Kemal Özer (1935)

 
Ağıt
 
annem mi bir kadın
geciken bir kadın gece yatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
üsküdar'la istanbul arasında
 
babamdı sakalıydı babamın
bir akşam göle batırdı
çıkmamak üzere bir daha
hepsi de ekmek kokardı
sayısı unutulan parmaklarının
 
akşam bir attır bütün ülkelerde
serin esmer bir attır
terkisine çocukların bindiği
 
 
 
 
 
Her Soluk Alışta
 
Kaldırın bugün
ne kadar engel varsa
güneşle aranızda,
elinizin değdiği her şey
gökyüzü koksun
 
Türkülerle doldurun göğsünüzü
açılın kırlara çiçekler devşirin
kolan vurun ağaçtan ağaca
her soluk alışta duysanız bile
o zonkloyan hüznü
 
Bugün ilkyazın ilk günü
 
 
 
Onların Sesleriyle 1
 
bir yolculuk daha başlıyor ozan için. Elinde
bir tek sözcük. Bir dalga ucu, yürüyen
kalabalığın denizinde. Belli değil kimin
ağzından çıktı, nereye taşıyacak hangi titreşimi.
Belli değil, çünkü bir salkımın taneleri
nasıl benzerse birbirine, tıpkı öyle
söylenenlerin de söyleyenlerin de her biri.
 
Bir tek sözcük bile olsa ozanın elinde
biliyor ki çıkılan yolculuğun sonu
o sözcüğü söyleyene varacak, o sözcüğün
taşıdığı titreşime. Çünkü döktüğü ter
sözcükler arasında yürüye yürüye
dönüştürecek onu da o kalabalıkta
sesini sokaklara taşıran birine.
 
 
 
Onların Sesleriyle 2
 
buluşuncaya kadar orda burda savrulup duran
                   binlerce başıboş anı
 
       kimi çoktandır çağrışımı eksik sözlerle
             söyleyenden yoksun bir şarkı
                  
                 kimi darmadağın bir düş
belli değil hangi göze nasıl bir uyanıştan yansıdığı
 
       niye bırakıldığı unutulmuş bir karanfilden
              kiminin bir kaldırıma sızıyor ışığı
 
           kiminde her darağacından bir şafak
her ağıttan biz dize, her yıldönümünden bir yankı
 
   artık ne darmadağın ne unutulmuş ne eksik           
hiçbiri sahipsiz değil onların sesleriyle buluşalı
 
 
 
 
Onların Sesleriyle 3
 
 
ileriye doğru itildiğini duyacaksın sen de
daha dünyaya gelmene bunca yıl varken,
duyacaksın daha ilk soluğu ciğerine çekmeden
senin için de söylenmiş olduğunu o şarkıların.
 
Üst üste konan taşlarla bir duvarın nasıl
yükseldiğini görmeden daha, anlayacaksın
sözcükler değildi o şarkılarda sana ulaştırılan,
onlar için atılmış adımlardı, yürünmüş yollardı.
 
Bileceksin, söylemeye daha başlamadan,
sesinde bir güneş taşıdığını bugünden yarına,
bugünden yürek yüreğe geleceksin söyleyecek olanlar
yarın söylemeye daha başlamadan o şarkıları.
 
 
Yürüdükçe Öğrenmenin Şarkısı
 
Yürüdükçe öğreniyorum ayaklarımızın da konuştuğunu
yürüdükçe sorular sorduğunu, yankılar bıraktığını ardında
öğreniyorum gök ne uçsuz bucaksız,
                                                 ne göründüğü kadar mavi
bulut değil rüzgârın taşıdığı bir tek,
                                                vakti gösteren saat değil
yürüdükçe öğreniyorum, kendiliğinden ışımıyor sabah bile
 
Söylendiği yerde kalmıyor söz, durmadan ilerliyor alevi
- içinde bir yürek varsa bir sözün,
                                             içinde bir alev varsa yüreğin -
bir alan bir başka alanın, bir kent bir başka kentin
yürüdükçe katıyor sınırlarına kendi sabırsız genişliğini
 
Yürüdükçe öğreniyorum, elimize neyi alırsak alalım
- bir somun parçası, aşınmış bir çift ayakkabı, bir bayrak -
yeni bir dili konuşuyor tutup kaldırdıkça havaya
öğreniyorum bir kıvılcıma yol verdiğini parmaklarımızın
neyi tutarsak tutalım ellerimizin her biri bir şalter
 
 
 
 

 

Zonguldak

 

Yerin derinliklerinden geldiler, ellerinde

susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle, ne kadar

diplere bastırılırsa o kadar boğulmak bilmez yankısıyla

yüreklerinin.

 

Ağır ağır geldiler, karanlık sarnıçlardan sıza sıza.

sağır küplerde birike birike, yararak kaslarının içine

yuvalanmış sızıları ve ciğerlerinde yer etmiş

ışıksız lekeleri.

 

Geldiler bir büyük sesin harfleriyle ağızları dopdolu,

suskun  çamuru küremek için kentin gölgesi sokaklarından,

sıyırıp aşmak için yıllardır gökyüzüne birikmiş pası,

ovmak için isli alnını sabahın.

Anıt bildiler sıradan ve gösterişsiz bir günü, diyecek

sözleri varsa anıt bildiler, akacak bir yatağı varsa

ırmaklarının ve atacak köprüleri varsa anıt bildiler,

toplandılar o anıtın çevresine.

 

Sonra her gün geldiler, artarak geldiler, kadınları

çocukları ve alkışlarıyla,yoğurt mayalar gibi geldiler,

pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi, su gibi, ateş gibi.

 

Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına, yeni

yollarla tanıştı ayakları, her gün yeni kabuklar çatladı,

yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini, bir kent

oldular sonunda

 

ve adını değiştirdiler ülkenin.

 

 (Damar, Nisan 1999)

 
 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön