Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984)

 

 

Kokmuşlar Mezarlığı

 

güneşse güneş benim beyoğlubeyler
topraksa toprak benim beyoğlubeyler
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
eski saraylarda bu yeni saltanatlar
saksılarda çiçek diye kızgın namlular
demirin kömürün petrolün kalleşliği
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
kayguysa kaygu benim beyoğlubeyler
bayramsa bayram benim beyoğlubeyler
                     ya siz kimsiniz

kentlerin göbekleri suların en kadını
kadının en körpesi sofraların padişahı
bir şey var anlamadığım bu yasaklarda
ben güldükçe neden karartılır ışıklar
duvarlar yükseltilir köpekler kışkırtılır
kundakta bebek suçlu tarlada tohum
bir şey var anlamadığım bu yasaklarda
umutsa umut benim beyoğlubeyler
                     ya siz kimsiniz

bu kokmuşlar mezarlığı imamlar sofrası bu
omuzlardan omuzlara bu korku tapınakları
akşamla kargalarla nargilelerle
leblebici bakkalbaşı minder minder üçotuzüç
bir şey var anlamadığım bu yezit yalanlarda
yarınsa yarın benim beyoğlubeyler
barışsa barış benim beyoğlubeyler
                     ya siz kimsiniz

kimsiniz ey şimdi müzelerde yerleri belli
eski beyler yeni beyler bey eskileri

 

(Kavel’den)

 

 

Akarsuya Bırakılan Mektup

 

            incecikti
            gül dalıydı
            dokunsam kırılacaktı
            dokunmadım
                      kurudu  
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç  
o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç 

 

Filizkıran Fırtınası

 

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
evler yemen türküsü
             sokaklar seferberlik
öyle bir gariplik ki
                öyle bir tedirginlik
yaz başında güz sonrası

ayvalar çiçekteydi
       güller daha tomurcuk
açıl demişti güneş
      açılmıştı kıraçta kış elmaları
çözül demişti güneş
       çözülmüştü yılanlar karanlık odalarında
dallarda yuvalar tüy kokuyordu
       düğünçiçekleri şenlikli
 

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
ne dal kaldı ne tomurcuk
yerden yere çaldı otları ağaçları
              insan yüzlü bir korkuluk
üşüdüm dünyalarca
       baskın yemiş bir kent gibi üşüdüm
sergen etti filizleri sapsarı bir karanlık
              bahardan kışa düştüm
 

acılı günler gördüm
sığdıramam bir tek günü bir koca yıla
geceler geçirdim yoz kentlerin bulvarlarında
               nice baharları kışlara gömdüm
uzak düştüm yelinden yelvesinden acılı yurdun
uzak düştüm umudundan mutundan
                yomundan uzak düştüm
bunaltının böylesini görmedim
 

severim fırtınanın her türlüsünü
ormanlar uğultulu sular dalgalı
severim filizkıran fırtınası'nı
        kırıp kanatmıyorsa sevincin türküsünü
nerde benim baharım
               dalım yaprağım nerde
gece çökmüş üstüne kerpiçsel yalnızlığın
       sanki kaplan pençesinde bir manda böğürtüsü
ne kuş kalmış ne çiçek
ne kırmızı ne yeşil
sapsarı karanlıkta yerler bahar ölüsü

 

 

 

Öteki Yalnız

hep aynı köşede karşılaşırdık
gözlerini koyacak yer bulamazdın
ne güzel çekingendin titrerdin
çantan sefertasın eldivenlerin
gitmek istemezdin ama giderdin
bir sen kalırdın kent silinip giderdi
ayaklarım dolaşırdı düşmezdim
saata bakardım hep yedibuçuk
yumruğumu kaldırıp bağırasım gelirdi

bu hiç sevmediğim kupkuru kentin

nasıl da bağlandımdı akşamlarına
beşbuçuk en sevdiğim saattı
kaldırımlarda ışıkları severdim
kabarık saçlarıma kar yağardı
kar güzeldi herkes her şey güzeldi
durakta bir ben bir yelpikli kestaneci
pastacının pikabında bizim şarkımız
berberin kanaryası bizi öterdi

arabalar renk renk geçerdi çalımlı
en güzeli seni getiren otobüstü
maviydi yumuşacık bir yamuktu
lâstikleri kadifeden sanırdım
beşbuçukta seni alıp gelince
otobüs dolusu gözlerini görünce
gecelerim gibi gözlerini görünce
oteldeki yatağım kahvedeki masam

ıssız sokaklarda ayak seslerim
kaldırıma oturup ağlayasım gelirdi
ikimiz de yalnızdık bunu saklıyamayız
çalışmak zorundaydık dağılamazdık
evsiz edemezdik yüreğim sana yetmezdi
hem belki hep senin olmayacaktı
geceleri kapımızı çalınca korkuların
yoksul pencerende zavallı sardunyalar
ben kendime kıydım kurtulamadım
sen kendini yaktın daha kötüsü
sana son yazdıklarımı okuyabilsem
ah bir okuyabilsem, ağrımı duyabilsen

o durakta neler kimler ağlamıyor ki
 

 

Acılara Tutunmak

 

acı çekmek özgürlükse

       özgürdük ikimiz de

o yuvasız çalıkuşu

        bense kafeste kanarya

o dolaşmış daldan dala

            savurmuş yüreğini

ben bölmüşüm yüreğimi

       başkaldıran dizelere

                             

kavuşmak özgürlükse

       özgürdük ikimiz de

elleri çığlık çığlık

           yanyana iki dünya

ikimiz iki dağdan

iki hırçın su gibi

            akıp gelmiştik

buluşmuştuk bir kavşakta

unutmuştuk ayrılığı

yok saymıştık özlemeyi

        şarkımıza dalmıştık

mutluluk mavi çocuk

       oynardı bahçemizde

 

aramakmış oysa sevmek

özlemekmiş oysa sevmek

bulup bulup yitirmekmiş

          düşsel bir oyuncağı

yalanmış hepsi yalan

sevmek diye birşey vardı

      sevmek diye birşey yokmuş

acılardan artakalan

           işte bu bakışlarmış

kuğu diye gözlerimde

       gün batımı bulutlarmış

yalanmış hepsi yalan

savrulup gitmek varmış

       ayrı yörüngelerde

 

 

acı çektim günlerce

acı çektim susarak

şu kısacık konuklukta

deprem kargaşasında

yaşadım birkaç bin yıl

      acılara tutunarak

acı çekmek özgürlükse

          özgürdük ikimizde

 

 



 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön