Hilmi Haşal (1954)

 

1954 yılında  Kırcali’de (Bulgaristan)doğdu. İlk, orta  ve mesleki eğitimini orada tamamladı. 1973 yılında ailesiyle birlikte 'Serbest Göçmen' olarak Türkiye'ye geldi. Bursa'ya yerleşti. 1968'den bu yana yazıyor. İlk ürünleri Bulgaristan'da yayımlandı. Yazdıklarıyla; Oluşum, Dönemeç, Somut, Milliyet Sanat, Varlık, Şiir-lik, Biçem, Yeni Biçem, Dize, Akatalpa, Defter, Bahçe, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Kavram Karmaşa, E, Virgül, Yom Sanat, Kitap-lık, Sonsuzluk ve Bir Gün gibi dergilerde görüldü.

Bursa'da, bir arkadaş grubunun katılımıyla, Ramis Dara yönetiminde çıkan, Yeni Biçem dergisinin, kuruluşundan kapanışına değin, (72 sayı) yayımlanmasında etkin rol üstlendi, uzun süre Yayın Yönetmeni Yardımcısı olarak görev yaptı. Halen, aynı arkadaş grubunun, Ramis Dara yönetiminde, Melih Elal’ın sahip ve sorumluluğu altında çıkarmakta olduğu Akatalpa dergisinin yayınına katkıda bulunuyor. Değişik edebiyat dergilerinde ve sanal yayınlarda (internette) yazmayı sürdürüyor. Mudanya’da yaşıyor.

Şiir kitapları: Denge/Sizler Adına (EÖP Yay.,Ocak 1991) Elektronik Yalnızlıklar (Biçem Yay.,Haziran 1992) Yol Boyu Notları (Yeni Biçem Yay.,Ekim 1993) KozmikAşk Suçu (Suteni Yay.,Ağustos 1995) Venüs'le Aşk (Ekin Yay.,Haziran 1997) Son Siren Kuşu (Altın Koza Yay., Ekim 2000) Dağınık Düş Sepetleri (Güldikeni Yay.,Ağustos 2001) Yanık Söz (Hera Şiir Kitaplığı, Nisan 2002) Yaralı Gümüş (Yom Yay., Nisan 2004)

Deneme-inceleme: Şiir Seddinde Kronos (Yom Yay., Nisan 2004)

 

 

Kopuşma

 

an gelir; taşıyamaz karın yükünü dağ

             kurt uluması, kuş pırlaması bahanedir

             düşer çığ

 

             dağ mı yenilmiştir, çığ mı… bilinmez

 

             kurt şaşkın, kapılıp gömülür büyüyen topa

             kuş, ödü paramparça uçar en yakın vadiye

             buzun ve karın felaketine uğramıştır zaman…

             dağ yerinde kalır

 

an gelir; taşıyamaz bal meyvenin yükünü koca dal

             güneşin okşaması, rüzgârın esnemesi bahanedir

             kopar bağ

 

             salkım mı yenilmiştir, çiy mi… bilinmez

 

             arı şaşkın bakakalır, gümeçten büyük toprağa

             bozgunudur ağı yırtık örümceğin, sarkar tuzağı

             ısının ve esimin felaketine uğramıştır zaman

             güneş yerinde kalır

 

an gelir; taşıyamaz eskiyen yılların yükünü sığ düşte Sal

             olan olmuş çiçeğe, nektar-petek öyküsü bahanedir

             kurur zaman

 

             yaşam mı yenilmiştir, çiğ mi… bilinmez

 

             ölüm en acı ıssızlıktır, gezegen simsiyah an: gece artık

         

             ay kafesinde kalır

 

             tozlanır zaman, eskimeyi sürdürür Hayalci

 

 

 

 

Harf Pervanesi

 

Tutuk tümcesi zamanın, taştı dipsiz kuyusundan
şimdi şaşkınlığımla başbaşayım; sarsıntı sürüyor
dünyanın kendisi değil bu görünen; aynası aklın

yüksekler mayınlı bulut, uyuyan çatlak mor leke
alçaklar yurt yarası, köstebeklerin oyduğu gerçek
yutmuş paslı çelişkileri; geri sayım korkusundan

katlanmaktayım giz mağarasına kumral bir dağın
buruk tümcesi hayalin, taştı göksüz soluğundan
kırptı günleri acı harf pervanesi; çarpıntı sürüyor.

 



 

 

 

Üçüncü Yaka

 

Boşuna izlemedi zor harfler zor heceleri
geceler gündüzlere çengellenmedi boşuna
sanki bir nehir kendinden kendine aktı önce
-her nehir gibi- sonra koptu kolları, şaşkın
delta yakınlarında, o bildik durgunluğunda
sustu en derin oyuğuyla en sığ yüzey yatağı
öyle uzaklaştı gölgelerin sesi bildik ölümden
öyle üredi varsıllaşması gezegenin, evrildi
yalnızlığı kötü belleyen kalaba geçmişlerde
-son damla okyanusa düşmüştür ya işte öyle-

-kururdu çocukluğunu çıkamayan köyler-
anneler reçel yaparken telaşı sarı güzlerde
gönlündeki kısa ömürler için eğrilmiş iplik
yanıtlarca, unutmayı kışa hazırlık sayarlardı
hep en uzun günlerde gizlenirdi acı haberler
anneler kalaylı hüzünler eritirdi kazanlarda
hiç kimsenin bilmediği süt meyvelerinden
hiç kimsenin bilmediği avlu saatleri akardı

anneler güneşi emzirirdi lal memelerinden
barbar erk köşecileri ağu ekerken yarınlara
masum bir karanfilin ağlamasıydı, geçmiş
geleceğin ayak basamayacağı denli yar’dı

bir nehrin üçüncü yakasıydı, hali annelerin
üçüncü ölüm olurdu ziynetler, tütsüler içre
mor deryaların birbirine eklenmesi, avuntu
yiteceği delta ağzıyla varı-yoğu boşaltandı

kavuşurken açıklara, su zaman mıydı, yazgı
köpük mü, anneler huzur kotarırken yasıyla
ufuklarına hiç kimsenin bakamadığı sılada
boşuna savmadı gündüzler o hırsız geceleri
her yeni doğum sonrakini tetiklerken, ve acı
ölümlere akarken doğa, amansız; hızla hazzı
tuzak kılarak, buyruğunda ruhsuz saliselerin
ağıt makamında, tanyeri enkazı kalırdı nice
-yenik çağın çığ şavkıydı bilenen su, ağır an-

 

 

 

 


Lethe İçin Üç Yazıklanma

 

Su Adağı



Tam da ömrümün güz kapısında
duydun sezimi, Lethe
ve dedin ki, “kutsaldır bir kadınla bir erkeği
buluşturan su, göğün görkemi orada
dedin; dağ orada, gizin gücü, gücün gizi”
öyle vurdun beni, Lethe, bilgisizliğimden
girdin mantık barınağına aklımın, söz bağına

iki kişinin yunduğu ırmaktır gizil susku
varır ya o haz dalgalı okyanusa, sonunda
harika ve şahika avuçlarına evrenin, Lethe
“bir kadınla bir erkeği buluşturan su sıcağı
kokularının karıştığı galaksi; yatak”, dedin
ada
ölümün yadsındığı, hatta unutulduğu cennet

ama tatlar da kalır anı madeninde zamanın
ve dedin ki; “kutsaldır ezelden
‘bir’ olabilen ‘iki’
‘bir’ erkekle ‘bir’ kadın, bir’de toplanır
orda kenetlenir, ‘tek’ olur ya...”
en eski masal; nirvana uykusuna çıkış yolu
ten ve tin tütsüleri, Lethe
sudan gelen ezgi rüzgârında çoğalır ya, dedin

ve dedin ki; sırılsıklam harflerle varılır
sabahlara, kösnül rüyalardan çıkılınca
geçkin bir kızın utangaç heyecanıyla
yalnızlığına sığınan bir ağaç gibi, Lethe
heceler toz mu sim mi yağar habire
dirimin sonuna güya, ama son yoktur
hece uyruğunda son ıslak bir beyazlık
çılgın, asi, unutuş boşluğunda aka aka
öptün de geçti ateş sanrısı an’ın, Lethe

ve dedin ki; “suyumuzdan oldu olan...”



 

 

 


Durgun Ayna

Cismimden cismine geçeyim
kül sesimden gül sesine
amber esintine, çorak terimden
kalbimin ilk harfi ol, Lethe
hüznümden lal ufuk sevincine
kan harfi, ışık harfi, su harfi

ölümün bittiği yerdeyim say
cennetimin ilk meleği; Lethe
aşk bu kadar desinler, sürer
iki cihanda o çile adresi, son
nokta, zerre ereği yoktur öteye
masum dün içre mahşerdeyim
kalbimin kılavuzu ol, çöl yıldızı
- Mecnun’u Leyla’ya çıkaran-
büyülü yeşil ateş, bende ol, Lethe
görüntüm kof, sözüm kum artık
harflere küskün aynadır dünya

nefesimden nefesine geçeyim
yalın usumdan gürbüz usuna
berrak tinine buruk tinimden
ezgin biçimden yazgı biçimime
büyülü endişe ırmağı, bende ol
çatlasın ayna, taşsın siyah bent
yeraltının dip cevheri, Lethe
elmas hali ne, altın, zümrüt ne
geçmiş ağır her şeyden; işte
an suyudur içmiş bulunduğum
unutuş iksirin, ah, bu şiire yeter.



 



 

 

Duman Sesi

Ben bu aşkı çok yerinden bilirim
korku yağar yanık zamanın üzerine
güneş yağar alık kürenin üzerine
yalan yağar deli gerçeğin üzerine
dirimin tüttüğüne inanırım an’da
şiire inanır, göktanrıya inanır gibi
ben bu aşkı kendimden bilirim

incinmişliğimden, inci im dertten
kör olurum, kör giderim naçar
kezzap yağar kalbimin üzerine
göremem, sır içre sır tutar dilim
susarım bir dumanın ortası gibi
düş değsin yeter ki ak kâğıtlara
ondan bilirim bu şiirin mayasını

put kesilirim yalaz tez çökmesin
hiçbir şeyi kalmasa yangının
sözcüklerin isi kalır geriye
bir yalaz ki o, ezelden ebede
kundaklanma işaretidir an’ın
yarın yağar dün külünün üzerine
ben bu aşkı sizden bilirim.

 

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön