Cem Uzungüneş(1960)

 

Kış , 1965

 

                                               “gece kurda aittir”

                                                E.Batur

 

“Kurdu vurmuşlar”, dedi.Babamdı.

Babam bir kardanadamdı.

Siyah bakışlarında kurdun ölüsü

gece boyu  dinmeyen uluması.

 

Ulumanın, ayın altında

lacivert kar ovası

 

Annem , koynunda ben, harlı bedenimizle

karlı paltosunun içine girdik onun.Ağladık.

“Nerdesin sen!Sakalların batıyor yüzümüze.

Nerdesin! Hızla unutuyoruz.Kardanadam!

Senin ölü,kurt yüzün hızla eriyor.

Kar altında taş Bulgar evi, şehirler

yağmurlar, Türkiye treni, küf kokan

Arda sigarası, uçar kızaklar, bu zaman

jeneriği, gazoz köpükleri, boz menderes nehri

cenazeler, kedi ürpermeleri, Ateş oğlum

giriyor karlı paltonun içine!”

 

Kurt uluyor. Sarı kedimiz

korkumuzdan boşalan

bir ışık yumağıyla

oynaşmaya başlıyor. Artık ağlamıyoruz.

 

Kurt uluyor.(…) Efsanemiz!

Ah, her şey beyaz zamanın

hızla değiştirdiği bir resimden ibaret.

 

Sabaha kurdun ölüsünü görmeye gittik.

Deliorman suskundu.”Karlı kayın ormanı”m.

Kan pıhtısı buz tutmuştu.

Orda öyle sarışındım ki babam

ulaşılmaz korkuma  aşık olmuştu;

kurdun ölü bakışına tutulmuştum.

 

“Bak!”dedi.(Zamanı gösteriyordu bana.)

Bir karaca koşuyordu. Dondu. Bize baktı. Yine koştu.

Ters yöne bir unutuş hızıyla

Ağaçlar koşuyordu.

 

Ah, bu beyaz resmekadife bir

“Geyikli gece”karışıyor

evimizin lacivert duvar halısından.

Salıncak beşikte kardeşim uyumuşken

Kurt-gece ulumaya başlıyor yine.

 

Ölüm, geceyi dinliyor bizimle, kedimiz

patisiyle  o ışık yumağını tutmuşken

ölüm

horlanan bir üvey kardeş gibi

saçlarımızı okşuyor sakınarak.Şefkatle

üstümüzü örtüyor. Kurdun ıslak

sakalları batıyor uykumuza.

 

 

(Adam Sanat, Mayıs 1997)

 

 

 

  Hız

 

                                   (hız eşittir yol bölü zaman)

 

camlara vursun. sirkeci’ye. çarşılara.

uzun uzun uzun yokuş aşağı

bir tren hızına varsın tedirginliğimiz

 

ölüm işte korkak bir köpek gibi

biz durdukça duruyor uzakta gözleriyle.

ve kaçtıkça koşuyor- salyalarla peşimizden

 

tren hızla giderken ay-kadınların

gülümsemelerine vursun. kucaklarında uyuyan

bebeklerin ürpermesi- tedirginliğimiz

 

ey gönlü eğlemeyen zaman kervansarayı

şimdi’ye, çöle vursun serabı tedirginliğin

çırpınan heveslerin çok yakınından

 

geçen hayat işte korkak bir köpek gibi

biz durdukça duruyor uzakta gözleriyle ve fakat

havlamıyor korkumuzun tılsımı tükenmeden

 

okaliptüs gölgeleri vursun yüzümüze

beyaz şeritleri çubuk makarnalar gibi hızla

ffffffpp diye yutan minibüs camlarına

okaliptüs dallarından akan karga sesleri

çarpsın tedirginliğimizin minibüs camlarına

 

yüzümüzdeki anlamı hızla koyultan

dikiz aynasından akan renkleri zaman kadar hızla

değişen hayat;

aşk emilip unutulmuştur bir anne memesiyken

 

tutalım yüzümüzde o koyu anlamı ama

matemini tutar gibi içimizde aşk harabesi

bir altın çağın ama kervan değil artık

köpeğin tutkuyla baktığı mecaz;

rengarenk yarış arabaları

renkleri kendilerinden hızlı

içlerinden diri bir facia olasılığı!

 

olsun. hadi gidelim. camlara vursun. peronlara.

biz olmasak olmazdı ne zaman ne de hızı

zamanın hızına varsın tedirginliğimiz

bebeklerin boynuna- burnumuzu gömelim.

 

(Soluğan’dan)

 

 

 

 

Soluğan

 

Ölü balıklar gibi bakıyor

kahvenin cam-içleri. Soluk almayan zaman.

Ocakçıyı oraya, antik yüzüyle

mıhlayan ışıksızlık.

 

Geldi. Suskunluğumuza katıldı. Kimdi?

Masanın öbür ucu ne kadar uzak!...

 

Tavlacılar sessizlikten tedirgin;

havada kalsın diye sanki

atıyorlar zarları.

 

Sık soluyan yoksullukları

üstümden kalkmayan bir beden;

işini bitirmiş, terli, kötü kokan.

 

Bir giz gibi saklanıyor o aleni ışıksızlık.

Camlara abanan kasvet, kül deniz…

Bir umut soluğanı açıklarda.

 

Ama rüzgar,                tedirgin

dalgalar                       havada kalsın diye

esiyor                    sanki.

 

 

(Soluğan’dan)

 

 

Aydınlanma

 

evin ruhu evin ruhu

senin hayaletin Vicdan abla

 

yatalak bir anneye tutsak

senin kanatsız (bedensiz) melek kalbin,

tığ işliyorsun içimizde ihtirasla

 

bir geceye inanırız biz sarışınız

gece mucize istiyor senden

ihtirasının diri tuttuğu

adeta ilerleyen bir at istiyor

 

sarışınız; ne kadar da yakışsak

gecenin kakarşısındaki mahcubiyetimize

ihtiras, ak kirecin suda sönme sesidir nihayet

 

gece mucize istiyor Vicdan abla

sessizlik kendi ablalığına, iyiliğine katlanamıyor

beyaz bir at eşkin gidiyor gecenin vicdanına

 

evin ruhu, evin ruhuna

şahlanıp yatışan bir deniz sesi dolduğunda

alaca bir anın resmini çekiyor bellek;

 

sarışın bir kadın rakı içiyor!

Yatalak bir geleneğe tusak

Zarif bir cumhuriyet tebessümüyle

 

Yanan magnezyum kamaştırıyor

Karanlığa gömmek için yeniden

Soluk alıp veren şampanya rengi salonu

 

O kısa aydınlanma anında

Eşyanın yokluğundan yankılanan

Salonda bir at kişniyor! salonda bir at kişniyor, beyaz

Keskin bir kireç kokusu bırakarak genzimizde.

 

(Kaşgar, 7)

 

 

 

 

GRİZU SİNsiLİĞİ

 

a. unutuş

 

uzun sürmez sohbetimize inen ukde

o karbon sessizlik

ekranda mor dağlar acı sirenleri emerken

ağzımızda söz cesetleri

 

görünen bir şef

duyulmaz bagetini tıklatır

uvertürü için o siyah

           -hava’da, donuşun en tatlı

             uyuşukluğunda, üstümüzee uyku gibi

             kar gibi yağan-

unutuş senfonisinin

 

ki telkin edilsin sohbetimizin

içinde ukde kalmış söz cesetleri

 

ve müziğin peşinden sinsice

hışıltılı pardesüsüyle hız-lanarak!

Yüreğine suçüstü yakalanmaktan korkarak

Bir adam çıkar gider içimizden

Belleğin siyah sokaklarına!

 

b. kara elmas

 

 

ah, yüreğin unuttuğu her şey ölüdür

biraz üşürüz elbet bu beyaz yalnızlıktan

ama göçüğü altında vicdanımızın

jeolojik bir zamandır artık unutuş

 

      kömür tozu      (çökeltisi) unutuş

      kara merhem    (pansumansız) unutuş

 

oysa bilmez miyiz, bu soysuz söz yığınını

örtemez o karbon sessizliği!

 

Ama müzik başlamıştır, ölüler

Az daha ölür ve hızla, geri geeri

Karbonifer Zaman’a  kayar gözleri

kaç ölü gözakı bu kadar ak!

az daha, az daha kömür-yüzleri

kalırlar orda

daha kanları sıcakken : fosil

 

kaç arazi kaçar hızla üstten

kaç beyaz zaman

nal sessiz bir at gibi

belleğin sin’si madeninden

                                                    

(Evrensel Kültür, 38)

 

 

Dört Dilsizin Ateşli Tartışması

 

Kentin en sarı saati bu : üç yavru köpek

taksileri azarlıyor;

ince havlamaları doygun kederimizin.

 

Sesgeçirmez gürültü

Sesli harfleri olmayan bir dil

bu fanuskent.

 

Orda dört dilsizin ateşli tartışması

Orda, alüminyum yapraklı ağaçların

hışırtısı altında:

 

Kaşlarıyla bağırıyorlar.

Parmakları öyle çok ki- o sessiz harflerin-

(Biri kızıl saçlı, çok çilli elbet!)

Ah, katı kent yumuşak akşama yenik düşse!...

 

Orda, onlara dehşetle bakan biri var

varlığın şiddeti

söz boşluklarını seğirtiyor

 

Alüminyum yaprakların hışırtısı altında

kurşun meydan çok ağlamış

bir çocuğun gözleriyle bakıyor:

 

hınçla susmadan önceki son hıçkırıkları işte

uzaktan histerik bir kahkahaya benzeyen

üç sarı köpek.

 

(Adam Sanat, 99)

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön