteki kavramıdır.  Öteki olmadan benin kurulamayacağı gerçeğinin psikanaliz bağlamında incelenmesi gerekir. Burada yine bu kavramı şiir, şiir yorumu ve eleştirisi bağlamında düşündüğümüzde kendinden başkaları (öteki) olan ilişkilerin iki ana kanalda yürüdüğü ve bunun metinlerarasılık ilişkilerine tekabül ettiğini görürüz. Karşıtlık ilişkilerinin işaretlenerek yürünmesi bakımından ötekinin karşıtınnı ben olması ve bunun şiirde yansımasının bir şairin kendi şiirleri ve zemindeki diğer şiirlerle olan ilişkisi olduğu söylenebilir. Dilin karşıtının insan olması ise bambaşka bir tartışmanın konusudur ancak kesişen kümeler olması bakımından incelediğimizde dil ile insan arasındaki ayna safhasına bağlı bir yüzleşme özdeşleştirme görülebilir. Burada Bilinçdışını Lacan’dan sıyrılarak bir okumaya dahil ettiğimizde onun bilincin başka bir yüzeyi olduğunu görürüz. Yaratmada bilinçaltının açıkça bir etkisi görülür. Eklememiz gereken ise her bilincin tarihsel olduğu ve şiirin bu tarihsel bilincin içinden kopup geldiğidir. Burada öteki ile girilen ilişkiden ortaya çıkan olumlu ve olumsuz yaşantılar sonucunda bilinçdışı etkilenir ve bunu “sandık”ına ekler. Daha sonra bu “sandık”tan yazılmaya değer olanları seçer. Kaygan, karmaşık ve bulanık imgelerle örülmüş zihin paketlenmiş yaşantıları daha sonra ayrımlayarak, bulunduğu ulamdan zamanı geldiğinde çeker ve çıkarır. Bu da gösteriyor ki yaratmada ve yaratmayı tetikleyen çarpılma anında bilinçaltı aktif olmasa da pasif bir rol oynuyor. Üstelik bu rol estetik nesneye ilişkin ilk belirlenimleri ve dönüştürümlerin oluşmasının en önemli araçlarından biri. Çünkü şair öznenin gerçeklikten en çok uzaklaştığı ve ona en yakın durduğu yer bilinçdışıdır. Hiçbir birey uzamdan kaçamaz. Bir mekan ve zaman içerisinde sınırlandırılmıştır. Sanat bu uzamdan kopuşun belki de tek yoludur.  Gerçekliğin dönüşümünü ise bilinçdışı ile gerçekleştirilebilir.

Herhangi bir nesnenin, olgunun, fenomenin en kestirmesi herhangi bir varolanın şiirini yazarken (ve anlamlandırırken) onu nasıl algıladığımız çok önemlidir. Bu bağlamda yazmanın görme, duyumsama aşamaları şiir bağlamında baktığımızda şiirsel algıdan söz etmek olanaklıdır. Bu algının nasıl olması ve nasıl olmaması üzerine konuşmak şiir-şair-okur üçlüsünde yeni açılımlara gebe olabilir. Bunun yolu ise “dil”den geçer. Algının büyük bir oranda alışkanlığa dayanması şairin algısının kırılmasında kendi algılama algoritmasını değiştirmesi gerekliliğini önümüze koyar. Verili olanı daha farklı açılardan yorumlamak ve ona öteki perspektif bakmak bu açıdan şairin işidir.

 

Algıyı Kırmak

 

Algıyı kırmanın günümüz şiiri için artık bir zorunluluk haline geldiği bir gerçektir ancak buradan sonraki sonranın algının nasıl kırılacağıdır. Bunun için algının nasıl oluştuğuna ve onu hangi yollar ile değiştirebileceğimize bakmalıyız. Her yaratının psikolojik bir boyutu vardır. Baktığımız zaman yazmanın bir çeşit obsesyon ya da rahatsızlık olduğu iddia edilebilir. Çünkü herhangi bir rahatsızlık duymayan birisinin yaratması zaten geleneği kırmayı düşünmez. Algının temel olarak zemin-şekil ilişkisine dayandığını daha önce belirtmiştik. Şimdi algının nasıl bir alışkanlık haline geldiğini ve yeniliğin önüne nasıl set çektiğine bakmalıyız.

Herhangi bir yaratı bir biçimde duyumla başlar. Duyumun duyguya dönüşmesi ve duygu ile düşüncenin birleşmesi bir yaratının ana hatlarıdır. Burada duyum aşamasında yaşantıların, duyumsanan şeyin değerlendirilmesinde büyük payı vardır. Bir konuyu yazmaya değer  bulmak bile onu bellek öğesi ile ilintilendirip kendisi için yeni ve (estetik bir kategori olarak) ilginç bir olgudur. Esin nesnesine dönük tüm belirlemeler ve kavramaya çalışmalar onu algılamanın bir parçasıdır. Burada değerlendirme öğelerinin algıyı kırmada rolü büyüktür. Çünkü buradan sonra esin nesnesine bakışı değerlendirmeye bağlı olarak değişir. Uzam içindeki herhangi bir esin nesnesi algıya bağlı olarak yaratıcyı rahatsız eder. Burada eksikliği, çarpıklığı ve rahatsız ediciliği algının prensipleri gereği yaratıcı tamamlama ve bütünlemeye çalışacaktır. Bu noktada devreye “sandık” girer. Birey geçmişe dönerek yaşantıları dönüştürürek ve değiştirerek yapıtına katar. Bu bağlar bilinçaltından ya da bilinçten kuruluyor olabilir. Bu anlamda bilinçaltının (sürrealist yaratıların özgür yaratmasındaki seçilen sözcüklerden tutun da bilinçle barışma çabalarına kadar tüm eylemleri) sanattaki etkisini gösterir. Şairin yaratısı için imgelerini biriktirdiği kabın bilinçaltı -dolayısıyla geçmişle- ve bilinçle ilişkisi sarsılmaz ve kopmaz bir ilişkidir. Her yapıtın –hem yaratımı hem de okunabilirliği açısından- tarihsel olması yapıtlara ve dolayısıyla yaratıcılarına psikanalitik bakışlar yöneltebilmemizi sağlar. Görüyoruz ki yapıtın oluşturulma ve anlamlandırılma süreci, algılama süreci ile başlıyor. Devreye bilinç, bilinçaltı gibi başka öğeler de katılıyor. Nicolai Hartmann’ın yaratıcının psişik alanını, organik ve anorganik alandan daha karmaşık görmesi boşuna değildir. Bu ruhsal alanın, yaratıcının verili dünya ile olan “rahatsız” ilişkisini ve estetik deneyimlerini kapsadığı bilinmektedir. Afşar Timuçin’in “sanat alışılmışlığın aşıldığı yerde başlar” deyişi bu ruhsal tabakanın gerçek yaratıcı için algılamadan itibaren farklı başladığının ve farklı algılama yollarına sahip olması gerektiğinin kanıtıdır. 

Algıyı kırmanın bir yolu da standart algılama algoritamasını kırmaktır. Bu da demektir ki egemen dilin kırılması gerekir. Foucault’un Diderot’un “Rameau’nun Yeğeni” metninnden yola çıkarak yaptığı vurguda yeğenin kendisine deli denmesi karşısında yanıtı gerçekten dikkate değerdir: “Komik bulundum ve öyle oldum”. Burada açıkça güçlünün güçsüze uyguladığı (egemenin üstünde erk kurduğu bireye uyguladığı) bir sözel şiddet vardır. Egemen dilin, egemen olanın istediği gibi sınıflandırması, ulamlara ayırması ve paketleyip bir kenara koyması! Görülüyor ki iktidar şairi bir metadan daha fazlası, yalnızca işlev ilişkisinde boşluk doldurucu bir araçtan daha fazla bir şey olarak görmemektedir. Bu da bize gösteriyor ki egemen şiirin peşinden gitmek yalnızca izin verildiğinde konuşan bir şiiri getirir. Bu açıdan öfkenin yarattığı bir algısal algoritma kırılmasına ve öfke temelli bir şiire ihtiyacımız vardır. Çünkü güçlü bir yapıya sahip bir estetik-nesne baskıyı ortadan kaldıran bir valf gibi çalışır. Şiirsel dilin genel düzeyde gündelik dili kıran bir dil olmasının yanı sıra dilin olumsallığı bağlamında Richard Rorty’den pas alarak söylersek daha kullanışlı metaforlar yaratma işidir. Daha farklı bir yolla söylersem bir dilsel paradigmanın terkedilmesi ya da daha önceki olumsal dil paradigmalarının yadsınarak bunlar kullanılarak ama bunları aşmaya çalışan bir söz dağarcığının oluşturulması gerekir. Bunun içinde daha kullanışlı dil dağarcıklarına yani daha farklı algılayan ya da algıladığını daha farklı yazan şairlere ihtiyaç vardır. 

Sanata ve edebiyata psikanaliz çerçevesinde bakıldığından bugün pek çok büyük eserin bir nevroz, psikoz, obesesyon nesnesi ya da semptom ile oluştuğu söylenbilir. Bu da gösteriyor ki bireyin olduğu her türlü yaratının içinde kuşkusuz ki psikanaliz olacaktır. Psikanalizin sanatçıya, yapıta (içerik ve biçim olarak), okura uygulanabileceği de bir doğrudur. Tüm bu yaratım ve yorum sürecine dönük psikolojik belirlemelerden görüyoruz ki sanata psikanalitik bir bakışın aslında sanat nesnesi ile ilgilenmenin yanı sıra sanatçıya ve onun duyumsadıklarına ilişkin belirlemeler yapmaktadır. Bu noktada söylenmelidir ki psikanalize karşı yönelttiğim bu eleştirinin altında Freud’un sanatçıları incelemekten kaçınmasının da büyük bir payı vardır. Psikanalizin belki de en çok işe yarayacağı nokta, pek çok düşüncesine katılmadığım Jean Baudrillard’ın “sanatın ruhu kayboldu” dediği yerde başlar. Çünkü burada kaybolanın sanatçı tini olduğu gerçeği ancak psikanaliz ile görülebilir. Giderek verili olanın sınırlarında kalan sanatçı hiç bir girişimde bulunmamakta ve yalnızca dönüştürerek bir şiire yönelmektedir. Keşke bu bilinçli bir dönüştürme olsa ancak ne yazık ki yazılanlardan görüyoruz ki duyarlılığın giderek kaybolduğu çağımızda şairin bir birey olarak varlığı yalnızca bir kurumu doldurmakla meşgul oluyor. Bu kurumun ranıtının ve hazzının peşinde koşanların anlaşılabilmesi için bize şairlik kurumunun soykütüğü gerekiyor. Elbette burada politik olandan sosyo-ekonomik olandan ve poetik olandan uzak bir açıklama asla beklenemez. Bu açıdan şair bireye psikanaliz aracılığıyla bakmak iktidar isteminin bulunduğu bir kompleksin varlığından söz etmemizi sağlayabilir. Yoksa bu kadar çok yayında bulunmanın nasıl bir açıklaması olabilir ki? Bir kurum bireyler tarafından oluşturulan bir yapı olarak içeriksizdir ancak biçimlidir. Bu biçim içeriğinin bireyler tarafından doldurulmasını sağlarken hem kendinin hem de bireylerin dönüşmesini kodlar. Bu açıdan ş i i r s e l  k ı r ı l m a n ı n yaşanması oldukça doğaldır. Bir kurum olarak şairlik saptırılmıştır, şair özne fetişletirilerek bambaşka bir dünyaya gitmiş ve kendini iktidarlaştırmıştır. Egemen dile katılması ve onu çoğaltması bile bunun bir göstergesidir. Tablonun karanlık yanı etik kurumunun sanatta geçersizleştirilme, işlevsizleştirilme çabaları ile ilgilidir. Şair özne her şeyi yapmayı içinde bulunduğu kurum sayesinde meşrulaştırabileceğini zannetmiştir. Özgün bir yaratının olmadığı tüm kurumlar çağ karşısında yıkılmaya mahkumdur! Bu sözlerim açıkça bir ussal dönüşüme ve algının değişimini imlemektedir. Baudrillard’dan devam edersek sanat kendini yok etmeye programlı bir araca dönüşmüştür. Bu dönüşüm altındaki etmenlerde şair öznenin psikolojik yapıntısı da elbettede vardır. Bu da gösteriyor ki insan denen karmaşık varolan’ın sanat denen karmaşık varolan ile ilintisinde bilinçaltının su yüzüne çıktığı pek çok nokta var. Bilinçaltının bilinç ile uzlaştırılması çabasının psikolojiden sonra ilk olarak edebiyatta denenmiş olması bile iki alan arasındaki kuvvetli bağların nedeni değil sonucudur. Carl Gustav Jung’un “serbest çağrışım” tekniğini uygularken sanatçıların bilinç ve bilinçüstü arasında kesin bir geçirgenlik olduğunu iddia etmesi de nesnemiz açısından ilginçtir.

            Lacan’ın diskurlarından birinde dediği gibi arzunun nesnesinin ulaşılmaz olan olduğu imlenirse aslında her şairin bu dinamikle şiir yazması gerektiği söylenemez mi?

 

_______

* heves dergisinin 6. sayısında yayımlanmıştır.

 

Kaynaklar:

 

- Aşırılığın Peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida, Alan Megill, Çev: Tuncay Birkan, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 1998

- Çağdaş Şiirin Kara Delikleri, Murat Üstübal, Heves şiir- eleştiri, Cilt: IV, ss: 53-60

- Edebiyat Kuramı, Terry Eagleton, Ayrıntı Yayınları, Sanat ve Kuram, Çev: Tuncay Birkan, 2. Baskı, 2004

- Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Berna Moran, Cem Yayınevi, Genişletilmiş 6. Baskı, İstanbul 1988

- Edebiyat ve Varlık, Abdullah Kaygı, Kebikeç Yayınları, İkinci Baskı, Ankara Ekim 1998

- Estetik, Afşar Timuçin, Bulut Yayınları, Felsefe Dizisi, Genişletilmiş 5. Baskı, İstanbul 2002

- Fallus’un Anlamı, Jacques Lacan, Afa Felsefe Yazıları Ansiklopedisi, Çev: Saffet Murat Tura, Ekim 1994

- Kötülüğün Şeffaflığı, Jean Baudrillard, aşırı fenomenler üzerine bir deneme, Ayrıntı Yayınları, 3. Baskı, 2004

- Le Livre des questions, Edmond Jabés, C: III, Le Retour au livre, Gallimard 1965, s:88

- Olumsallık, İroni ve Dayanışma, Richard Rorty, Ayrıntı Yayınları, Çev: Mehmet Küçük – Alev Türker, 1. Baskı, Aralık 1995

- Öteki Ses, Octavio Paz

- Sanat Yapıtı, Béatrice Lenoir, Yapı Kredi Yayınları Çev: Aykut Derman, 2. Baskı, Ekim 2003

- Şair ve Otorite / Şiir ve Yanılsama, Hayati Baki, Suteni Yayıncılık, Ocak 1996, Ankara

- Tractatus Logico-Philosophicus, Ludwig Wittgenstein, Yapı Kredi Yayınları, Çev: Oruç Arıoba

- Yazınsal Benliğin Tehlikeleri, Graham Dunstan Martin, çev: Asuman Kırlangıç,  felsefelogos, üç ayda bir çıkan ortak kitap, yıl:5, sayı:17-18, Mart- Haziran 2002/2, ss: 41-51

 

 

Utku Özmakas

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön