Emirhan Oğuz (1958)

 

1958’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. Mimarlık öğrenimini sürdürdüğü yıllarda tutuklanarak uzun süre tutuklu kaldı. 1977-1987 yılları arasında yazmış olduğu şiirlerinin bir bölümünü kapsayan Ateş Hırsızları Söylencesi Cem Yayınevi tarafından kitaplaştırıldı (1988). 1980 Şiiri denildiğinde ilk akla gelen isimlerden. Suskunluğunu hâlâ bozmadı. Çook özlenen bir şair.

 

Ateş Hırsızları Söylencesi

 

ateşi  çalmaya  gittim promete'nin  dağlara zincirli bileklerinden

geçip  buzakesmiş  yanardağ  ağızlarında uğuldayan  rüzgâr mızraklarından

geçip ateşalmış buzul ırmaklarındaki ince su damarlarından

ateşi çalmaya gittim ikarus'un yanık kanatlarını ahi evran çeliğiyle sararak

geçip spartacus'un bir dağ yamacında gömülü duran kılıç ışıltısından

geçip bedreddin'in sıska bir söğüt dalı altında ıslanan rahlesinden

ateşi çalmaya gittim tanrıların yıldırımlarını çelimsiz ellerimle yararak

 

ateşi çalmaya gittim

ve   yenildim,   ricat   yollarından   geri   çekiliyorum   bayraklarımı   toplayarak

 

gecede yıldız var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim

 

şimdi rüzgâr esecek şimdi mavi bir kuş yaylımı ayışığının kanadında

kirpiklerime üç damla ışık düşürecek, üç damla yıldız ışığı kirpik uçlarıma

 

şimdi rüzgâr esecek şimdi gecenin en güzel vakti demirörgünün saçağında

şakaklarıma üç tel sarmaşık düşürecek, üç asma sarmaşığı şakak duvarlarıma

 

şimdi rüzgâr esecek şimdi haziran sağnağı dalbastı kirazların şıvgasında

dudaklarıma üç yaprak su düşürecek, üç ırmak yaprağı dudaklarımın kuytusuna

 

şimdi rüzgâr esecek şimdi gecenin en ölüm vakti göğsümün ateş yollarında

gözlerime tuz ölümler düşürecek, üç kök kerbelâ tuzu gözlerimin kovuğuna

 

gecede yıldız var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim

 

gecede karınca yolları var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim

 

uzun yoldan gelmişim gökkuşağının ağılı bir tırpanla biçildiği çağlardan

haramiler kesmiş  suyun başını.,  yolların bacını verip  gelmişim

 

uzun yoldan gelmişim ülke rüzgârlarının paslı bir kantarmayla gemlendiği

işgal taretleri dişlemiş kıyılarımı ve ocağımı söndürmüş zabitan (çağlardan

ben çapraz asmışım yüreğimin ayasına fişekliğimi.. ilk kurşun zehrini için

                                                                                            (gelmişim

 

uzun yoldan gelmişim dağ ateşlerinin kör bir mavzerle karartıldığı çağlardan

kanlı bir rüzgâr gibi geçmişim ay uçurumlarından ve küle tohum serpmişim

bir çayırkuşları aldanmış harladığım köze bir de o eşkiya dili koyakların

ve askeran kesmiş yolumu hükmüm kesilmiş., nevruz alazlarında yanıp gelmişim

 

uzun yoldan gelmişim yalnız kuşbazların taş tabutluklarda çürütüldüğü çağlardan

kutsal bir kitap gibi taşımışım koynumda eski söylencelerin ceylan derisine

                                                                                          (kazınmış umudunu

demişim zeytinin karasında akşam ve başağın sarısında seher

yazılmasın mülkiyetine bir bezirgan zulmetin, avuçlarımdan çatalkaralar

                                                                                                    (uçurmuşum

ve akmış sansaryan hücrelerine ebabil öfkelerimin ince soluğu.. öfkemin

                                                                                          (adını bilip gelmişim

 

uzun yoldan gelmişim haziran ateşçilerinin tank setleriyle durdurulduğu

                                                                                                      (çağlardan

bakmışım emeğim üvey evlât ve şerit anama sövmüş ve çökmüş böğrüme duvar

oturmuşum loş bir mahzende kırık bir portakal sandığı üzerine, ışığa bakmışım

ellerime benzeyen eller görmüşüm ve kenetli avuçlarda yarınımın yazgısı

ve abanmışım da bir sabah sağır vardiyalarda sürgünken şalterin kolu

sımsıkı tutmuş alanların kapısını zadegan., adımlarımın diyetini verip gelmişim

 

uzun yoldan gelmişim kent ufuklarının kuduz bir hırızmayla yırtıldığı çağlardan

derelerim kana kesmiş ve asılmış gözlerimin burcuna üç dağın yaftası     

öksüz bir evlât gibi sürüklemişim cesedimi bozbulanık niksar uçurumlarında

duvarlara künyem kazınmış ve adımı okumuşlar radyoda, gülümseyerek

                                                                                                       (dinlemişim

sonra yeniden okumuşum ishakça elyazmamı  uzun karartma akşamlarında

öfkeme yeni hatlar çizmişim, çırılçıplak savurmuşum gencömrümü yakıcı buz

                                                                                                              (ışığına

ve saray eşiklerine dayanmışım da yürüyüp dev adımlarla.. çoğalışımın bedelini

                                                                                                    (bilip gelmişim

 

 

gecede ateş aylası var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim

 

uzun yoldan geliyorum kulaklarım çınlıyor vur emriyle arandım

san pus içinde bir çığlıktım aradım kendi yankımı ateş aylalarında

ham bir çağlayı ısırmak gibi birşeydi erteledim gencömrümün kırık aşklarını

sormadım neydi beni savuran o çağ yangınlarının gizemli burgacına

bıraktım  çocuk  ellerimi dereotlarının gölgesinde  yılları  ışık hızıyla aktım

ve işledim geçtiğim bıçak yollarındaki çiçek harmanını belleğimin kurşuni

                                                                                              (fanusuna

uzun yoldan geliyorum kulaklarım çınlıyor vur emriyle arandım

 

gecede ateş aylası var ve ay değirmi bir bıçaktır ölüm yollarında

 

uzun yoldan geliyorum gözlerim kararıyor risalesini tuttum tarihin

upuzun yatmışım ranzama cehennem göklerde bir yıldız kadar yalnız

şimdi rüzgâr esecek diyorum şimdi biraz daha dallanacak gözkovuğumdaki

                                                                                                 (çuvaldız

şimdi kum fırtınası kirpiklerimde şimdi bir kök tuz damarı gözbebeklerim

uzun yoldan geliyorum, kaybolmuş sûrelerini okudum eski kitabelerin

içinde her gece bir çölün boğulduğu ve her sabah bir denizi dirilten söylencelerin

upuzun yatıyorum ranzamda ve ay öksüz bir şarkıcıdır ondan dinledim

takdirî tahfife yer yok   azamî hadden hüküm giydim

 

 

gecede ölüm mahyası var ve ay değirmi bir bıçaktır hücre penceresinde

 

takdirî tahfife yer yok, yokluğumda tefhim edildi hüküm

çün cürmüm sabit gırtlağıma pas akıyor vur emriyle arandım

upuzun yatmışım ranzama ateş  aylalarında bir kıvılcım kadar yalnız

neyi anlatır bir kıvılcımın yalnızlığı diyorum, ömrümce bu soruyu aradım

bir çığlıkla koşuyor arkadaşların yanıtı hasta siempre comandante

bir direnç türküsü ki yankısı düşüyor blokların çatkısına

gecede ölüm mahyası var, kendi damarlarını ısırıyor kanım

 

 

uzun yoldan geliyorum ölüm açlıklarının ortasındayım

 

kanım kendi damarlarını kemiriyor,  uzun açlıkların ortasındayım

bir yıldız tozu kadar yalnızım ışıltılı bir yıldızlar kumlasında

çığlığın  çığlığa  çarparak büyüdüğü  çağlardan gelmişim

gece silah sesleriyle inmiş caddelere perdeler çekilmiş kapılar sürgülü

ve gün silah sesleriyle kopmuş da geceden, gece afişlerinin kıyısında durup

                                                                                             (bakmışım

 

genç  ölüler  görmüşüm  yaralarına  yağmur sızan güzelim  ölüler

çocukların oyun taşını kavurmuş toplukırımların rüzgârı

pencereye çakılı gözlerini görmüşüm oğul yitirmiş anaların, iki buz yumağı

ve çığlığımızdan nasiplenen yol yorgunlarını görmüşüm

ışıltılı imgeleri korkuya adamışlar,  mırıldanmışlar kendi sarsak acılarını

ben delifişek umutlarla yürümüşüm kırık çitli avlulardan haziran sabahına

ince bir çalıgülü bırakmışım sardunya dallarında ışıyan çiğ tanesine, çıplak ve

                                                                                                       (ince

yürümüşüm ve uzun ölümler ortasında bulmuşum kendimi

çiğ tanesine ateş iklimleri düşünce

 

 

gecede ölüm mahyası var bize vaadedildi işkence

 

beynimin etime zulmü bu bize vaadedildi işkence

upuzun yatıyorum ranzada, bir bir açıyorum belleğimin karıncalanmış yiv

                                                                                            (huzmelerini

 

ateşi çalmaya gittim onlardan biri olarak ve onlar için

bir gölge gibi geziniyorum şimdi eski söylencelerin yitik sûrelerinde

bilincin ete işkencesi bu, upuzun yatıyorum ölüm açlıklarının haziran vaktinde

 

upuzun yatıyorum  adıma hükm'okunmuş  çün münkir anılandım

diretmişim uzun geceler bir karartma perdesinin ardında demiraskı ve bakırtel  

ölüme kavgaya ve aşka inanıyorum demişim bu yüzden ölümsüzlüğe

bütün öyküm bu üç sözcüğe mühürlü öyküm bundan ibaret

boy boy asmışlar beyazcama doksangün enkazı çehremi

çok sayıda yasaklanmış yayın ve dürbün ve matara ve parka ve zahire

etin  zayıflığındandır kimbilir uzun  gecelerin  kararsız  bir  vaktinde

türkümüzü unutanlar olmuştur damarları kanırtan cereyan cehenneminde

direncimi dipsiz kuyulara attılar allahsız ve kimliksiz ve yoldaşsız bir ceset olarak

ve fakat çoğu birbirini elevermek suretiyle

               diye okudular zayıflığımı bültenlerde

 

bütün öyküm bu üç sözcüğe mühürlü  öyküm bundan ibaret

upuzun yatıyorum ranzada, bir bir geziniyorum belleğimin kurşunî dehlizlerini

uzun yoldan gelmişim kollarımda zebanilerin kanlı tuğrası

direncin dövmesi  saymışım biran unutmamışım boz haki  zulmetlerde

ne bir satır mektup ne bir dal ılgınotu ne bir sayfa kitap

bir gölge gibi geziniyorum şimdi eski söylencelerin haziran vaktinde

uzun ölümlere yatmışım

                          ilk kardelen buz iklimlerine düşünce

 

 

gecede ateş söylencelerinin sesi var bize vaadedildi işkence

 

 

ateşi çalmaya gittim onların lânetlenmiş sureti olarak

 

(ateşi çalmaya gittim eski söylencelerin rüzgâr ufkuna  yazılı hecelerinden

kök çınarlar geçtim ve köpük köpük yelkenlenen başak dönencelerinden

sönmüş ocaklar gördüm paslanmış sacayağı ve bakır leğen

bıraktım  ardımda yağmalanmış kışlakların buzrengi cesedini

kaçgunlara düştüm ay ve güneş altında bir hayalet gibi taşıyarak dağlanmış

                                                                                               (suretimi

 

ve gizledim o eskil tarihimi

yenilmiş kılıçların kendini kanatan kınına

 

  baktım; terin künyesi pas tutmaz dendi ve onların adı terin buhurundadır

kurak çakıl tarlalarına menekşe dikendirler ve teneke kutulara karanfil

hem saltanatlar yıkmışlardır ve payitahtıdırlar imece ülkelerinin

geç ısınır kulakları koyakların yankısına ve en son görendirler dağ ateşini

 

ama kan yuvaya döner ve gecikmiş evlât gibi basarlar bağırlarına

sararmış sayfalara büyük harflerle yazdım dağıttım en ücra köşelere

kan yuvaya döner, bir gün mutlaka diye adlar koydum şiirlere)

 

 

ölüm açlıklarının ortasındayım onların lanetlenmiş sureti olarak

 

uzun açlıkların ortasındayım, kaç gün oldu sanrılar geçiyor gözlerimden

hep aynı çanıltıyla açılıyor mazgal,  açlığımı soruyorlar apoletlerinin içinden

ekmek kokusu sarmış koridoru ekmeğin mayası tuz kabuğu kül

sürükleyerek  taşıyor çuvalı  gardiyan,  hışırtısı  midemi  deliyor

şimdi gül reçeli mi olur balı damlayan şeftali mi köpüğe kesmiş ayran mı yoksa

bütün anneler iyi aşçıdırlar damağımı yokluyor annelerin gül desenli sofrası

genzimde kekre bir tad, her yutkunuşta zifirî bir kezzap damlıyor karın boşluğuma

uzun açlıkların ortasındayım,  nöbetçi kulesinin gölgesi düşüyor duvarlara

 

uzun açlıkların ortasındayım, kaç gün oldu sanrılar geçiyor gözlerimden

şimdi yağmur esecek diyorum şimdi eylül sağnakları kondu avlularında

güçlükle doğruluyorum ranzadan,  ağır ağır yürüyorum pencereye uzanan yolu

gecede karınca yolları var diyorum gökyüzü yıldız gözeleriyle dolu

dirseğimi dayamışım pervazın kıyısına,  demire sürtünüyor çenem

şakağımda takılıyor alnımdan süzülen damla, anlıyorum sakalım uzamış

gecede yıldız düğünü var diyorum ve ay öksüz bir şarkıcıdır şapka açar yıldızlara

birdenbire parolaların değişme vakti, birdenbire yitiyor ışık

gün ışısa diyorum, parmak uçlarımla dokunuyorum karanlığa

uzun  açlıkların ortasındayım,  nöbetçi kulesinin  gölgesi düşüyor duvarlara

 

 

gecede ateş söylencelerinin sesi var, yankılanıyor aykaranlıklarda

 

 

ateşi çalmaya gittim onların lânetlenmiş künyesi olarak

 

………………………..

 

(Ateş Hırsızları Söylencesi kitabında aynı adı taşıyan şiirden bir bölüm)

 

 

 

Plaza De Mayo Anneleri

 

                                                           <<en argentina

                                                            no pasa nada>>

 

künyemde onbeşbin ad okunuyor

hem derin uçurumlardayım hem kör dehlizlerde

her evin temel çukurundayım

                         mezarım belirsiz

 

yedi yıl yirmiyedi mevsim anne

kurudu kanım tank paletleri altında

törenleriyle sirenleriyle çiğnediler cesedimi

gözlerimi kara çaputlarla bağladılar

çaldılar benden günü geceyi

gördüm kaç genç kızın gelinliğini kirlettiler

kaç bebeğin beşiğini sarstı postalları

gördüm anne

çelik miğferleriyle tuttular sabahın kapısını

sorgulara taşındım

mitralyöz tarakaları yaladı

        çiçek tarhlarında çürüyen saçlarımı

 

dinle anne

bir desparesido’nun kurşun geçmez sesiyim

beni bir dağın kıyısında vurmuşlardı

                                 mezarım belirsiz

 

erimiş gözlerinin menevşe vakti

yirmiyedi güz yaşlanmışsın anne

kayısı dallarından süzülen yağmur damlası gibi

       akardı ayışığı boynundan omuzlarına

rüzgar ıhlamur kokusu getirirdi dağdan

ocakta közler ışıldardı

kıvılcımlar uçururdu ateşböceklerinin ışığına

     ölü demire can veren elleri babamın

çocuk gözlerimizde duyardık anne

göçer kemanların çağrısı gelirdi uzaktan

koşar gelirdi ablamın ezgili sesine

    acı aşk şarkıları kır gecesinin

 

dinle anne

bir desparesido’nun ağıt tutmaz sesiyim

beni bir gecekondu avlusunda vurmuşlardı

                                 mezarım belirsiz

 

dumanrengi bir gökyüzü anne

çökerdi karanlık sokaklarına akşamın

oturup camın kıyısına yolumu gözlerdin

kirpiklerine değerdi pervazdan sızan rüzgâr

kulağın kapıda korkuyla ürperirdi yüreğin

dışarda kar anne karda ayak izleri

neyi anlatırdı geceye bırakılan kâğıtlar

onlar hiç ana sütü emmemişlerdi

ve anaları hiç oğul emzirmemişti onların

birağızdan söylenmemiş türkülerle ışıyacaktı

gün bizim sokaklarımızdan akacaktı kentlere

dinlerdi gözlerin iri iri açılırdı

 

bugün haftanın dördüncü günü anne

son perşembesi eylülün

mayıs meydanı’nda ilk çiçeklerini açıyor bahar

ve başörtün

ülkemin mavi kelebekleri gibi

    dalga dalga uçuyor saçlarında

 

bir öfkenin öce yargılı sesisin anne

sarmışlar çevreni sırmalı kollarıyla

parmakları tetikte dirsekler kenetli

kaçırıyorlar gözlerini gözlerinden

gizlemeye çalışıyorlar yüzlerini

susturmak istiyorlar acı aşk şarkılarını kır gecesinin

silmek yok etmek istiyorlar kardaki ayak izlerini

seni yirmiyedi güz yaşlandıranlar

sana plaza de mayo’nun delisi diyorlar anne

çelik yelekleriyle uykularını basıp

     gelinlik kızlarına saldıranlar

sana perşembe’nin delisi diyorlar

 

bugün haftanın dördüncü günü

ilk perşembesi ekim’in

mayıs meydanı’nda yuvalarını kuruyor kırlangıçlar

ve senin yumruklaşan ellerin

tıpkı sonsuz toprakları gibi ülkemin

   doğacak günü taşıyor avuçlarında

 

bir acının sevince yazgılı sesisin anne

yolumu bekleyen gözlerin

   bir daha göremeyecek karda savrulan atkımı

o emekçi ellerinle saçlarımı saramayacaksın

ama üzülme

gölgemin değdiği duvarlardan

   tülden bir esintiyle geçecek mayıs sabahı

gün gelecek

sevinçle savurarak sigara dumanını

şarkılar söyleyecek fabrika kapılarında kardeşim

ve sen her Perşembe geleceksin

ve mezarımın toprağını hep gizleyecekler senden

 

bugün dördüncü günü haftanın

acıyı ve özlemi

umudu ve öfkeyi çağırıyor mayıs meydanı’nda toprak

duy çağrımı

ağarmış kızılderili alnınla gel anne

yorgun bilekleriyle ayaklarının

yurdumun uçsuz bucaksız pampaları gibi

   üretken öpülesi ellerinle gel

toplumezar çiçeklerinden topla türkümü

türkümü söyleyen melez sesinle gel

listelerde onbeşbin kayıbım anne

onbeşbin ölü

onbeşbin kayıp

 

                              Eylül-Ekim   1983

 

 

(Ateş Hırsızları Söylencesi’nden)

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön