Kimse “Genç” Olmak İstemiyor!* 

 

                                                                                                 

 

 

            Şiirde yaşça “genç”lerden medet umma dönemi kapandı! Evet bu iddia (Hatta özgün bir önerme olarak da adlandırılabilir.) biraz mantıksız gelebilir; ancak son yılların şiir bilançosu beklediği kırılmayı yaşça gençlerde bulamamıştır. “Yaşayan en genç şair” diye adlandırılan İlhan Berk bu iddiama gösterilecek en doğru örnektir. Yaş olarak genç olan şairler beklenen / istenen kırılmayı yalnızca “kendini bir adım öne almak” için yaratmaya çalışmıştır. Bu yapay kırılma, elbette ki arkaizm yaratmıştır. Açıkçası çok da ciddiye alınmamıştır. Bu ilgisizlikten ders çıkarması (sükût terbiyesi) gereken şair, mikrofonu ele geçiren pop müzik şarkıcısı gibi belli bir formatta konuşmaya başlamıştır. Nasıl o şarkıcılar söylemek istediklerini değil de halkın duymak istediklerini söylüyorlarsa, bu şairler de edebiyat dünyasının duymak istediği bir şeyi, arka planını hazırlamadan söylemişlerdir. Beklenenleri söylemeleri (ilginç bir söyleyiş biçimi olsa bile) onları dikkat çekilesi öğe yapmamıştır. Yeldir yepelek gelen “yeni”lik apar topar tarihin tozlu raflarına çekilmek zorunda kalacaktır. Elbette ki burada kahinlik yapmıyorum. Elbette bu tür girişimler yıllıklarda, şiir tarihinde yerini alacaktır. (Daha önce de almıştır.) Çünkü bu hamle ne olursa olsun tarih tarafından radikal bir girişim olarak adlandırılmalıdır. Bu “kuşak”tan sonraki kuşak da bu çıkmaz sokakları tanımalıdır ki bu sokaklara girmesin. Tarihin verdiği bu dersten çıkarmamız gereken; kırılmanın, yalnızca yaşansın diye yaşanamayacağıdır. Genç kuşağın bir başka yanı da iktidar isteğini bağırmakta hiçbir sakınca görmemesi ve şiirini bu yolda kurmasıdır. Şiire militan olacağına, ideolojiye militan olarak ona uygun şiir yazmalarıdır. Bu uygunluk yaşça genç şairi belli kalıplar, belli sözcükler üzerine itmektedir. Bu da doğal olarak şiiri ikinci plana iterek ideolojiyi öne çıkarmıştır. Ortada kırılacak bir şey kalmamıştır; çünkü şiir, artık bir araçtır! Kuşağın bir başka kısmı ise ustasının izinde bir şiir üretmekte, yeteneğinin önüne hırsını geçirerek şiirde ego tatmini sağlamaya çalışmaktadır. Şair olmak için yola çıkan genç, elbette “kırıcı” olamaz. Hazır (önceden denenmiş ve zamanında tutmuş) formülleri  kullanmayı tercih eder. Kuşağın bir başka tarafı, bilgisinin sınırlarını kestirmeden “bir şiir yılını” hiçbir nesnel yargı vermeden üstelik çelişerek değerlendirmeye çalışmaktadır. Sanırım Turgut Uyar söylemişti “Şairin işi kuramı bozmaktır.” diye, ortada kuramı bozan o kadar az “genç” şair var ki... Marcel Duchamp’ın yaptığı gibi (Bu eylem de oldukça radikal bir hamle, radikal bir eleştiri olarak nitelendirilebilir.) eleştirmenleri tehlikeli sulara atan, kuramı yıkan / bozan ve bir kuram üretmek zorunda bırakan şiirlerin azlığı, “genç”liğin kayboluşunu bağırıyor.

            “Kuşak” derken elbette “bir dönem”de varolan her şairi kastetmiyorum. Elbette ki istisnalar var. “Kuşak” kavramı ise bir süredir şiirimizdeki yerini kaybetmiş ve artık iyice bireysel bir şiir yazılmaya başlanmıştır. Pek çok şairimiz kuşak kavramına karşı çıkmaktadır. Oysaki atlanan en önemli nokta şudur: Ne kadar bireysel bir dönem olsa da uyaranlar aynıdır! Bir savaş bütün bir kuşağın (hatta yaşayan tüm kuşak(!)ların) gördüğü bir olgudur. Şair burada ayrışmayı, “ben farklıyım” demeyi önemli bir eylem zannederken aynı olguları (örneğin aşk) yalnızca kendi bakış açısı ve dili ile yazdığının farkında değil mi? Başlıktaki “kimse” sözcüğünün abartısı bu kuşağı topluca içine alıyormuş gibi görünse de bu kuşaktan “genç” olmaya çalışanları da ayrıştırarak korumaktadır! İşte bu kuşağın tablosunda görülen en net fotoğraf; yaşça gencin, “genç” değil “şair” olmaya çalışmasının fotoğrafıdır. Bunun sonucu da geleneğinin sürekli sırtını kaşımaktan ve kendi mikro-iktidarını yaratmaktan geçmektedir. Bu tehlikeli duraklar genci yanıltabilir. Yaşça “genç” şair “ben oldum!” diyebilir. Bu duraklar genci, şair de yapabilir; ancak iyi şair yapar mı, bilinemez...

            Walter Benjamin tarihin meleğinden söz eder ve bu meleğin yüzünün sürekli geçmişe (gelenek) dönük olduğunu ancak onu ilerletenin, uçuranın yalnızca yenilik rüzgarı olduğunu belirtir. İşte, yaşça genç şair yenilik rüzgarı ile uçtuğunu unutmuştur. Bu da “Şiir tarihinin sonu geldi.” gibi önermelere neden olmaktadır. Bu önermeleri yanlış çıkarmak (yaşı kaç olursa olsun) “genç şair”in işidir!

            Şairin “genç” olmak istemeyişinin altındaki nedenler de konunun kendisi kadar önemlidir. Akif Kurtuluş, “1980’e gelirken şair olmanın rantı değil riski vardır.” derken “edebiyat düşmanları” damgasını yiyen bir “kuşak”tan geliyordu. Onlar bildiğini söylerken herkes yadırgamıştı; ancak – pek çok konuda – haklı çıkan “Edebiyat Dostları” oldu. küçük İskender’in dediği gibi 2000’ler tarikatı fotokopi şiire yöneliyor. Çünkü artık şair olmanın riski değil rantı var! Son yıllarda televizyon dizilerinde bile edebiyatçıların (özellikle romancıların) hikayeleri anlatılıyor. Dizinin kahramanı roman yazıyor örneğin.  Şairler kitaplarından önce verdikleri fotoğraf pozları ve açıklamalarıyla öne çıkıyor. Popüler kültürün şiire sıçrayışının sonucudur bu. “Türkiye’de eleştiri yoktur.” diyen şair, kendi yapıtı üzerinde yeterince konuşulmadığını söylemek istiyor aslında. Sonuçta ortaya tüketim çılgınlığı gibi söyleşi çılgınlığı (-ki bu da bir yerde tüketim çılgınlığı sayılabilir.) çıkıyor. Şair kendini tanımlıyor. Kendi yapıtı üzerine bolca konuşuyor. Elbette şair / yazar söyleşi de yapmalıdır; ancak bunun da bir sınırı olmalı! Henüz kitabı çıkmamış, şiirlerini birkaç derginin “arkadaşça” köşesinde yayımlamış “genç”le söyleşi yapılıyor. Kendisini ve şiirini anlatması isteniyor. “Genç”e “şiirin yapıtaşı sözcük. Bu konuda ne düşünüyorsun?” denince, önemli olanın bir şeyler söylemek, bu fırsatı değerlendirmek olduğunu düşünen “genç”, sözcüğün tanımını vermeye başlıyor. Kendi düşüncelerini söylemekten, şiiri üzerine konuşmaktan bile aciz. Çünkü kendi, şiirini üzerine konuşacak kadar irdelememiş, yazdığı şiiri içselleştirememiş. Bunun sonucunda da anlaşılıyor ki yaşça “genç”, şair olmak istiyor. “Genç” olmak umurunda bile değil! Elbette onu pervasızca pompalayanlar buradan rant sağlayacaklar. Bu tür bir söyleşiye yer veren “editör”ler yaşça “genç”e zarar verdiklerinin ne yazık ki farkında bile değil!

            2000’ler tarikatının genç olmak istememesinin altında yatan pek çok neden var elbette. Bu kuşağın “genç” olmak istemeyişinin altında anti-genç şairlerin de payı var! Burada anti-genç derken yalnızca orta yaşta olan ya da yaşlı şairleri kastetmiyorum. Sözünü ettiğim genç şiirlere ilgi duymayan, gençlere yanlışlarını göstermeden onların sırtını sıvazlayan, dosyasını aldığı yaşça genç şaire yorumlarını bile iletmeyen (Bunun sonucu şiir sömürüsüne kadar gidebilir.), şair tipidir. Alternatif olabilecek, eğer şiir gerçekten tıkanmaya gidiyorsa panzehir olabilecek, bir kuşağın ölümünü bağırmak gerekiyor. Genç, adına “piyasa” denen bir yerde varolmaya çalışıyor. Oysaki yalnızca “edebiyat” sözcüğünün etimolojisine inse bu gidilen yönün yanlış olduğunu ve edebiyatta iktidar istenmeyeceğini görebilir. Ortadaki kuşağın bir kısmı kendini açımlayan poetik metinlerden uzak durmakta ve “Şair mi olacaksın yoksa teorisyen mi?” gibi yanlış bir soruya yanıt verip “şair” olmayı tercih etmektedir. Yazdığı şiir üstüne bile düşünmekten aciz kuşak, dergilerde kendini görmek için hiçbir seçmeye gitmeden yayımlayabildiği her dergiye şiir göndermektedir. Doğduğu yeri sulayamayan şair “genç”likten ve doğduğu boyda kalarak yeni yerler, yeni hevesler aramaktan  uzaklaşarak hep aynı çizgideki bir şiiri yazmak zorunda kalmıştır. Doğal olarak bu da hep aynı sözcüklerle aynı tümce yapısı ile şiir yazmayı getirmektedir. Daha önce de belirttiğim gibi bu kuşak “genç” olmayı değil “şair” olmayı seçmiştir. Bu tercih, onları “akolit” konuma düşürmektedir.

            Riske girmeyen, şiir için yeni olanaklar aramayan şair, genç olmaktan uzaklaşmıştır. Yalnızca “şiir yazan şair” olur. Turgut Uyar bir söyleşide dönemin yaşça  “genç”leri için; “Hiçbirinin şiirinde hata bulamıyorum, mükemmeliyet ararken kişiliklerini harcıyorlar.” demişti. Oysaki şimdi, şiirlerinde hata da bulunuyor! Mükemmeliyet uğrunda heyecanlarını ve acemiliklerini kaybedip büyük bir hataya düşüyorlar. Dergilerde kolayca yer buluyorlar. Şair olarak tanımlanıyor; ancak bundan başka bir sıfata sahip olamıyorlar. Bundan başka bir sıfat gerekli mi, sorusunu da getiriyor elbette bir önceki tümce. “İyi şair” bence daha “iyi” bir sıfat... Riske girmeyen şair bundan rahatsız olmuyor. Kendi kuşağı içinde rahatça varoluyor. Birbirinin sırtını kaşıyan yazılar yazıyor. Kötü kitaplar, kötü şiirler için kendini dergilerde var etmek adına iyi tümceler yazıyor. Satır aralarında okura “Ben de şairim.” diye göndermeler yapıyor. Bu çelişkili varoluş, onları rahatsız etmiyor. Çünkü -nereden edindiğini henüz çözemediğim bir düşünce ile- önemli olanın yalnızca edebiyat dünyasında varolmak / bulunmak olduğunu düşünüyor. Zaten az - çok imge kurabilen, şiirin yapısı konusunda tam anlamıyla düşünüp yargılamadan, üstünde çalışmadan şiir yazan şair dergilerde kendine yer buluyor. Zaman içerisinde de kitap çıkarıyor. Dergi enflasyonu; şiir için yeni yollar açacağına, canavar olup fotokopi şiirlerin daha kolay yayımlanmasını sağlıyor. Kimsenin genç olmak istemeyişinin altında dergilerin (dolaylı olarak editörlerin), şairlerin ve toplumun payı var. Yaşça genç şairin genç bir şiir kurmak istememesinde kendi payı da yadsınamaz.

            Buradan sonra kırılma; şiir tarihini yazan, şiir üzerine kafa yoran kişinin aklından geçiyor. Yalnızca bir düş olarak kalıyor, yaşanamıyor. Şairin derdi varolmakta! Aklının köşesinden geçmiyor kırılma. Belki de geçiyor ama yaratamıyor. Bu, yerini bilmeyi gerektirecekken tam tersine iktidara eklemlenme çabaları yaratıyor. Bu çabalar başarılı ya da başarısız olsa da yaşça “genç”, “genç”liğin itibarını zedeliyor. Şair, kendini kazıyıp yeni bir şiirin peşine düşecekken fark etmeden kendine vuruyor. Canını yakıyor. Daha sonra ileri yaşlarını süren bazı “şair abi”ler gencin durumu hakkında umutsuz yazılar yazıyor. Bu kuşak hem kendine hem de kendinden sonra gelecek kuşağa kötülük yapmış oluyor. Tüm bu veriler gösteriyor ki şair “genç”liğini yitiriyor. Şairin yaş ortalaması düşse de anlayış bir sorun oluyor, bir tıkanma yaşanıyor. Aynı kuşağa dahil birkaç kişinin “genç” olma çabaları bu tıkanmayı engelliyor. Yaşça genç şairden medet umma dönemi sessiz sedasız - belki de tekrar açılmak üzere - kapanıyor. Ortaya çıkan tablodan bir tek sonuç çıkıyor: Kimse “genç” olmak istemiyor!

 

 

Utku Özmakas

 


 

* Bu yazı Edebiyat ve Eleştiri dergisinin 71. sayısında yayımlanmıştır.

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön