Adnan Satıcı (1962-2007)

 

 

Doğu Baladı

 

derinlik olmayı sürdüreceğim bu sığ denizde
bir halkım ben, dünyanın kalbinde paslı bir hançer
kabuk bağlayan yaranın altında kaynayan irin
yurdumda konuk, içimde tutsak, uğraksız göçer
 
bir derinlik hepsi bu, başka hiçbir şey
saklı bir yanardağ olmanın kendisiyim ben
doğuda, ellerinizden çok uzaklarda
binyıllık bir uykuyu ölerek silkeleyen
 
halkın derinlik olduğunu kim söylemişti
söyleyin nerde seceresi yitik soyum, nerede derinliğim
siliniyor ölü ceylanın derisindeki mürekkep
avcı burda ey bilici ya ben nerdeyim
 
yurdumun olmayan denizlere taşınan toprağım
parçalanan kayayım bin parça eşkıyadan
çoğalan bir korkuyum, bin parça yoksulluk
ve kan... denizlere akan, denizlere, yurdumun olmayan
 
uyruksuz mu denir limanı olmayan gemilere
limanım yok, tutulduğum bu çağdaş fırtınada
ışığım yok, dört yönüm karanlık bir pusula
uyruğum yok, sığmıyor kavmim koca dünyaya
 
umudum uygarlığım, ey bayrak, ey bayraktar
ovalara bir dağ mağrurluğuyla inerken yeşil
vuruldukça güzelleşen alnın ki, gül rengi
güneşi ince kanadında sürükleyen esenlik rüzgar
 
n'olur ölme artık, ölüp ölüp terketme beni
ey ölür gibi yaşayan bir halkın derinliği...

 

 

 

Bin Yıl Daha Ülkesiz

 

Nereye
O uysal saçlarınla nereye, hem sen nereye
Nereye ey gözleri gurbet
Sınadım kendimi bir başka biçimlerle
Her iklimde dondum, her aynada hiç
Yüzünü dön
Yüzünü dön
Can aynam paramparça...
 
Nereye
O atlarla nereye, hem sen nereye
Nereye hiç dönmeyecekmiş gibi böyle
Ardından kanım akıtır kendini gittiğin yere
Çeviremem önünü kırılmış ellerimle
Yüzünü dön
Yüzünü dön
Düğüm at damarıma...
 
Gidersen
Bin yıl daha ülkesiz bir çocuk kalır
Yıldızsız, pusulasız, mülteci, kanamalı
Gidersen fırtınada en ince söğüt dalı
O sabah kırılırım toprağıma düşemem
Yüzünü dön
Yüzünü dön
Gülümse baharıma...

 

 

Ölü Bir Gürültüyüm

 

Büyüdüm ey girdap, yanılmayan yasa büyüdüm
Bedelsiz bir askerim ve senin surlarında
Cankuşum kafesinde, yüreğim yurdunda değil
Selinden kopan bir damlayım, yitmek yolunda
Birgün kavuşacak toprağım da yok
Sonsuz boşluğa dökülüyor kanımın şelalesi,
Ölü bir gürültüyüm yalnızca
Ya da bir ölünün çürüyen sesi
Çürüyorum ey girdap, ürkülecek yanım yok.
 
Pusatsızım ey yasa, hançer belimde değil
Boğazımı paslı bir hırıltıyla yırtıyor gurbet
Tanık yok. Oysa kentin ortasında cinayet
Sinsice gizledim katilimi yüzümün gölgesiyle.
Duyarlı çocuklar uykusu için
Katlanmaksa bu işte.
Düşürmedim gecenin tenhalığına beyaz bir leke.
Katlanıyorum ey cani ey kahreden açlığım
Umarımı eriterek geçen günlere
İntiharı düşünsem; ne bir şakağım var, ne de bir mermi
Sormuyorum bile birgün... Birgün biter mi?
 
Sormuyorum bile. Su olsam döner miyim
Koptuğum dağlarıma, en derin yatağıma
Güz öncesi resmime, en eski çerçeveme
Anlıyorum ey yasa, yargıçlar yanıtlamaz
Kırık bir asa olur, körün tek karşılığı
Attığı her adımı saydıran kaygı
Dönmekten vazgeçmeyi bile yasaklar.
Olmadı öyle bir şey, o geçmiş yoktur
Bin kez daha tövbeler, beni bağışla
O geçmiş yoktur... O geçmiş yoktur...
Koru ölü sesimi ey çağdaş dua.
 
Olmadı öyle bir şey, tek bir çiçek vermedim
Filizi olduğum ilkyaz anaya
Yollara düşmedim hiç, dağlarda ölmedim hiç
Kanayarak söylemedim hiçbir şarkıyı
Sevmedim hiçbir şeyi, bir şeyden iğrenmedim
Bu kadarı yetmez mi yüzümü anlatmaya
Olmadı öyle bir şey, öyle bir geçmiş
Dayadım ağzımı kuruttuğun çeşmeye
Çıldırırsa bilincim suyu beklerken
Küflenmiş tırnaklarım çökerse gırtlağına
Suçsuzum ey yasa
Çünkü bütün ölüler dışındadır yasanın.
 
 

 

Uzun Bir

 

Uzun bir yola benziyor aşkımız, kıyısında

biri durgun biri çalkantılı iki deniz

uzun bir yola benziyor aşkımız, esasında

yol alsak da yolcu falan değiliz

 

Öylece oturuyoruz ayın altında

yol akıyor, ağaçlar esiyor, biz bakıyoruz

öylece oturuyoruz, güneş şimdi tahtında

bakıyorum eylüldü, bakıyorsun temmuz

 

Her birini bir yerlerden tanıyoruz

kuşkucu neşe, sabırlı kasvet ve acımız

her birini bizden biri sanıyoruz

ayrılmak ev sahibi, kavuşmak kiracımız

 

Biri arada bir uğrar, diğeri ayrılmaz evimizden

kimseyi suçladığım yok, onları biz çağırmıştık

biri arada bir uğrar, biri ayrılmaz peşimizden

bırakalım gitsinler ya da bıraksınlar gidelim artık.

 

(Eksikti Geceler ve Bazı Günler’den)

 

 

 

 

Eksikti Geceler ve Bazı Günler

 

ll

 

Her şeyi inkâr et ama bak bunu edemezsin

ben seni unutmak sarayında uyurken buldum

çaldım kalbinin zillerini iki anlamda, uyardım seni

kaldırdım uykunu, soydum bir güzel

yudum yıkadım can yunağımda

 

Tenimle kuruladım gölgeni sözlerimle giydirdim

gülüşler geliştirdim gülüşünden

üzdüm,üzüncüm oldun

kırdım, öptüm onardım

her kim unuttuysa ben hatırladım

 

Gün yirmi dört saat, hatıran bin yıl

başucumda sönmeyen kandil yüzün

ey acıların ardından gelen mutluluk

eşsiz fısıldayışı dünyanın

aklımı fikrimi sürükleyen su

 

Selanik türküsünü senin için söylüyorum

aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver

alıp götürsün beni bu azap

ölsün bu rebib

mademki görüp göreceği sevinç bu

 

(Eksikti geceler ve bazı günler’den)

 

 

 

Eski Bir

 

Akşamlar rakılar laflar... burdan çıkınca

Gün ortası bana da uğrayalım bir bir

sağıma soluma, olmadı, üstüme başıma

gönlüm şurda, aklın bir sokak ötesindedir

eski bir bulutların yeni bir sağanağından

bir kat yukarda durmaya mayil nehir

burdan çıkınca

 

Sana da uğrayalım, yaz konağına güneşin

dolunay çıkmazına, aşkın yezidi aksanına

o sensin, terletirsin sözcükleri serinletirsin

eski bir mevsimlerin yeni bir takviminde

haziran pişman, tenhadır temmuz, ağustos kahin

burdan çıkınca

 

Ona da uğrayalım, rüya burdan kaç adım

av dönüşü bir akşam, belki yatıya

bunu bir daha düşünelim, bak ben fena sıkıştım

eski bir süreklerle yeni bir koru arasında

üzülüp namlumuz kaşını yıksın, utanalım

burdan çıkınca

 

Keklik dağa dönsün, kurşun yuvaya.

 

(Evrensel Kültür, Ağustos 2002)

 

 

Artık Git

 

Şu senin eşsiz sessizliğin

kabaran yerlerinden duyulabilir pekâlâ

mesela kolunun dirsek içine dokununca

göğsüne başını dayadığında herhangi biri

ellerin tutulduğunda bir kedi karşıdan karşıya geçirilirken

kokunu içime derin bir solumayla çektiğim zaman

şiir okurken gözlerinde beliren gözlerden

öyle ki hepsi başka başka

bir kovan bal gibi bakarsın arıya

kusursuz yaratılmaktan duyulan hoşnutluk gibi mavi

dalgalanan dağlar gibi mordan da öte

gönlümde yer eder

çünkü onlar bütün kış kar sularıyla oğuşturulan

bir kıyının dinlendiği yerdir ki

yine pek dingin bir ekim akşamında

oturmuştuk karşılıklı

umutla

 

Tuhaf şey diyesi geliyor insanın

tuhaf şey!

her şeyin böyle baştan sona değişmesi

doğa tüzüğünün ilk sayfasında yazılıysa da

her şeyin böyle baştan sona

bir uğultu ormanı gibi sessizliğe gömülmesi

hüzünden de ağır bir hüzün veriyor insana

azala çoğala

ağaçların ağır ağır açtığı yolda

yürürken mahşeri çağrıştıran sessiz kalabalıkta

yoksunluğumu

yoksulluğumu demiyorum, yoksunluğumu

gideren düşüncelerin ard arda sararıp dökülmesi

kimin kabahati diye sormuyorum

küsmene bakılırsa…

 

Nerde bir yalnızlık görse

konuna almaya yetinen Edip

her şeye gecikilir demişti ya

hiçbir şeye yetişilmez

kimbilir, belki de ziyade ciddiye aldım şairi

hayata geciktim, ölüme yetişemedim

istesem kusurumu sırtına yükleyebilirdim

ama ben güneşi seçtim

çünkü okumayı en iyi o biliyor

vurunca alnıma

atamın apamın kazıdığı kargacık burgacığı

tomruk kılıp kanımı

damar duvarlarıma saldırtan yazıyı

okuyanı ağlatan yazıyı

beni bikes bırakan o antik vesikayı

 

Söz, rakıya verilmişse tutulmayabilir kaldı ki

işim birde mi bitecek demişim

o halde iki gibi çiçekli kitapçının önünde

cebimde şiir taslağı mektup

aklımda kahverengi denizler

bal rengi

mavi

ve siyah

gözlerin neden böyle kararsız derken

birden aklıma geldi

ankara’da doğup büyüyen her kadın

nedense alaca düşünür ve düşündürür kendini

gülümseme salonundan öfke mutfağına geçilen hol

öylesine kısa ve dardır ki

basık mı basık bir gökyüzüyle

kabarık sarı bir plato arasında

bırakıp terk eder sevdiğini

üstünü toprakla örtmek için

döner yalnızca

 

Diyecektim ki hazırım

vazgeçtim birden

yüzümün hayata yakışmadığı doğru, ölsem de

yakışmayacak

üstelik diyorum kendi kendime

eksik değil ki dağlara koşar gibi aşka isteğim

gücüm dersen yerinde

ve Ferhad’ın külüngüne eş becerikli

sonuna kadar sabırla ve dirençle

ne kadar uzakta olsam da en yakın kalp sarayından

ne kadar da yokluğunla yaralı, yorgun

ne kadar da bu şiir böyle

umudunu bile korku tığıyla işlese de suyun üstüne

aklı gidip gidip gelse de çocuğumun

seni hatırlayınca kendimi unutup

kızgın bir kaya gibi yağmurun altında

için için eririm

 

Artık git

ben ardından toprak olur gelirim

 

 

 

(Evrensel Kültür, 124)

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön