Hüseyin Avni Cinozoğlu (1955)

 

1955 yılında Karabük’te doğdu. 1972 yılında Safranbolu Lisesi’ni, 1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre aynı fakültede doktora, İktisat Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Enstitüsü’nde yüksek lisans programlarına devam etti.

Şiir ve şiir üzerine yazıları 1978 yılından başlayarak; Saçak, Hakimiyet Sanat, Sesimiz, Mavera, Varlık, Oluşum, Türk Dili, Çağdaş Türk Dili, Damar, Karşı Edebiyat, Kıyı, Sanat Olayı, Bakış, Uğraş, Yaklaşım, Kaşgar, Yaşasın Edebiyat, Şiir Ülkesi, Yeni Biçem, Akatalpa, Dönemeç, Hürriyet Gösteri, Ünlem, Dize, Mor Taka, Mühür, Kitap-lık, Bizim Şehir, Şiiri Özlüyorum,  İnsancıl, Yeni Binyıl, Islık, İle, Edebiyat ve Eleştiri, Kum, Cumhuriyet Kitap, Deliler Teknesi, Mavi Liman, Sonra Edebiyat dergilerinde yayımlandı. Seçme şiirleri Bir Albatros’un Düşler Defteri (2006) Kül Yayınları’nca yayımlandı. Yayımlanmış 17 şiir kitabı var. Şiir ve edebiyat üzerine düşüncelerini içeren Lirika’ya Akan Irmak (2007) Yalınses Yayınları’ndan çıktı. Yayına hazır, bir kent monografisi, roman,  oyun , belgesel senaryoları, öyküleri var. Safranbolu’da yaşıyor.

 

 

 

Son Düello

 

İdam edilen bir anarşistin

Son sözlerini

Cellat duymaz belki

Ama kabarır dünyanın bütün denizleri

Birbirine eklenir dalgalar

 

Belki intihar eden bir şair de

Ünlenir yarın çıkacak gazetelerde

Anarşist zirvesinden seyreder  dağın

Dağın eteklerinde takatsiz kalmıştır şair

 

Ne kahramanlık nişanı

Şeref madalyası

Zilletle terbiye ederken hayat

Kalmamıştır ricat için son bir mevzi

 

“Şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara “*

 

 

*: Ahmet Telli

 

 

 

Atları da Vururlar

 

yüreğimi kanatan bir sedef hançerdir hilâl

güneşin yıkadığı bulutlar ufukta mercan adaları

bakır maşrapalar mütevekkil sebiller

ulu dağlar inzivaya çekilirdi

yanık yemen türküleri gelirdi çöllerden

 

ve gümüş kabzeli silâhlarımız vardı

yengilerin mutluluğunu yaşardık gökyüzünde

denizlerde

uzaklaşırdı gözlerimizi kamaştıran şelâle

yalnız zamana yenildik

uçurtmalarımız paramparça oldu

atlarımız rahvandı

mor geceden yıldızlara uçardı

 

bir nar çatlar gökyüzünde yıldızlar üşürdü

sönerdi dünyanın en yalnız deniz feneri

lâmbalar kısılır heyulalar doğardı dağlarda

gözlerimize kurşun yüklü deryalar boşalırdı

mahyalar yağmur kandilleri karanfil saçlı kadınlar

kasırga dönencesiydi yaralı kuşlar gökteydi

Yusuf’un kanlı urbası gösterildi kaç kez Yakup’a

kaç Yusuf çarşı ortasında vuruldu

 

benim kederli ellerim tanıyor bu bakır maşrapayı

bir kasaba beyiydim deniz şehre sürgüne gönderildim

atlarımız rahvandı ay doğardı

bir dağ horozunun feryadıyla

akşama biraz daha tenhalık verirdi trenler

sisli göllere benzerdi dünya

ben bir kasaba beyiydim bir şehrin orasında vuruldum

 

melezdir dünyamın en iyi denizcileri

çoğunun gönlünde bir kekik tufanı vardır

gökyüzünün ecesidir tanyeri

atlarımız rahvandı yeleleri bulutlara değerdi

 

 

Gölgesiz Kandil

 

öylesine geniş maviydi

azaptan sonraki gökyüzü

çarmıhta bir damla kan pıhtısıydı İsâ

ruhu gökyüzünden daha genişti

 

buzdan güneşlerde ısınır

kölelerin altın zincirleri

ağır bir vebal gibi taşırdı şehir

divaneydim sarp dağlara giden yollarda

 

erken azat olan çocuklar mutlanır

Yusuf güzelliği her bedevide

kırk aynada taransın saçlarım

kalbime bir ışık ay imrene yıldız imrene

 

Mardin Kapı’da ağlasa bir çocuk

dilek tutar Süryani

bir çarşının gümüş anahtarını ister

toprağa düşüp ölen bir buğday denesini

 

kahır dağları göçmesin yüreğime

içime doğacak sevinçlerim olsun

Tur-u Sina’da ışır kandilim

yol benim artık yolcu sılaya dönsün

 

zannımca Nuh’un gemisi kadardır cihan

yalnız yürüdü güneş batmadı ufkunda

gördü yıldızların dağlardan büyük olduğunu

zincirleri çözüldükçe ışıdı zindan

 

kanayan kalbimle kına yaktım ellerime

ulduzlu dağların şafak bekçisi

İsâ’dan önceki bir çarmıhı taşır

terk eder en son cehennemi

 

Fırat mı alıp götürdü

Harput’un eski güneşini

bir ümmiyle bir çobanın kalbinde

güzelleşen kandil geceleri

 

yalnızlık olmasa bir yanı boş kalır insanın

dağların dorukları yalnız kalır ulduzlar olmasa

odalar gizlenmek için değildi o zamanlar

hayat bir dertli dolap değildi

 

‘Tanrı misafiri’ bu sözü unuttu mu şehir

gecedir tipi kar boran fırtına vardır

belki bir gurbeti gezdirir içinde insan

ne kadar koşsa da yol bitmez bazen

 

 

Yusuf’un Çile Odası

 

hançer iyi seçmeli saplanacağı kâlbi

babamın matemi Yakup’un gözyaşları

kıskandılar on iki yıldızla süslü tacımı

kuyuya attı beni kardeşler

 

hafife almayın deli yaftası asılı boynumu

darağacı yadırgadı bin kez asılışını

şehrin meydanında seyretsin beni o güzel bedevi

kahkahadan başka hüneri olmayan ahali

 

ah! neden taşar her ağladığımda Nil nehri

o şehrayin kör etti gözlerini Züleyha’nın

çelik duvarlar öremedim yufka yüreğime

açtım kırk kapıyı buğday verdim kardeşlerime

 

yüreğinde kartal pençesi

yüceleri yüceleri göze alan abdalın

hakkımda vur emri çıkardı haramiler

bir yandan kanlı gömleğim bir yanda kurtlar sofrası

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön