Muzaffer Kale (1957)

 

1957 Bodrum doğumlu. Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. 1981’den bu yana şiirleri yayımlanıyor.

Yayımlanmış şiir kitapları; Bir Günlük Güneş, Gözlerim Akşama Ölür, Acıtmıyor Boynumu Dünya, Işıktan Kalan Kırılma, Hiçbir Şeyi Unutmadım.

 

 

Gölge Sokağı

 

           Mallarme öteki bir dilden

           çıkarıyordu gibi… Zarla

           Asla Dönmeyecek Şans…

           Yalnızca, ağzı açık bir çağ-

           rışımdır: dönerışık…

 

Gölge Sokağı’nda atılan zar gelmez,

geriye yuvarlanır telaş. Sakın zar atma.

 

Burada gecenin de üstübaşı yoktur. Çıplaktır

tavandan sarkan ışık. Tarif gibi

uzayan kadınlar vardır

hayat girişlerinde,

odalar sır geçirmez.

 

Kentin aşağı doğru inen

pazar yerinde. Kendini

eksilte eksilte tamamla. Pazardan

bir elma gelir

ne güzel elmadır,

batıya döner yüzünü merdiven,

merdivenin üçüncü basamağında

yemyeşil bir deneme.

 

Öğleden sonra bulutlara bakar

zar atmak istersen, dil hatası

anlaşılsın bu

sıkıntı.

 

Ok işareti hiç kimseyi doğru yere götürmez,

buçuk say öncekileri.

 

Sıradaki karanfillere

kıpkırmızı bir umut ver: Sula.

 

Hava güzel. İnandırıcı ol.

Öyle tutma bıçağı. Kendini

gençliğinin yerine koy. kesmesin.

 

Gölge Sokağı’ndan içeri giriyorsun

temizleyerek güneşini kapıların.

Nefesini tutuyor pencereler, pencerelerdeki 

birikmiş perde, perdelerdeki sarsak oyuncu.

Gölge Sokağı’nda çıt yok. Sanki az sonra

Önemli bir Hasan Tahsin olacak.

 

2002

Gölge Sokağı- İzmir  

 

 

(Sakın Zar Atma’dan)  

 

 

 

Seattle Prag Cenova

Çiçekler Açmadan Önce

Adlarını Öğrenir

 

Kim ne derse desin bir çiçeğin adıdır

Carlo Giuliani. Ne yalnızca

hüzünlü kırlarında açar dünyanın,

ne de yaldızlı kentlerin bulvarlarında,

her yerde birden büyümeye başlar,

başlar başlamaz hayat.

 

Diplerde dolaşan dalga olsa gerek bu,

dokununca dalları kırılır

bütün cumhuriyetlerin. Ve tren

bozkırların tozuna bulanır. Devlet

kuşu konar sınırların bittiği yere. Kadın

dönüp geldiğinde unuttuğu yaşını bulur. Samanyolu

dökülür ayaklarına, ertelenmiş bir düşkırıklığıdır

anımsayınca geçer. Zaman en eski işçidir.

 

Zaman en eski işçidir. Günü

bölerek yaşlanmaya başlayan. Geceyi

tarif ederken çocukluktan geçilir. Çocukluğu

anımsayınca ötede bir bahar var gözleri yağmurdan,

bütün yağmurlar insanın gençliği

nerdeyse oraya yağar.

 

Saat kaç oldu, dünyanın saati kaç oldu,

kaçı kaç geçiyor, kaça kaç var

kaça kaç kala hazır olacak çağdaş giyotin.

 

Nasıl söylesem,

doğrudan beyne giden

çatlak travma bu,

çürük darağacı…

 

Saat kaç. Şimdi hangi otel yanmaya başlayacak,

işsizlik ve açlık

cennet ve cehennem

yağıyor yarattığınız sevimli tanrıdan.

 

Saat kaç.

 

Seattle, Prag, Cenova…

Yıldız şarkısını parlamaya çalışıyor,

yolları ne ayırdıysa o birleştirdi ister istemez.

 

Resmin altındaki yazılara bakmayın siz

resme bakın. Bütün hayatınızla resme bakın

bu resimde geceyarısı var, çocuklar var, siz

varsınız aklınızda bir tomar banka,

kanın volta atışı damarlarınızda,

Açlıkların ayları var.

 

Cenova’da bir gül düşüyor toprağa,

“Göğsünde hepimizin kanı” var.

 

Carlo Giuliani öldürüldü. Hepimiz için

değil belki ama, kendisi için hiç değil.

Dünya’nın İtalya’sında,

göğsündeki kanı tanıdım.

 

Umulmadık bir biçimde aşk çıkıp geliyor,

hayatımıza şekil veren arsız bahçeden

bütün renkler şeklinde yüksek.

 

Su kaynatıyor dünya. Kim ne derse desin

bir çiçeğin adıdır Carlo Giuliani,

şuraya yazıyorum, eskimiş güçlü mermere:

Kana, diyor tarih, kırmızım az.

 

 

(Hiçbir Şeyi Unutmadım’dan)

 

 

 

 

Yüksek Şaka

 

Biliyorum nereye gittiğini, uzun bir ağrı bıraktın

yaşıyor olmanın şakalarından olsa gerek bu.

Bir aynanın içbükey uçurumunda uzun ağaçlar.

 

Ardından bahar

yakaladı saçlarından,

yeryüzünü darağacı tarlalarından geçiyordun

artarken yıldızların sesi.

 

Artarken aklın gelincikleri, temmuzlar

nasıl da yer değiştiriyor gibi çok renkli bir azınlık.

 

Biliyorum niye yüksek duvarlarda kırılıyor gücüm,

bir aynanın içbükey uçurumunda uzun

ağaçların yanında duruyorum eğri.

Temizim. Bütün törenlerden kurtuluşum

unutulsa ne olur unutulmasa ne. Senin

biliyorum nereye gittiğini, evet

yaşıyor olmanın yüksek şakalarından biri bu.

 

Ben gülüme gül derim fikrim açılır.

 

 

(Hiçbir Şeyi Unutmadım’dan)

 

 

 

 

Güneyin Şarkısında Unutmak Yok

 

                                                    Veysel Öngören’e

 

Saman rengi tepelerde yalnız ve yalnız

Rüzgârla konuşan yemin. Ve

Kanın usul damlayışı Dicle’ye,

Siz benim yağmurlu geri dönüşümsünüz

Ayın kendini tamamlaması,

Bu ne güzel kavuşmak!

 

Çocuklar tanıktır

Aşka ve ateşe,

İnanıyorum size

Karanfillere inandığım kadar.

 

Ben, ateşin ardılıyım

Yandım da geldim ocaklarında

Dünyanın.

 

Senin adını kırlangıç koydum,

Kırlangıcın yurdu olduğunu öğrenir öğrenmez.

 

 

(Bir Günlük Güneş’ten)

 

 

 

Gülümseme

 

Orda burda geziniyorum seslere denk geliyorum

Üzgün yürüyen kadının

Elinden tuttuğu çocuğu oluyorum.

 

Ne zaman kuyulardan kurtarmıştı

beni annem, güzel annem

doluyordum kuyulara.

 

Büyüdüm

büyüyünce çocukluğuyla oynadım kentlerin.

 

Kasabalara, akşamları çekmek için gitmedim

Zaten içimde uyuyan bir ağrıdır bu.

 

Bilmediğim çok şey var onları düşünüyorum

Göçe hazırlanıyor tarihim. Ve

 

sürekli sanıyorum

Gelecek güzel günlerimiz olacak

Sabahı öpecek

Sabahın kendi çiçekleri

 

Güneşi yukarda tutacak

Öğlen sıcağı ve samimi arkadaşları

 

İkindileri açmaya başlayacak

Tarla,

 

Ağaçların doğum günü olacağım.

                                                                      

(Yeni Biçem, 57)

 

 

 

Toprak Adları ve Ay Çeşitleri

 

Toprağın adı çoktu yağmurun az.

 

Bitmeyen bir kıştı sürekli başlayan.
Dinleri bembeyaz kalmış olanlar
için ölmek epey zordu,
yaşamak sıkıntı verici. Bir hayalin
gözleri ayrılıyordu
başka bir hayalden.

 

Rüzgâr çanları çalıyordu
duraksız bedenlerinde,
altı artı beş onbirli
bozkırlarda parlıyordu kan
ve geçen yılki şaman.

 

Ay çeşitleri upuzun ve yarımdı,
ipek, baharat ve ormanların
bittiği yerde.

 

Her yerden çıkıp geldiler. Boşalmış, kuru
karınca yuvaları kaldı geride.
Ölenin gençliğini yukarı kaldırdılar
anlaşıldı o zaman, başka bir hayalin
gözlerinden de ayrılıyordu hayal.

 

Karanlık gelince görünmez oldular.
açılan çukurun başında.
Günün başı kalabalıktı,
düşünüyordu hiç düşünmediğini
uçarı bir felsefe.
Geride, evlerinde kalanlar
tenha bir davulu çaldılar,
duyan oldu.

 

Toprağın adlarından birini götürdü yağmur.

 

(Kavram Karmaşa, Mart-Nisan 2002)

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön