Mehmet Başaran (1926)

 

Ahlat Ağacı

Eşin dostun yaşıyor bak bahçelerde
Sen çıplak bir doruğun üzerindesin
Tam rüzgârın engini sardığı yerde

Yekpare bir mavilik üstünden akar
Altında köklerini sıkan bir toprak var
Dertleşir durursun gölgenle

Bazan öyle yakın geçer ki kayan yıldızlar
Halini soruverecek sanırsın
Dağılır üstündeki yeşil sükût
Ümitle kımıldanırsın

Bakma sana bir ad verdiklerine
Yerle gök arasında bir karaltısın
Ve bütün dünya seni unutmuş
Sanki kim bilecek yaşadığını
Gelmese dallarına birkaç fakir kuş

Ne de dolmaz çilen varmış
İlk defa kırağı yaktı canını
Aşkı sonra bulutların
Rüzgârın cilvesi değil miydi
Döken yapraklarını

Durmuşsun kırların bir ucuna
Ah senin halin köylü hali
Yaşarsın kıraç toprakta
Servi-simin misali

 

 

 

 

Orada O Yamaçta

 

Ağaç değil Kaz Dağı’nın

Yamaçlarında bir anıt

Sudan ve taştan

Yitik bir kentin

Toprağında kökleri

Yaşam kucaklayabilir ancak

O koca gövdeyi

 

Birileri mi bakar

Kıpraşan yapraklardan

 

Dokundu mu o gövdeye

Dokunmuş olursun

Rüzgara ateşe Ege’ye

Tüm güzellerine Antandros’un

Ki mor böğürtlendi bir zaman

Meme uçları

Gözleri sabah çiyi

Orpheus Orpheus

Nenin nesi bu ezgi

Dokundu mu o gövdeye

En sıcak yerlerine yaşamın

Dokunmuş olursun

Külüne yıkıntıların

Ölümün gizemli kıvrımlarına

Havada kalır Nuh’a

Haber götürecek güvercin

 

Unutur dillerini suları

Bol pınarlı İda’nın

Orada o yamaçta

Patlayan tomurcuklar

Direnişidir yaşamın

Unutuşa yokluğa

Direnişi insanın

 

Orada o yamaçta

Zaman hangi zaman

Nece ötüşür kuşlar

Kulağı derinlerde

Bir başka uğuldar orman

 

(Adam Sanat, Haziran 1999)

 

 

 

İsyanı “Çağlayan”Daki Koca Çınarın

 

Nenin nesi bu sarı tahta

Kurumuş yara kabuğu gibi

Kim çakmış alnımıza

            Adım: Platanus Oryantalis

Yaşım: 850

Boyum: 30 m.

Çevrem: 8.60 m.

Morlar maviler yeşiller şaşkın

Küçük dillerini yutmuş defneler

Şaşkın, zamanı gökkuşağına döndüren

Doğa tarihçisi su

Yaşama bin gözle bakan yapraklar

 

            Sorun boncuk gözlü kertenkeleye

            (Ki okunamadı daha

            Sırtlarındaki hiyeroglif)

            Diller kaç boğum Milat ne

            Hangi ölçüye sığar

            Yüreğimizin vuruşu

            Bilen var mı çınarca’yı

 

            Patlayan düşlerimizdir

            Akşamlı yamaçlar

            Yeryüzünün atlası damarlarımız

 

            Bizdik Paris’in Oinone’nin

            Ormandaki sağdıcı

 

Kendine tutkun Narkisos’un

Soluğumuzla büyüdü yankısı

Uyduruk tanrılar yüzünden

Yaşadık – yaşadınız – ihaneti

 

Aynıydı eboy eboy ünlemleriyle

Dağlardan inen Diyonisos korolarındaki –

 

Kızaran üzümlerdeki özsu

Çiğdemlerin taçyapraklarındaki parıltı

Bizdik rüzgarların bulutların gençliği

Nerde şimdi o coşku

 

Aynı açlığı doyururdu

Yıkık değirmende öğütülen buğday

Neyi susuyor şu boş yağ küpleri

Yanımızdan geçmişti

Hades’i ayağa kaldıran Orpheus

Kulaklarımızda hala lirinin sesi

Nerde kızkardeşimiz ozan Sapho

O günlerden kalma

Zeytin ağaçlarının sancısı

 

Biz ki çınarız

Yaşımız İda dağının yaşı

Söylencelerle uzar boyumuz

Su sesiyle kuş sesiyle ölçülür çevremiz

Başkadır Homeros’umuz İlyada’mız

 

(Adam Sanat 152,Temmuz 1998)

 

 

 

Allı Turnası Yaşamın

 

Yokluğunun upuzun kışından sonra
Birden o ayçiçeği çıktı karşımıza
Toprağa sarı ışıklar saçan
Ellerin mi bu gömgök yapraklar
Sen misin usul usul kımıldanan
 
Şaşkına döndük kavuşmuş gibi
Sanki yüzümüzde soluğun
"Kızım" dedi anan, "bu benim kızım"
Ürpererek  dokunduk baş ucundaki taşa
Büyülü bir ses misin Orpheus'tan
 
Yakıcı özlemiyle sonsuzluğun
Kucakladık kırları seninle
Yaşamın allı turnası
Ne değin uzaklarda da olsan
Çık gel yüreğimize ilkyazla
 
 
 
 

'Deniz' Dedik Öpüp Başımıza Koduk Tuzu Ekmeği

 
İlk günlerindeki gibi Troya'nın
Usulca dokundu mor yamaçlarına
Gül parmaklı şafak İda'nın
Işıdı sonyaz'ın gergin karnı
Kuytularda ince bir rüzgar
Okşadı küçük mavi çiçeklerini sevdanın
                       Sürüp gidiyordu yaşamın gelgiti
 
Sürüp gidiyordu doğumlar ölümler
Ardından ölümcül sancıların
Sese dönüştü titreyen çiyler
Baktım gözlerin söylence rengi
Neydi o yumuk avuçlarında
Bir giz gibi sımsıkı tuttuğun şey
Görünce dünyamızı neden ağladın
                     Söğütler yaprak döktü sular ürperdi
 
İlk günlerindeki gibi Troya'nın
Hangi korkularla kim demiş
Bir kız doğunca dört duvar sızlar diye
Sızlamadı genişledi duvarlar
Tanelenen başakla geçmişten geleceğe
Bakır taslarla içildi şerbetin
Itırlar defnelerle ilk çeyizin kondu sandığa
                     Nişanlandın yaşama beşik kertmesi
 
Onarmış gibi duvarlarını kentin
Dayanıklı olsun diye tüm acılara
Tuzladık kaya tuzuyla bedenini
Yuduk kırk bir çeşit ot katılmış sularla
Ve güllerin ve dikenlerin ve kırların acemisi
Kesilmesin diye dar geçitlerde soluğun
En mavi sözcüklerle seslendik sana
                    'Deniz' dedik öpüp başımıza koduk tuzu ekmeği
 
 
 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön