Engin Turgut (1957)

 

 

Kalmıştır

 

                                   Sevgili Solmaz Aksoy için...

 

siz kederin gözlerine sığmazsınız

yazgıdan yumuşak bir şey kalmıştır!..

 

hangi kalp bir mektuba sığmıştır

dünya nafile, oyun dışarıda kalmıştır!..

 

bu yüzleri aynalarda bulamazsınız

kapılar kapanır, anlam size kalmıştır!..

 

o bildiğimiz sancılar gelir, yalnızlığa dalarsınız

aşkı ıssız, kalbi kırık bir mektup kalmıştır!..

 

rüzgar böyledir, ışık ısırır,anlamazsınız

geceden yorgun, ipekten ince bir yol kalmıştır!..

 

mazi böyledir, yeni hatıralar yaratırsınız

rüyalar kemirir yazıları, susmanın hançeri kalmıştır!..

 

sevişmek böyledir, yaraya kabuk bağlarsınız

deniz biter, sahilde bir balık kalmıştır!..

 

aşklar böyledir,saçlarınızı yağmur sanırsınız

şarabın sözleri sonsuz, size gitmek kalmıştır!..

 

Yazlar böyledir, gecenin mürekkebine dağılırsınız

renkler yorgun, pastel dalgın kalmıştır!

 

hayaller böyledir, gürültüler bırakırsınız

kelimeler susuz, yokluğun gölgesi kalmıştır!..

 

anın muhteşem derinliğine bağlanırsınız

elimizde kala kala hayallerimiz kalmıştır!..

 

hayat böyledir,düştüğü yeri acıtır

aşk,adresinde yoktur, sesinizde veda kalmıştır!..

 

                                              

(Milliyet Sanat, 437)

 

 

 

Hiçlik Ağıtı

 

hepimiz gurbetimize yakışıyoruz…

 

Bedeniyle susayanlar, kalbiyle çıldıranlar, her şey çabuk  

unutulur diyenler, aşk yırtılır, kalbimiz de yırtılır! Ey rüyalarımın 

güzel çocuğu, yüzüne baksam görünür yüzümün yağmuru.  

Görülmüştür gözlerimin aşka bakan dalgınlığı…Kelimeleri küçük

melekler bilip, deli ıslıklar biriktirip ağzımda, ormanın içinden

geçiyorum…Gökyüzünden başka bir lunapark daha var mıdır?...

 

Pötikare bir aşk duygusu eğitiyorsa beni, eskimeyen bir 

annenin, zarif bir sızının içine dönebilirim. Göl kenarı izcisi, likör 

bir çocuğun büzülen alt dudağıysam, kuşlara kanat takmakla 

yorulmuyorsa kalbim, kederimden geçilmez!..Bu bir çöl 

yalnızlığı…Hıçkırıyor kalbim. Annem müşfik güneş, buğunun en

yakını. 

 

Ne çıkar, ne çıkar, kelimelerle taranmadık mı?..

 

Hangi taşın altını kaldırsam içimi açarak bakarım. İçim size   

kocaman bir yara…Gidenler ah!..Küserek öldüler…Canı

çıkmasın diye sözün, söz verdik, canımızı yırttık da geldik!

 Gözlerinin günahını aldım,gözümüzden düştüler… Bu birkuğu

dansı. Gece ne güzel sekiyor…Sesimi biriktiren orman

ellerimden kaydı. Ah! o büyük sözler, utanırlar küçücük 

kelimelerden…Dinmiyor şuramda yaşayan sızı! Her şeyi bir 

serçenin gözünden gördüm, her şeyi serçe parmağımla  

öldürdüm! Gül dikeninde gökyüzünü ararken, bir çocuk dayamış

sırtını kalbime yüzümü seyrediyor…Denizin sesini topluyorum,

başka bir eda buluyorum kendime…Cebimde ısırılmış güneş, ay 

çiğneyerek yürüyorum…Ah, kimsenin kimsesiz kaldığı,

kimsenin kimseden geçemediği derdimsin.Bir yaz daha geçiyor

yazların içinden. Ezilmiş bir harfin gölgesi sokaklarda…

 

Ne çıkar, ne çıkar, o büyük boşlukla yıkanmadık mı?...

 

(Şiir Ülkesi, 1)

 

 

 

Yazdı, Bitti!

 

Mutsuz, ipeksi, kırılgan bir şeydi, yaz!

Ruhumuzu nereye taşısak yazdan

kurtulamayacaktık. Şapkanın dalgın-

lığından başka neydi ki yaz! Omuz-

larımızdan  sarkardı sarışın bir ince-

liğin boynumuzda açtığı rüya. Kaçır-

dığımız tanrının ıslığı yaza nı ayar-

lıydı kimbilir belki de yaz yorgunu

bir hayatın karnından yuvarlanan

çakıltaşlarıydık!...  

 

Aşkın yüzümüzle buluşmasında daha

kederli ve daha yalnızdı yaz! Çünkü

hep  yaz çocuğu bellediler bizi…Ve

bu yüzden yaz, ormanın gözünden

kaçtı. Yaz bunu da atlatır biliyorum,

yaz duygusu kimseden saklanmaz bu-

nu da biliyorum peki ama nerden geliyor

boşluğun o müthiş zarif tadı!

 

Yazın rüzgârı ardına kadar balkon. Bak

nasıl da sığınıyoruz kendine gecikmiş

bir aşkın oyuncak saatlerine…Cumbalı

ama tuhaf bir ev kokusuydu ve öpücük-

lerle eğitirdi ayrılığı yaz! Ve fazla hatıra-

dan boynu bükük birden yaşlanırdı ağaçlar…

Aşk ve yaz o ilk şaşkınlık! İkisi de

düşleriyle gelir ikisi de çabuk biterdi…

  

(Milliyet Sanat, 341) 

 

 

 

 

Denizin Nefesi

                                        Sevgili Öznur'a

Esmerliğini uzak dağların tenhasından almış,
parmaklarının ucunda gezdirdiği keder antik
çağdan, bir elma gibi gülümsüyor, sanki bir
mektup olsa içinden gökyüzü çıkacak, zarfı
yırtmadan açarsanız, üzerinize ırmaklar
dökülecek, pul kadar gövdesi var inceliğin,
işte söylüyorum : hayatı şımartmak ve baştan
çıkartmak bayan rüya için hiç zor değil! Bir
buğday sapı kadar kırılgan, bir denizin
yumuşak teni kadar pürüzsüz elleri var,
bütün eller içinde onun ellerini tanıyabilir,
gözlerinin ceylanına dokunabilir, ruhunun
terasında ıssız bir kuşun kalbini okşayabilirsiniz!...

Sanki vakitsiz bir gece kraliçesi, sanki gecelerin
çıplak derin sıkıntısı, tıkırtısı damlayan aydınlığın,
koynunda incir yetiştiren, hayallerini Çengelköy'ün
denizinde yüzdüren, yüzünün aleviyle ışığını
bakışlarımıza boca eden eşsiz bir gül yarası,
altdudağında yakıcı bir yazın anısı iştahla susuyor,
bir kayık arzuyla koşuyor sularda, güneşin ormanı
ısırdığı gün görmüştüm onu, bir ağacın da gurbet
olduğunu öğrendim, bugün deniz postanesinden
bir mektup aldım, boynuma sarıldı şaşkın bir su,
bir balığın da gurbet olduğunu öğrendim, sanki
bir aşk hatırasıydı Nila! Nila onun yalnızlığını
nerede olsa bulurdu, çünkü Nila'nın kalbi asla
uyumazdı! Bayan rüya esmerliğini sonbaharın
eskimeyen yapraklarından almış, küçük ve mahcup
gamzeleri sanki bir kuş cıvıltısı, yüzünde hayata
pervane bir yaşam sevinci, sanki üzgün bir karıncayı
evine götürüp onun hayatını kurtaracak kadar
içli birisi!.. Yüzünden bilge bir kedinin uykusuzluğu
sarkıyor, sırdaş, arkadaş, gönüldaş birisi!

Esmerliğini aşka sürgün kıyılardan almış, mavi
bir mektubun en mahrem yerinde mahsur
kaldım, denizin nefesi hâlâ gül kokuyordu!... 

(Adam Sanat, Ocak 2001)

 

Arkadaşım Mavi

                                Sevgili Alihan Irmakkesen için

Babil'in eskimeyen diliyle yıkansak seninle
inceliğimizi giyinsek, dayansak arkadaşlığın kapısına
Göğün ısrarıyla geceyi yorgun düşürsek
Eski bir lezzetti günah
Kederli bir serçeydi kalbimizin ötüşü
Zaman annesizdi, unutmadık masallardaki
çocuğun masmavi bakan gözlerini
Kokumuzdan şarap yaptılar, unutmadık on yedi ağustosu
Kolu kanadı kırık bir sandalın deniz diye diye inlediğini
Güneş kibirliydi, su dalgın, ruhumuz kilitli
Gül kustuk, hasta yatağından uyandırdık ıssız rüyalarımızı
Ağaçlar yağmura acıkırdı, üzgün bir evdi sessizliğimiz
Süt kokardı dualarımız
Bulutlarını bana bağışla
Ellerinin ışığını göster
Bu deli ve ıslak yüzümüz adamı öldürür
Uçurur beni iyiliğin koynunda beslediğin yaz
Beli ince bir rüzgârın boşluğuna dolandı yaralarımız
Ah, doğumun o sıcak kalbiyle sarıldık birbirimize! .. 

(Varlık, Ocak 2001)

                                              

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön