Ali Cengizkan (1954)

 

Haydarpaşa Burası

Kaç kere yanaştın bu minyatür iskeleye
Kaç kere bağlandın ve çözüldün, saçlarınla
Kaç kere lastiklerin ezildi, palamarın koptu
Kaç kere düdük çaldın, bir çocuk istedi diye
Kaç kere öptün o kızı, dudağının üstünden
Kaç kere sarıydı içerisi, sıcak ve rahat
Kaç kere çarptı yüzüne o tuzlu yağmur
Kaç kere yanaştın, eli yanağında sandın
Kaç kere sarsıldın, bir karanfil elinde.

Kaç kere yaşadın, duydun ve eskidin
Kaç kere merdivenlerden indin, Glasgow 1859.

İskeledeyim; atlarken gördüm yeşil denizi
Her yan yeşil, yine de kimlik denetimi

 

 

 

Dayım Gül Takardı Gömleğinin Yakasına

 

Ve canlıymışçasına, hergün onu sulardı.

Yağız tenindeki su buharlaşsın diye

Düğmeleri en bıçkın küfürlerle açardı:

 

Çiçekçiydi, yaprak bitlerini öldürmeyen.

Fotoğrafçı, savaş yıllarına rötuş yapan.

Meddahtı, her akşam eve gülücükle gelen.

Kumraldı, çocukları hep karısına çeken.

Uzun boylu, kendisine palto diktirmeyen.

Sebzeciydi, domatlarını hiç yemeyen.

İşadamı, hasırdan başka minder bilmeyen.

Dindardı, ezan okunurken rakı içmeyen.

Gözlüklüydü, gözleri daha da büyüyen.

Gezgin, İzmir'in parkelerini denetleyen.

Balıkçıydı, elleri suyla nasır tutan.

Nikotinman, sigarası bağlanarak uzayan.

Diplomattı, kokteyle pantolonla giden.

Yatırımcı, geceleri ailesini besleyen.

 

Dayım gül takardı gömleğinin yakasına

Seni görse, eminim, mutluluktan ağlardı.

 

 

 

 

Kar ve Su

 

Karın bildiği var beyaza bulamakta her yeri, serin günler,   

peçeli ve çarşaflı insanlar, uçuşan yapraklardan sonra tepeyi  

tırmanırken bulutlar telaşla, tipinin seyreldiği çitleri yıkıp   

kervan yolları üzerine, patikaları silip, vadileri yutup,ağaçları  

tortop edince, su gibi bereketi var karın, parmağın döküm bir 

harfte soğuması gibi görevbilir dokunuşu, kurşunun keskin kenarları, 

kurşuni buz kalıbının altında şırıltısı duyulmakta ya baharın,   

üşür ya gece, üşür ya yolcunun tini geceyarısı dolunay altında…

 

Karın bir bildiği var buzu kaplamakta, kumrunun karnı üşümesin diye,  

ah nedir kavuşmak zaten kösnünün yüze yansıması,gövdeyle buzun    

arasında kar erimeye hazır beklesin ve kanıtlasın diye kösnünün

hep orda olduğunu ayaklar altında, peçeli ve pençeli insanlar   

ve ömrüm, bir bilya kadar parlak, çamurda.

 

Soluğum karla gitmiyor, bekliyor sıcağını aşkın, onun bitişini,  

gözyaşının akışını ve soğüumasını kendisinin, o zaman olurum diyor,  

o zaman işte karın bir bildiği var buzu kaplamakta, kendi varlığının   

garantisidir buz, yazıyorum işte karın üzerine, parmağımla silerek onu:

 

Ben seni kullandım o kurşun kalıbı buza dokunmakta, sense   

kullanmaktasın beni, küflenmesin diye duvar, yosunlanmasın diye   

taş, kokmasın diye toprak, suya dönüşerek, aşağılara sızarak,  

yüreğimin derinliklerinde buharlaşıp bir el sıkışma, fettan bir  

gülümseyiş, candan bir sarılış, mızrak gibi bir usavurma filan   

olarak ben oluveriyosun işte.

 

Gri kar ve şuramda lıkır lıkır akan bir özsu, içimde hep bir   

Ergin Günçe tortusu.

 

(Yeni Biçem, 12)

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön