Ahmet Oktay(1935)

 

Beşir Fuad
                              
Enis Batur'a
Gün doldu: Kendime bir aksisedayım
Ürktüm hep hayalâttan. Aklım
bana açıkla: Yırtılan
zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde
buruşturuyordu validem. Kapatılmış
ve leyli bakışlı mecnune. Ömrüm
şimdiden "bir devr-i hüzün"
ve kapkara matem: Dizdizeyim
dalgın hayaletinle. Ufku
sen misin seyreyleyen
Darüşşifa'nın o tozlu
penceresinden, ben mi? Vehimler
ve cinnet korkusu
bana mirasın. Ölü oğul da
küçük, çıplak ayaklarıyla
geziniyor sofada, çatının
içindeki rüzgâr gibi.

Ey hafıza! Kanıyor
Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak:
Koridorlarında usulca açan
o Cizvit mektebinin "Gecede
yazmayı mutad edindim"
daha o zamandan. Sırdır
çünkü yazı: Candan doğar
ve ayan ettikten sonra
sır olur

Nemsin benim
öteki zamanlardaki çocuk? Bir hasım
gibi mi büyüttüm seni kalbimde?
Sözüm sana yine de: Kimi gerçek
daha derin düşten. Düşler de
geleceğe gönderir ve Yitik Söz
dirilir okurun dilinde.
Yaşamım! Doğrusun
yanlış olduğun kadar. Bir diken
gibisin içimde.

Ah! Gülün yok.
Doğ karanlığın devâsa
rahminden de
okurum hisset beni:
"İntiharımı da fenne tatbik edeceğim:
Şiryanlardan birinin geçtiği mahalde
cildin altına klorit kokain şırınga
edip buranın hissini iptal ettikten
sonra orasını yarıp şiryanı keserek
seyelân-ı dem tevlidiyle terk-i hayat
edeceğim"

Zevcem! Kim kimin uçurumu?
Her ağuş, ne yapsak

bir serzeniş aslında. Metresim!
Kucaklaştık ama daha bir kez
buluşmadık. Tecilin
dolmasını bekledim ben.

Suret-İ Varaka
"Ameliyatımı icra ettim. Hiç
bir ağrı duymadım. Kan aksın
diye hiddetle kolumu kaldırdım"

Ki "kâğıt dahi kanla mülemma"

TEBLİĞ
"Mutbuat idare-i behiyyesinden Ceri-
det ül Hakayık nam gazetenin bir nüs-
hasında intihara dair münderiç olan
varakanın diyanet-i islamiyeye mübayin
fıkaratı mutazammın olmasına ve merkez-i
hilafet-i islamiyede tab ve neşrolunur
evrak ve havadisten bazılarının akaid-i
islamiyeyi mazallah-ı teala inkar ve is-
t ihfat yolundaki neşriyatı, diyaneten ve
siyaseten rehin-i cevaz ve müsamaha olama-
yacağına..."(*)

Beşir Fuad! Kardeşim benim.

(*) İntihar hareketini böylesine etkin bir toplumsal silah
haline getiren şey, intihar hareketlerinin düşünsel
(refleksiv) boyutudur. Sanırım şudur kastedilen şey: 'Hiç kimse
yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar
etmez.' Bu gerçek o kadar açıktır ki, çoğu zaman göz ardı
edilmiştir. Böylece hareketin önemli bir öğesi gözden
kaçırılmıştır: İntihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü
gittiğini göstermeyi amaçlar. (Al Alvarez: The Savage God. A.
Study of Suicide, p. 116, Penguins Books 1983).

 

 

 

Kaç Kişiyiz Kendimizde

Pavese, Malcolm Lowry. İkizlerim.
Gece de sonsuz değil,
kötülük de. Ben de denedim.
Lav fokurdarken, gidip geldim
delilikleri. Bin vampir besledim
şuramdaki inde. Sövdüm
ve şehvetle öptüm her Meleği;
ah! Bilemedim.
Kaç kişiyiz kendimizde
Karabasanlar yaşattım
beni sevenlere,
bir hataydım, besbelli.
İçimdeki ölümden
içimdeki ölümden
içimdeki ölümden ürettim her şeyi.

 

 

Eski Bakır

Bir çığlığın içinde yakalıyorum seni
Kaç kez İstanbulsu,
Parıldayan, ışıtan, yakan bir alev gibi.
Üstünde uzun, pis, yalnız sokakların yağmuru..
Odaların, merhabaların, gülücüklerin sıkıntısı
Tramvayların, vapurların sıkıntısı
Yitmiş aşkların, yitecek aşkların
Aynı vazoların, aynı öğütlerin, aynı yasakların sıkıntısı.
Yakalıyorum, öpüyorum, avutuyorum.
Karanlık etini kemiriyor,
Vaktimiz kısa,
Düşlerimizi kolluyorlar durmadan
Durmadan kovuşturuyorlar
Mendilimi ıslatıp alnına koyduğum
Suyundan içtiğimiz hayat çeşmeyi,
Yalnız-geceler boyu uzanan kadını bakırlarda
Durmadan horluyorlar
Geyiğim, saklım benim
Bakma arkana, ne olur, aldırma
Onulmazlığımızdan büyük yapılar kurduk
Horlandıkça aşkımız, derya.
Vaktimiz kısa,
Karıncalara, rüzgarlara, sulara dokunmak
Uyanan toprakları bilmek gerekiyor.
Ormanlar görmüş dolunayın tılsımını
Ağlamayı unutmadan
Dövüşmeyi bilmek
Tırnaklarınla tutunmayı bilmek gerekiyor
Sağılandığımızı, kollandığımızı bilmek gerekiyor

Kapa tunç, kapılarını gece
Soğuktan, kırgın, parasız milyon kişi.
Geyiğim, saklım benim,
Ölüm dayanmadan kapıya
Sev, öp, yitir beni

 

 

 

 

Acı
 
Usandım taş basması günler yaşamaktan
yalnızlığımı büyütüyorum korkunç
yani bağırmak sana sulardan.
 
Her gün yeniden ölmek
elinden karanlık adamların
yalanla, ekmekle, silahla.
 
Üstümüze bakarken çağlar
her çocuk başı okşadığımız
suçlu bizmişiz gibi
büyüyor avcumuzda.
 
Gözlerinde bile
deniz dibi gözlerinde ölüler
askerler ve gemiciler halinde.
 
İhtiyar yüreği toprağın
buğdayı, elma'sı
korkuda.
Suskunluğum, utancım büyük
sıkıntım kara.
Gel dağıt mavini
kör kuyular uykuma.

 

 

Gérard De Nerval
 
Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine
Yanar akşamla caddede vebalı lambalar,
Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine;
Redingotlarıyla mumya gibi otururlar
İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman.
-Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman-
Demek isterim, alımlı kadının birine.
 
Çünkü kanar "bir mezarda bırakılan aşklar":
Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben,
Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar
O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten.
Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna:
Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna,
Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar.
 
Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın
Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı'ndaki giz:
Herkes iki'dir. Ben kimin öteki adıyım?
Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz.
"İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar"
Ve  "akıl ürünleri delilikten de çıkar"
Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın.
 
Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam,
Çekil! Çünkü "siyah ve beyaz olacak gece."
Ulaşır mı yaralı hayvan gibi bağırsam
Sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine?
Onulmazım. Çağcıl kentin yabanıl yitiği.
Tek giysim vebalı ışıklarla melankoli,
Bir redse kurtulmak bile istemem yazgımdan.
 
İki'yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak
Ve giydirildim başkalarının sözleriyle.
Ah! Karanlığa giren görür beyazı ancak,
Hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle?
Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak
 
Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener
 
 
 
                                Morg Kaydı
 
Giriş tarihi               : 26 Ocak 1885
Adı, Soyadı             : Labrunie, Gérard de Nerval deniliyor
Cinsiyeti                 : Erkek
Yaşı                                        : 47
Doğum yeri             : Paris (Seine)
Medenî hali             : Bekâr
Mesleği                   : Edebiyatçı
Giyim/Eşya              : Siyah ceket, siyah yakalık, gömlek,
                                                flanel yelek, gri-yeşil pantolon,
                                                kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar,
                                                siyah şapka
Ölüm biçimi             : Asılma
İntihar ya
da cinayet              : İntihar
Ölüm nedeni           : Bilinmiyor
Gözlem                   : Morga kaldırılmadan önce tanındı.
                                Cesede Edebiyatçılar Derneği sahip çıktı
 
 
                        Nasipsizim
 
 
 
Sırada
 
Uzat saçlarını gecenin balkonundan
isteğimin çok tüylü suyuna.
Bir orman gecesinde
bir kar gündüzünde,
gördüm nasıl süzüldüğünü
yırtıcı ölüm kuşlarının.
Hadi uçsun memelerindeki güvercinler
hadi cennet ülkeni sun.
Kardeşliğin şarabını istemiyorlar
söyle kaç  sofra kaldı kurulu?
 
Baktıkça içleniyorum fotoğraflarına
yüzlerini öpmüş anneleri ayrılığa benzer
çilekeş kadınlar rüzgârlarına vurgun,
onlar silâhları ve şarkılarıyla
hani şuracığından geçerlerdi
korkularınla kaldığın zaman.
 
Ölümü en güzel kullandı onlar
bir karanfil dişleri arasından
aşk içinde ulaştırdıkları sana,
cepheden, sürgünden, mapustan.
 
Sıra bizim, hadi günler bitiyor.
hadi uzat mavi saçlarını
yenik gövdemin üstünden.
 

 



 

 

 

İnsanın Gurbetleri İçinde

 

Gecesel bir yer altı sesiydi,

kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler;

açıkta lüfercilerin parıldayan

lüks’leri. Av vakti, o tedirgin

karşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki

oltadaki ışığın yalımına kapılan.

 

Yanılsamalar ve aldanışlar.

Beklediğim inmedi trenden,

bir söylen olacaktı dönüşü;

kara büyülere çarpılmaya hazırdım

dönsündü yeter ki.

Oysa kıpırtısızdı istasyon;

öyleyse kırmızı bir mendille

kimdi el sallayan geçen akşam?

 

İnsanın gurbetleri içinde;

sürgün yeri bu yüzden tanıdık,

ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi.

Gide gide, yata yata bitmeyen

yol değil zindan değil;

bedenlerin ve kırılgan sözlerin,

bahçıvanın budadığı dalın

suladığı fidanın içinden geçen

o karanlık menzil.

 

Ezberimde tüm zulümler,

belleği öyle beslemez

çünkü aşklar.

 

Sevgililer! Bazılarınızı unuttum

burnumda tütüyor bazılarınızın kokusu.

Terk edilmenin acısı diniyor, aldatılış

gülümsetiyor; parmaklarımın arasında

buruşturduğum hercai menekşenin

o tuhaf hışırtısı.

 

Vahşet vahşetle açıklanmalı.

Tazeyken yanık et kokusu

kılınabilir mi beş vakit namaz?

Hangi kösnü, hangi düş, hangi dua

unutturabilir toplu mezarları?

Kardeşler! Çoktan verdim

Vereceğim filizi. Gittim gideceğim

yerlere; döneceğim yerlerden

döndüm. Yol alırken değiştirdi

görüntüleri, biçimleri, çelik

keskisi zamanın ve güzergahın.

 

Kazınıyor anılar, bir gül

sesiyle birbirinin üstüne;

en eskisinin, artık unutulmuşun

bir yorumu en yakın katmandaki

yara gibi taze anı.

 

Anımsadıkça bilebilecek insan

neyi unutmaması gerektiğini.

 

(Kitap-lık, 44)

 

 


Kadınlar Çıkmazı


Yarım bir aşk, yarım bir dudaksın
Sıkıntılı ikindi yağmurlarında,
Her yeni erkekten sonra daha eksiksin,
Tuzlu inciler dolu
Kuş uçmaz mavisi gözlerinin.

Işıklara çarpıyorsun sokağa çıksan
Şehrin korkusu büyüyor pencerelerde.
Avuntusu yok erkekli yatakların,
Ne olur gitme
Daha kaybolacaksın.

Bir yanın şarkılar
Kan tutmaları öbür yanın.
Gülerken iki kadeh arasında
Nasıl ağladığın anlatılmıyor.
Ne olur
Bu kadar kendine saklanma.

Sen kapalı, mahzun odalarda
Kırık oyuncaklara karşı bir çocuk.
Ürperiyorsun denizin çığlıklarını duydukça
Dudakların kaskatı öpüldükçe neden?
Kaç ölüm tasarlıyorsun çıkmazında
Belli, yoruldun kendini denemekten.

 

Gölgeleri Kullanmak

 
İşte bir ses geçiyor sıkıntıdan
baksam pencerede yağmur da var,
hani saçlarını ya da göğsünü
çok ince bir hüzünle bezeyen.
Oyuncaklar da var yalnızlıktan
bir parkta ölümü güzel kılar,
hani sarmaşıkça uzandığın yatakta
durmadan aşıladığım sana.

Hayır yaşamıyor suda o balık,
bir yanıltı daha çiçek aldığım.
Herkesin bebeği var odalarda
ölüme ve daha sıkılmak için.
Uzayan sakalım sabaha kadar
uçup giden bir kuş koynundan,
belki yanında bile olmadım.

Eğildiğin sular da yalan
salınıp duran gemilerle aldanma.
Demiyorum hiç mi olmasın kokun, o yatak.
Ben umutsuzluğun domino taşı
şimdi açım, suskunum bak.
Hele bir çağırsın kanın türküsü
hele bir kıpırdasın kumsalda
ağları ve renkli balıklarıyla halk,
silâh tutarım dağlarda.

Bu oda emanet, hadi uzan,
şimdi ellerim de çok nazlı
bir karanfille kanar.
Sunduğum bu yalnız, çocuk ülke,
bak, gece de göğsümde çok ağır,
şaşkın değilim ama silahımı yitirdim.
Gelsin leylâkların açma zamanı
mümkün silâhımı halkımla bulmak.

Hadi uzan özlemim kadar,
bulutlar gidiyor, şimdi işim
çoğaltıp gölgeleri kullanmak.

 

Ulukışla'da Saat Beş


Saat beş. Yoğurt vuruyor analar,
akşam
kaçak tütün gibi koyu, yumuşak,
alev almış göçebe bir kurt sesi
kalaysız bakraca, buzlayan ovaya yansıyan,
yok tipiye gem vuran
ve narayı hançer gibi kullanan atlılar,
toprak suskun
anaların güz bahçesi kesilmiş gözleri
zehrini içine akıtıyor çıkrıklar.

Saat beş. Zonkluyor belleğimde
Aksaray yolunda gördüğüm
gülgillerden bir bitki
Şemdinli'de ırmak gibi akıp geçen
yemyeşil sıbyan ölümleri,
alınları dövmeli kadınların
uçurumlardan daha yabanıl
söylediği ağıt mıydı, ninni mi?

Bir pişmanlık mıdır yaşananlar?
Elini bir an suda unutup gitmesi,
bakarken ardından ağbani hırkaların.
İnsanınkine benzer kederi
yalnız kalan tahta köprülerin.
Gün kaydını düşer çıplak çocuklarla
bellek körelir düşürülmüş bir elmas gibi
kurumuş bir dere yatağında.
Yaralı tavşan ne bırakır ki
ardında kan izinden başka?
Isparta'da koku yapılır gülden
Aksaray'da bıçak gibi yalnızlık
Hakkari'de efsane.
Balkıyan bulutu görür başak
mavilik gülümseyiş gibi titrediğinde,
ben erken ölümü gördüm
Ulukışla'da saat beşte
Yalınayak suya basıyordu bir çocuk.

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön