Ali Emre (1968)

 

 

Acı

 

Yığılıp kalakalmış

bir  başına sokakta.

Uçurtma ipi tutar gibi bir eli

                    geziniyor boşlukta.

 

Üstü başı 

bir tutam çocuk.

Müslüman bir çığlık 

seyirtiyor boğazına, hışımla.

Hem nasıl da güzel ışıldıyor 

                          kara gözleri daha.

 

Diz kırıp el açmış 

ağlıyor, dünyanın bütün 

soylu ve güzel kızları.

Ağlıyor tertemiz 

                  ve imlâsız, yanında.

 

Kalakalmış uygar dünyada 

bir başına, yaralı.

Epeyce  Bosnalı

                    Filistinli bir parça.

 

(Dergâh, 72)

 

Afife

 

Sevmek biraz ölümdür..hele yaşlandıkça

ne çok seyrederiz, mûnis

ve kimsesiz odalarda kendimizi.

 

Ah! Ben sizi taşrada, çok önceleri

bir romanda tanımıştım, biraz Halit Ziya

öldürmüştü sizi, biraz Reşat Nuri

 

Oysa ben Milas’ı hiç görmedim ama hiç

dilsiz bir yurt odasında düşledim

Beylerbeyi’nde ağladığımız evi.

 

Örselenmiş ve çabuk büyümüştünüz, birdenbire

hani o müzmin ‘ateş gecesi’

yahut gecikmiş bir zemheri.

 

Mendil işler, nasıl da kötü öksürürdü eltiniz

kirli gülüşler, esnaf ve zabit gözler

içre geçti yıllar: Mutsuz.... veremli

 

Sevmek en çok ölümdür.. ve narin bir melek

gelir gibi düşer göğsümüzden

ömrün en güzel kelebeği

 

 

(Dergâh, 86)

 

 

Yüzümüzü Yapıştırarak Göğün Yanaklarına

 

Şimdi sana ne anlatsam eksik kalır, biliyorum

utanır görkemli giysiler o delişmen kadınlarda

çünkü en çok kendine gömülü insan çarşıda pazarda

/ne güzün kırık sesi, ne aşkın sağaltan rengi/

gövdemiz konuşkan oysa koynumuz kalabalık

fakat Allah’ın eli yok, hiç kimsenin avucunda.

 

İşte yorgun adamlar, bir çocuğu bile hak etmeyen

sanırlar ki şehir kurtulacak sövdükleri zaman

güzellik akacak koştuklarında o çıplak topuklarından

kim bilir aşk nerdedir hangi oteldedir düşlerin dölü

ne Carmen’den bir arya ne bir göçmen türküsü

üstelik tutan yok çocukları düşerken balkondan.

 

Nereye koysak yakışmıyor bak, üşüdü ya ellerimiz

 oysa beraber onarmıştık yıldızları, ağlayan gemileri

ne o nemrut caddeler vardı ne de seçmen kütükleri

sabah birden başlardı, kadınlarını dövmezdi nalbantlar

upuzun bir kahramanlık oluyordu neye dokunsak

okulda tokatlanan çocuklar, gökyüzü, kavak yelleri.

 

Şimdi çirkinliği kağşatan bir incelik bulsak diyorum

ve sen gülüşlerle beslenen bir enginlikte uyusan

halkın minderine ilişsen, huysuz ırmakları okşasan

gökdelenlere saklanan, Ramses’i aratmayan bu şehri

evimizi kirleten, gürbüz yaramızla oynayan bu şehri

kovsak… düşürmeden çocuklarımızı salıncaklardan.

 

 

 

(Kırklar, 5)

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön