Altay Ömer Erdoğan(1970)

YÜZLEŞMEYE HAZIRIM KENT KURGUSU ÇOBANLARLA; BİR AŞK ŞİİRİ NİÇİN YAZILIR? ÇOCUKLUĞUMUN DEREBEYİ AKŞAMLARI KAÇINCI YENİ RAKI'YI ESKİTTİ? KIŞ DA UZUN SÜRECEK YÜN KAZAĞINI GİYMEYİ UNUTMA DİYEN ANNEM DAHA KAÇ ZAMAN KUŞ MASALLARI ARMAĞAN EDECEĞİM SEVGİLİME? BABAM DA FRİGYALI, GÖMÜTÜNDE DANS EDİYORDUR KARTACALI KIZLARLA

 

dostlar, bir mektup çekingenliği karışmış ders notlarınızın arasına

boyunlarına çıngırak geçirilmiş kadınlar bekleyen siz, piyangolardan

çorak mesailerde argo yanlışlıklar tutsağı bir halkın kapısında büyütüldünüz

oteller ve molalar düşkünü sevgilileriniz vardı sizin de, onlar da bilirler

acar ve hükümsüz çokluklar türetiyordu zamanın çarşafı, kopuktunuz

ben, parfüm ve ajans haberleri bekleyen saatsiz ihtiyarlar topluyordum

adlarını buğulu camlara parmak uçlarıyla yazan gizli şair kahvehanelerinden

üşüten bir sorunun da sorumlusu üç halka bin beş yüz panayır kalabalıklarında

elinden sıkı sıkıya tuttuğu babasını yitirmiş bir taşralının yüzüydü yüzüm

bir çingenenin düşlerimize uzanan diliyle yazılmıştım bu şiire

 

dostlarım, önce kıyım suretleriyle çaylarımıza karışan sessizlikler

asalet riski taşıyan her savaşkan adam için biraz daha yenildik

biraz daha yeni olabilsek bir okyanus açabilirdik tarihin bu sayfasına

iyicil urlar taşıyan göçmenler kötü huylarından başka ne bıraktı bize

aşkta ve yazıda göçmekten, sisli ve yanılgan kimlikler erbabı bu halk

konuksever sıkıntılar geliştiren, yolculuk tasmalarını geçiren

her biri kendi kahramanı olacak mağrur çocuklarının boynuna

neyi ezberletti bu makus yaşam o halkın kahraman çocuklarına

 

suyu kirleten yasanın acısını da yattı o güzel kadınlar

kimi bir saksının dar kalıplarında, kimi denizci öfkelerin sultasında

sen en çok onu sevmiştin, kül ve anlayış öykünen geceler saydın

gelmeyen en çok bekleyeni acıtırdı, susuzluktan ölen o denizciler de

senin yalnızlığına ağladı kaç zaman, karartmaları yasaklandı yoksulluktan

o güzel kadınların kendilerinden güzel çocukları vardı

bilinirdi fenerler en çok kendinden olanı aydınlatırdı

 

ey siz halk dostları, bir şiirin yüreğine giden yolda bu hoş birliktelik

karamsar bir sürgün edasıyla taçlanır kendi dilinin perdelerinde

biz, kendimizden geçip geçtiğimiz köprüleri yaktık, nice aşkları yandık

tarihin kösnül sayfalarında yalpaladık, kuşkunun perçemli yüzünde

panayır kalabalığında babasını yitirmiş çocukların adına da konuşurken

o tanrının küstahlığıydı sürgit yaşayan kendi koruluğunda utanç

dönemeçlerde umarsız yakalandık, su bizdendi ya toprak

ne zaman karışmıştım soframdan olan akşamın girdabına

kış uzun sürecek dedi annem yün kazağını giymeyi unutma

 

babam mı, o akşamdan kalma

 

(Adam Sanat, Mayıs 1997; Taş(ra) Baskısı, 2003)

 

 

 

Dağı Isıt! Kendini Isıt! Isınan Ne Varsa Bizdendir

 

sen portakaldan denize bakan bir yoksulluksun Akdeniz'in göbeğinde

acemi bir yüzle gülümseyen virgüllerin de dostusun

bir sevişmenin en yırtılan yerisin sen, güneşe vurulursun

 

körlükler yürürlükte tarihin gümüş asmalarında

coğrafyaya şaraplar döküyor el yordamıyla arzu,

ve uçurum unutturuyor düpedüz korkak olduğumuzu

 

çiçekler çoktan bırakmış yasta ve zifafta kanamayı

bir şarkıya dolanıyor çöl ve hançer, bin parçaya çelik saat

iki geçimsiz kardeş gibi uzak, iki iliksiz düğme gibi rahat

 

sen akşamın kahrında çoğalan bir çığlıksın tüm denizlerin kıyısında

konuşkan bir yaranın önsözüsün, ayrılık içip mutluluk kusan

ırmağın coşkusunu, yüksek tepelerin kibrini kuşan

 

haydi dağı ısıt, kendini ısıt, ısınan ne varsa bizdendir

yok yeni bir aşka başlamanın geçerli tek nedeni

sıfatlarımı geç, zakkumdan say beni

 

(Taş(ra) Baskısı, 2003)

 

 

 

 

Yarasa

 

her zaman geceyi yaşar mağara

göz bir işe yarasa, taş olur bakış

buz kesilir kan, tuz ile incelir yara

işte bu güzel sonsuz akış

yakıştırır bizi iyi huylu çağlara...

 

suyun sesiyle yüzünü yıkayan

arı vızıltısı sürer ekmeğin üzerine

papatya bilinciyle yol sayıklayan

yağlı saydam ipler indirir derine

yarasadır gerçeğin hissiyle uyanan...

 

hesabı yok bilincin boşlukta kırıldığı anla

istek karartır duvardaki ilkel yosunu

karanlığın ilmini çöz, geceyi anla

kalbine bağışla hayatın çoğaltan tortusunu

varlığını akla getirilmedik sorularla akla;

 

yarasa neyle emzirir yavrusunu?

 

(Şiir Ülkesi, 11. sayı)

 

Kardan Kına Yakılmaz

her şeye gidilir ama kendine gidilmez Hüseyin Abi.
her yere uzanır eli ama bir şeye uzanmaz
poyrazın bıyıklarıyla tutunulan yaşamda.
sanma ki kandan kına yakılmaz

her yer bir başka yere de benzer
her yaşam bir başkasınınkine
ve tutunduğun her dalın öfkesi
uzanır toprağın ana kucağı köklerine

her anlamın bir babası vardır
kitaplar yetimdir okuyanın elinde
anlatamaz içindeki çocuk özlemini
her baba kendi dilinin evreninde

kar eriyip süzülürken saçaklardan
götürürken seni de bir başka mevsime
bil ki kardan da kına yakılmaz
eriyen anlamdır senin içinde

 

  

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön