Ahmet Telli (1946)

 

Anladım

Bulutları düşünüyorum, kuşları ve aşkı
Tarihleri var da onların, hatta anıları
Vatanları olmadı hiç bir zaman, ki onlar
Ayışığına karıştılar yeryüzünden göçerek

Ve bırakarak metal bir uygarlığı geride

Anladım ayaklarımın altındaki dünya değil
Çocuk sevinçleri, ipinden koparılmış uçurtmalar
Bulutu ve suyu izliyor soluk bir sonsuzluk
Anladım yüreğimdeki rüzgarla sürükleniyorum

Üşüdüğümü unutuyorum, yalnızlığımı da
Yasaksa artık bu ülkeden çıkmamız
Vatansız olduğumuzu bilelim diyedir
Mayınlayarak ömrümüzün kalan kısmını

Anladım vatansızlıktır bir şaire yakışan.

 

 


At

Anlat bize yürüyüşün güzelliğini,
koşunun rüzgarını, köpüren yeleyi
toynakların kızgın kıvılcımlarını

Kişneyen bir tayın sevincini anlat
öfkeyi ve sağrındaki mahmuz yarasını
Masallardaki şehzadeleri anlat bize

Avradın ve silahın kardeşisin ya
feodalın töresini anlat biraz da
ve terkinde karçırdığın kızları

Dağları anlat bize, eşkiya gecelerini
ölümleri, ölümsüzlükleri anlat bize
sonra tahta'dan tunca dönüşünü

Sen ki hepsini görüp yaşayansın

 

 

 

Bir Coğrafyanın Tetik Boşluğunda

 

IV / Kabartay

 

Anlatma külliyesi viran tarih

Yazıcısına, siyaset ve bezirgânlık

İlminin erbâbına ki at değil ateş

Hırsızlığıyla başlar senin hikâyen

Dağın kurdu göyün kanatlısı bilir

Uçurum bu yüzden sessiz, orman

Bunun için uğuldamaktadır hâlâ

 

Ve sayıklayan bir coğrafyada

Sayrılıklar salgın umutlar yaralı

Hâtıralardan kan sızmaktadır

 

Kavminin kendine olan zulmü

İtikat, itimât ve itaât idi

Bundandı talan, iskân ve hicran

Oysa gök nasıl gürlerse yağmurda

Şaklamalıydı itiraz ünlemleri de

Hayatın solgun şakağında öylece

Ve büyük çılgınlıklar yaşanmalıydı

 

Nart körükçüsü küheylanların

Gece gündüz gördüğü düştü bu

Maceraları birer efsanedir şimdi

Oğulların at çalmazsa kız kaçırırdı

Kızlarınsa ezelden utangaç, mahcup

Bir mendil düşürür gibiydi selamları

Düşen her mendil bir tüfek atımı ötede

Bozbulanık eder bir delikanlıyı ve ay

Huzursuz bir taya yoldaş olmak için

Akardı gecenin ürperen alnına o an

 

Gece yalnız orada, atların göğünde

Çok yıldızlıdır ve yıldızlar Çerkez’in

Uzanıp alacağı kadar yakındır yeryüzüne

 

Gümüş eyer sahtiyan çizme ve sedef

Kakmalı bir hançerdi payına düşen

Ve zaman küheylanların katlini

Yine bir küheylan olarak gümüş

İpliklerle nakışlamıştır gergefine

Canın yanıyor koca Nart, çılgın tay

Bir rüyan olsun artık, bir rüyan olsun

 

Yelelerin ter içinde soluğun nemli

              Ah çılgın tay

              Kabartay!...

 

 

 

 

İsmail’in Kitabını Okurken

 

İsmail’in kitabını okuyorum üç gecedir
ateşler içindeki dünyada bir neferin
ölüme at koşturan rüzgârını duyuyorum
Managua yanıyor, her yanım ateşler içinde
yanıyor bir çocuk sevgiyle okşanmaktan
ve temkinli olmak yakışmazdı sana zaten augusto
ve sen ey idris
ismail’in ölümü küçümseyen dostu
“yediğin kurşundan
bir gümbürtü kaldı ki bana!..”
Roma’da navona alanında bırakıp ismail’i
telzaatar’a dönüyorum gecikmiş bir martı gibi
Yurdum diyebileceğim
her yer kan revan içinde, görüyorum
ve boğazlanmış bir ceylan gibi
serilivermiş denizler ortasına
Önce ismail orda, ne zaman gelmiştir
“gümbür gümbür ve sonuna kadar, taa-sonuna
sonuna kadar sevdaya, sonuna kadar kavgaya
çatlayacak  kadar sabırsızlıkla…”

 

İsmail’in kitabını okuyorum üç gecedir
ve alnımı seher rüzgârına dayayıp
sesleniyorum
“-Ey usta
nerde benim payım içtiğin baldırandan!.”

 

 

Soluk Soluğa-2

 

Büyük aşklar yolculuklarla başlar
ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

 

Onlar ki dünyanın son umudu
soyları tükenen birer çılgındırlar

 

Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
Ölümle alay ederler sanki

 

Nerde beklenirse ordaydılar
bir kez bile gecikmediler ömür boyu

 

Neydi onları ordan oraya
savurup duran şey

 

Onları daima yalnız kılan
neydi bu yaşam denilen gürültüde

 

Her dilden bir adları vardı onların
ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

 

Sarışındılar belki de esmer
yani birçok yüzün bileşkesi

 

Ne altın arayıcısıydılar
ne de aylak bir gezgin

 

Vurulup düşseler de her kuşatmada
serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

 

Ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa
Bulurlar heder olmanın bir yolunu

 

Onlar ki bu dünyada
kahraman olmaya mahkumdurlar

 

Sislenen anılar kaldı bize onlardan
renkleri bozulup duran solgun anılar

 

Nasıl yazmalı ki silinip gitmesin
bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna

 

Bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı
onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan

 

Yoksa kendini tüketen hüzünler miydi
vurulup düştükçe ışığını karartan

 

O serüvenlerin günlüğü tutulmadı
yazılmadı o insanların destan şiiri

 

Parça parça ettirilseler bir kartala
(ki sanırım böyle oldu sonları)

 

Fışkırır yüreklerinden
başarısız ihtilallerin yangınları

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön