Cevat Çapan(1933)
 
Sakın Geç Kalma Erken Gel
 
 
Usulca gir kapıdan, zile basma.
Hiç telaşlanma, ben daha dönmemişsem.
Yoldayımdır, nerdeyse yokuşun dibinde,
Suların kararmasını bekliyorumdur,
Tuğla harmanlarından gelen yanık havanın
Bahçedeki akşamsefalarına sinmesini.
Güç bela dizginliyorumdur içimde
Dörtnala sana koşan küheylanları.
 
Bütün gün kâğıttan dağlar arasındaydım,
Nabzım ileri giden bir saat gibi işledi durdu.
Dilekçeler, kararlar, tozlu makbuzlar:
Hep adını okudum silinmiş satırlarda.
Pencerede kuleler, minareler, kirli gök.
Durmadan kuşlar uçtu bir bacadan.
Rüzgâra karışan saçlarını gördüm
Bulutlu aynalarda.
 
Balkonun kapısını aç, su ver saksıdaki çiçeğe.
Geyikli örtüyü ser masaya, dinlen biraz.
Sessizlik şaşırtmasın seni, ürkütmesin.
Şehrin gürültüsü dolacak az sonra odaya,
Karanlık bir yankıya dönüşecek karşı dağlarda.
 
 
Soluk Soluğa
 
Uzun, karanlık bir çığlığın da ardına düşebilir insan,
Titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar.
Bırakıp her şeyi döner -
Aşk bir buluşmadır çünkü,
Her zaman gecikmiş bir buluşma.
 
Bitmeyen bir kavuşmadır da aşk -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Bazen kendi sevincinin kanat gölgesi,
Bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi,
Tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Çalışma saatleri, karşılıksız sorular.
Nereden bilebilir insan
Bunların hepsinin de aşk olabileceğini?
 
Çoğu kez aldatıcıdır da,
Bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi.
Oysa aşk hiçbir zaman bir yarış değildir ki.
Bu yüzden yanılır hep
Sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili.
Sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına,
Borulu bir fonoğraf kılığıyla da.
Bakarsın, ona da dadanmış
Gündelik hayatın sosyolojisi.
 
Yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık.
Çağıran o titrek yazı yeniden belirir -
Çünkü aşk en eski köprüsüdür Balkanların, en eski.
 
 

Sevda Yaratan

 
Bu şehrin adları durmadan değiştirilen,
               sokaklarında dolaşırken,
eski bir şarkıyı çağrıştırır bazen
               aklına takılır olmadık adlar.
Örneğin, Konstantin Nikoleyeviç Batyuşkov
               Puşkin'in bir çağdaşı -
hani şu ölen Tasso'ya ağıtlar yazan -
               evet, senin Tasso'na,
Kutsal Kudüs'ü özgürlüğe kavuşturan.
 
Bu yaştan sonra, sınırsız bir çağrışımlar
               zinciridir hayat;
başka kokular, başka görüntülerle
               saldırır üstüne tekleyen belleğinle
ve birden başka adlarla uyanırsın
               bir dağ yamacında daldığın düşten.
Bir İsveç filminde miydi
               o küçük madenci çocuğu
Auguste Renoir'ın adını hecelemeye çalışan?
 
Her şey ne kadar kül rengi ve dağınık
               gökle denizin maviliği ötesinde.
Bir kadın "Gecenin matemi"ni söylüyor öğle üzeri
               ve herkesten bir şeyler kalan bu sokaklarda
kırılan camdan kalplerin parçalarını toplarken
               belalısı gizlice zehirliyor içindeki aylak köpeği.
Ve uzakta, düşlediğim Girit'te, belki de,
               denize eğilen çamları yıkıyor yıldızlar.
 
Sonunda sana sığınıyorum, ey şiir,
               rüzgârları, fırtınaları yararlı kılan.
Yaşarken, güzel adlar koydum çocuklarıma:
               Nigâr, Leylâ, Alişan.
 
 
 

Eski Yaz

 

Eski bahçede, paslı sapını tutarken tulumbanın

küllenen ateşe sürdüğün cezve,

tozlu yaprakların gölgesinde çürüyen iskemlede

bir yandan seni seyrediyorum-

gençliğin canlanıyor belli belirsiz.

Birlikte türküler söylerdik kısık bir sesle.

Gerçekten öyle güzel miydi dokunduğumuz her şey?

Bize mi öyle gelirdi soluduğumuz gece

bir baharatçı dükkânının binbir çeşidiyle?

İster izinle dönelim gurbetten

tahta bavullarımızda Malatyalı Fahri’nin plakları,

ister sıla dediğimiz dağ köyü

toprak damında loğuyla, çırasıyla

ve gökyüzü yıldızlarıyla donatsın yaz gecelerimizi-

kekik kokusu bağışlayan bir yel eserdi

ve bilirdik, dağların ardındaydı her şey,

Çerkez eyerini ne zaman vursak kara kısrağa,

İşte biz hep o dağları aşmak isterdik.

 

Sonra ne oldu bize? Nereye savruldu herkes?

Ve ben şimdi seni seyrederken

canlanan gençliğinle eski bahçede,

eprimiş çerkez eyeri, külrengi iskemle,

belli belirsiz bir türkü kısık bir sesle

yansırken tozlu yaprakları sılanın

acı sularında unutulmuş kuyunun

 

(Adam Sanat,94)

 
 
 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön